Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.669 yazı içinden]

Hevesten Havasa, Evliyadan Asfiya Risale-i Nur

Yazara Mesaj Gönder

İSLAM KÜLTÜR ve düşünce hayatı günümüze gelinceye kadar üç menfezde ilerlemiştir. Bunlardan ilki Peygamberimizin ameline vasıl olan evliyalardır. İkincisi onun (sav) ilmine vasıl olan alimlerdir. Bir diğer menfez de asfiya mesleğidir ki bunlar Peygamberimizin hem ilmine, hem de ameline vasıl olmuşlardır.

Evliya Peygamberimize ve kainata muhabbet ile nazar eder. Bu anlamda tasavvuf çizgisini temsil eder. Alim ise Peygamberimize ve kainata muhatabane nazar eder. Bu da medrese çizgisini temsil eder. Asfiyalar Resulallah’ın hem ilmine, hem de ameline vasıl olmuşlardır. Asfiya Peygamberimize ve kainata muhatabane bir muhabbet ile nazar ederek din ilimleri ile fen ilimlerinin birlikte tedris edildiği bir marifet sistemini temsil eder. Bu kişiler safiyet, kemalat ve takva sahibi olup Hz. Peygamber (sav) yolundan gider. Bir kısım asfiyaya asfiya-i muhakkikin denir. Bunlar hakikati tam olarak araştıran, delilleriyle ispat eden büyük İslam alimleridir. Asfiya-i müdakkikin denilen asfiyalar ise ayet ve hadislere dayanarak doğru ve isabetli hükümler çıkaran alimler demektir.

Asfiyalık bütün zahiri ve batini azaların fıtrata muvafık bir tarzda işlettirilmesiyle mümkün olabilen bir muktesebatın sonucu meydana gelir. Kulluk ve intisap noktasında bir manevi cehd gerektiği gibi, maddi cehd de gerekir. Bu yolda kalb, ruh, gönül, sır gerektiği gibi, akıl, zihin ve nefs de gereklidir. Ve her halükarda bunlar bir denge halinde bulunmalıdır.

Asfiyalık makamı ve asfiyaya intisap durumu diğer iki menfeze göre daha fazla bedel ister. Bunun için asfiyalık mesleği diğer iki mesleğe göre kemiyeten daha az ilgi görmüştür. Zira asfiyalar “Heves” ehlinden ziyade nispeten “havas” ehline hitap etmiştir. Asfiyalar tabilerinin sayısı binlerce artma ihtimale rağmen mesleklerinden hiçbir şekilde taviz vermemişlerdir.

Risale-i Nur kadim İslam tefekkür ve tefsir geleneği içinde bir tarafıyla bir inşa ve ibda, diğer tarafıyla da tecdid vasfını taşır. Kur’an diğer kutsal kitap ve suhuflarla karşılaştırıldığında nasıl bir bütünlük, bununla beraber nasıl bir farklılık gösteriyorsa - teşbihte hata olmasın - Risale de söz konusu gelenekle karşılaştırıldığında böyle bir bütünlük ve farklılık arz eder.

Bu meyanda din ilimleri ile fen ilimlerinin birlikte tedris edildiği medresetüzzehre fikrini savunan

Risale evliya, alim ve asfiya geleneği içinde en çok asfiya, hassaten asfiya-i muhakkikin çizgisine yakın durur.

Şu kadar yıllık Risale okumalarımdan çıkardığım sonuç şu ki, Risalenin üslubunda asıl belirleyici olan aklın merkeze alındığı bir dildir. Bu anlamda tasavvufun “kalb” merkezli tavrından ayrılır. Öte yandan Risale aklı merkeze koyarken onun etrafına kalb, ruh, sır, nefs, vicdan gibi manevi azaları da ekler ki bu yönüyle de sadece aklı önemseyen ulemadan ayrılır. Risale’nin bir diğer hususiyeti de Kur’an’ın en büyük mucizesi olan i’caz ve belagatına dayanarak oluşturduğu dildir ki birçok noktada asfiya mesleğine yakın olan Risale bu yönüyle de asfiya mesleğinden ayrılır.

Kadim İslam medeniyeti içinde Risale müellifi dışında insanın bütün manevi azalarının bir eşgüdüm ve denge içinde belagatlı ve i’cazla bir dille sunulduğu bu kadar yaygın bir cemaat kitlesine sahip çok az müfessir, mütefekkir ve müellif vardır. İşte işin en düşündürücü tarafı budur. Nasıl oluyor da Risale gibi bir tarafı bedel üzerine kurulan asfiya mesleğine dayanan bir meşrep çok kısa bir zaman da bu kadar çok şakirdi kendine tabi kılabilmiştir?

Kanaatimce bu sorunun cevabını Risale müellifinin kadim İslam birikimini çok iyi ihata edebilmesinde aramak gerekir. Kendini herhangi bir zaman ve mekanla, ırk ve ülke ile, yerel kültür ve adetle sınırlamamasında aramak gerekir. Çağın değişen siyasi, iktisadi ve sosyolojik şartlarını iyi okuyabilmesinde aramak gerekir. Hazır zamanın iyi okumasının yanında gelecek zamanın mezkur şartlarını öngörebilmesinde aramak gerekir. Kısacası bu sorunun cevabını Risale’nin yazılış serüveninde, usul, üslup ve esaslarında aramak gerekir.

Risale’nin İslam birikiminden en önemli farkı Rab ile kul arasındaki ilişkiye getirdiği özgün denklemdir. Risale Rabb ile kul arasındaki ilişkiyi iman-ı billâh, iman-ı billah içindeki marifetullah, marifetullah içindeki muhabbetullah ve muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniye süreci ile açıklar. Hilkatin en yüksek gayesini ve fıtratın en yüce neticesini iman-ı billâh olarak tespit eder. İnsaniyetin en âli mertebesini ve beşeriyetin en büyük makamını, iman-ı billâh içindeki marifetullah olarak tavsif eder. Cin ve insin en parlak saadetini ve en tatlı nimetini, o marifetullah içindeki muhabbetullah olarak tarif eder. Beşer ruhu için en hâlis süruru ve insan kalbi için en sâfi sevinci, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniye olarak tesmiye eder. Bütün hakikî saadetin ve hâlis sürurun ve şirin nimetin ve sâfi lezzetin marifetullah ve muhabbetullahta olduğunun altını çizdikten sonra Cenâb-ı Hakkı tanımanın ve sevmenin önemini ifade eder.

Risale’nin öngördüğü “iman-ı billâh, marifetullah, muhabbetullah ve muhabbetullah ve lezzet-i ruhaniye” denklemi kadim islam düşünce, kültür ve birikimi içinde yeni bir metodun ip uçlarını verdiği gibi Risale’nin telifindeki temel kavramlara da işaret eder. Risale tanımayı sevmenin, muhatap olmayı muhabbet etmenin önüne koyar. Marifetullahın, Allah’ı tanımanın ve bilmenin yolunun iman-ı billahdan, Allah’a iman etmekten geçtiğini, muhabbetullahın, Allah’a muhabbet etmenin yolunun marifetullahtan, Allah’ı bilmekten ve tanımaktan geçtiğini, gerçek ruhani lezzetin muhabbetullahdan, Allah’ı sevmekten geçtiğini ifade eder. Özetle Risale önce iman et der, sonra tanı yani muhatap ol, sonra sev yani muhabbet et, sonra bunun içindeki ruhani lezzeti hisset, der.

Buradan bakılınca bu usul ve üslup asfiya mesleğine ve meşrebine yakın durur.

Oysa İslam geleneği Risale’ye gelinceye kadar umumiyetle “iman etmek, tanımak (muhatap olmak), sevmek (muhabbet etmek) ve ruhani lezzeti hissetmek” denklemi Risale’deki gibi bir çevrim içermemiştir.

Başta da belirttiğimiz gibi tasavvuf çizgisinde olan evliyalar muhabbeti merkeze alarak ruhani bir lezzet almaya çalışmışlardır. Muhatap olmak yerine muhabbet etmeyi tercih etmişlerdir. Onlarda bu süreç iman-ı billah, muhabbetullah ve lezzet-i ruhaniye şeklinde tecelli etmiştir.

Alimler daha çok Rabbe muhatap olmak meselesine odaklaşmışlardır. Onlar Allah’ı iman ve onu tanımak noktasında hayli mesafe kaydettikleri halde muhabbet ve ruhani lezzet noktasında nispeten nakıs kalmışlarıdır. Hülasa bu süreç onlarda iman-ı billah ve marifetullah ile sınırlı kalmış, muhabbetullah ve lezzet-i ruhaniye aşamasına yeterinde ulaşamamıştır.

Özetle bu meselede Risale iman-ı billah, marifetullah, muhabbettullah zincirinden lezzet-i ruhaniyeye ulaşmayı önemser. İnsanın diğer varlıklarla ilişkisini muhatap olmaktan ziyade muhabbet yada adavet etmek üzerine kurmayı tercih ettiği bir dönemde muhatap olmayı önerir. Heves çağında insanı havas olmaya çağırır.

Risale’nin temel denklemlerinden bir diğeri de acz, fakr, şefkat ve tefekkür denklemidir. Risale’ye göre tefekkür tasavvuftaki aşk olgusundan daha keskin ve daha sağlam bir yoldur.

Burada tefekkürden maksadın Hakim ismine isal eden Rabbe muhatap olmak olduğu açıktır. Risale insanların konuşmayı okumanın, hissetmeyi tefekkür etmenin önüne koymaya meyyal olduğu bir dönemde bir bedel ile, “tefekkür” ile insanın karşısına çıkar.

Risale’nin temel denklerimden bir diğeri de mana-i ismi yerine mana-i harfi ile kainata nazar etmesidir. Risale eşyaya Rab adına nazar eder. Eşyanın kendine bakan yüzüyle yani mana-i ismi ile bakmaz. Risale bu özelliğiyle çağın materyalist ve pozitivist algılarına karşı mücadele eder. Bu kişilerin karşısına “Tabiat Risale”si gibi bir eserle ortaya çıkar ki o güne kadar ne bu şekilde materyalist ve pozitivist düşünen insanlar gelmiştir, ne de bu minvalde bir eser telif edilmiştir.

Risale’nin en temel öğretisi din ilimleri ile fen ilimlerinin birlikte tedris edildiği medresetü’z zehra sistemidir. Risale sadece din ilimlerinin önemsendiği tasavvufi ve mistik bir dünya görüşünü benimsemediği gibi, sadece fen ilimlerinin okutulduğu medrese hassaten pozitivist ve materyalist ekolü de kabul etmez. Risale müellifi Medresetü’z zehra sistemini Risale’de uygulayarak insanın dolayısıyla ilmin parçalanmışlığının önüne geçmeye çalışır. Akıl ile kalbi, din ilmi ile fen ilmini, marifetullah ile muhabbetullahı, muhatabiyet ile muhabbeti birleştirmeye çalışmıştır.

Zeyl. Risale’nin bu kadar kısa bir zamanda bu kadar insanı kendine şakirt kılabilmesi nedeni olsa olsa insana fıtri/insani bir dil ile hitap ederek mümin/kafir herkesin içindeki akıl/kalb, ilim/amel, din ilmi/fen ilmi şeklindeki parçalanmayı gidermeye çalışmasında aranmalıdır. İnsanların heveslerine hitap etmektense onları havas olmaya sevk eden azalarına hitap etmesinde aranmalıdır. Mesleğinden ve meşrebinden hiçbir şekilde taviz vermemesinde aranmalıdır. Hiçbir zaman kemiyeti keyfiyetin, niceliği niteliğin önüne koymamasında aranmalıdır. Her şeyden çok bir evliya ve alim muktesebatı ile değil, asfiya vasfını kazandıracak bir muktesebat ile ortaya çıkmasında aranmalıdır.

  07.03.2007

© 2015 karakalem.net, Mustafa Oral

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

8selamun aleyküm..haticenur, 23.03.2007, İstanbul

Yazıda risale-i nurun görüş açısı mahiyeti lanse edilmeye çalışılmış sanıyorum.yani risale-i nur tasavvur değil tasdiktir,teslim değil imandır,marifet değil şehadetttir şuhuddur,taklit değil tahkiktir,iltizamm değil izandır TASAVVUF DEĞİL HAKİKATTIR DAVA DEĞİL DAVA İÇİNDE BÜRHANDIR......diyor YA ÜSTADIMIZ..Güzel ve açık bir şekilde belirtmişsiniz iman-ı billah...konusunu..Bu arada şunuda belirtmek isterimki risale-i nur fen ile din ilimlerini birleştiriyor özelliği bu ama burdaki fen ilimleri demek okulda öğrenilen ilimler demek değil..fen ilimlerinden kasıt;akıl ile kalbi ittifak ettirmek için sadece kalb yoluyla gitmemek için tüm mevcudatta allahın eserlerini görmek ayda güneşte çiçekte böcekte uzayda vs...herşeyde allahı bulmak..Zaten belirtmiş mustafa abi yazısında mana-yı harfiyle bakmak demek herşeye...la mevcude illa hu demeden kainatı inkar etmeden allahı bulmak veya allah-u tealayı bulmak için kainatı inkar etmemek aksine kainatı allahı bulmaya vesile kılmaktır..Üsatadın makamı meselesine gelince ortada öyle bir meselede olmaması gerekir bu konu bizim şahsi fikirlerimize münhasır değildir RN da herkes istifadesine göre Üstadın makamını kalbinde tayin eder..Üstad onun makamıyla ilgili konuştuğumuzu duysa kimbilir ne kadar üzülürdü.Böyle konuları sırrımız olarak saklıyalım veya umumen konuşmayalım..duanız ümidi ile...

7üstadın makamını bilmek lazım ki konuşalım.mehmet yüksel, 14.03.2007, erzurum

Bismihi Sübhanehu

aziz kardeşlerim malumat almadan bilgi toplamadan her konuda her yerde fikir beyan etmek dogru olmayabilir.üstad bediüzzaman said nursi[r.a]'ın mehdiyet imamlık ve tebliğ gibi unsurlarını anlamadan üstada makam biçmek dogru degildir.islam alimlerinin ortak düşüncesine üstadın eserlerine ve üstadın milyonları aşmış talabelerine kuran şakirdlerine ahir zaman evliyalarına bakalım ona gore yazıp çizelim.ne ise bu hamur çok su götürür allaha emnet olunuz.EKEV[erzurum kültür eğitim vakfı]

6Tekke-MedreseHakan Kalkavan, 11.03.2007, Almanya

Nakşibendi tarikatı diğer İslami tarikatlara göre İslami bilimlere daha fazla önem vermiştir.

Zamanla İslam dünyasındaki Medreseli, Tekkeli ayrımının uzlaşmasına sebep olmuştur.

wikipedia

5üstadın yeri eren ermiş, 09.03.2007,

bence bediüzzaman muhyiddin-i arabi ile gazali arasında bir yerde yer alıyor. yazarın belirttiği "Kadim İslam medeniyeti içinde Risale müellifi dışında insanın bütün manevi azalarının bir eşgüdüm ve denge içinde belagatlı ve i’cazla bir dille sunulduğu bu kadar yaygın bir cemaat kitlesine sahip çok az müfessir, mütefekkir ve müellif vardır. " ifadesindeki "çok az mütefekkir, müfessir ve müellif" ibaresi içinde bu iki zat tın adı sayılabilir. yine de unutmamalı li gazalide belirleyici olan akıl ve kelam muhyiddinde kalb ve tasavuftur. bediüzzaman ikisi arasında bir yerdedir. bediüzzaman doğu ve batı arasında, kalb ile akıl arasında dengede bir üsluba sahip. ne medreseye düşman ne de tasaavufa tabi.. kendi çizgisinde yepyeni bir ses ve üslup ile okuruna sesleniyor.

yazara katılıyorum... risale bir rakip alternatif piskoljisiyle yazılmamıştır. islam birikimini referans alarak yeni bir bakış açısı getirmiştir.

4tekke medreseerenermiş, 09.03.2007,

bediüzzamana gelinceye kadar evliya(Tekke) ve alim vardı. yazarın da belirttiği gibi evliya peygamberin ameline, alim ilmine sahipti. oysa osmanlının son döneminde özellikle bediüzzamanın yaşadığı dönemde tekke ve medrese sistemi bozulmuştu. tekke mistikleşmiş, medreseler gün geçtikçe batılılaşarak pozitivist bir hal almıştı. bediüüzzaman bu durumda din ve fen ilimlerin beraber okutulduğu medresetüzzehre sistemini önermişti.

ben yazının genelinden yazarın Risale-i Nurun "sadece fen ilimlerinin okutulduğu medrese hassaten pozitivist ve materyalist ekolü de kabul etmez" şeklindeki ifadesini bediüzzamanın medreseleri sadece fen ilmi okutulan bir yer olarak görüp eleştirdiği şeklinde değil de, sadece fen ilimi okutan bir medrese sistemi yerine din ilimlerini de içeren bir eğtim sistemi olarak medresetüz zehre sistemini önerdiğini anladım. ali yılmaz kardeşimiz meseleye bir de bu yönden bakmakta fayda var.

3fark sancısışeyh mağlup, 07.03.2007, bu şehir

"Kadim İslam medeniyeti içinde Risale müellifi dışında insanın bütün manevi azalarının bir eşgüdüm ve denge içinde belagatlı ve i’cazla bir dille sunulduğu bu kadar yaygın bir cemaat kitlesine sahip çok az müfessir, mütefekkir ve müellif vardır. " demişsiniz , bana bir isim söylerseniz yazı boyunca yaptığınız zoraki genellemelerin eğreti durduğunu göreceksiniz.

"Risale’nin öngördüğü “iman-ı billâh, marifetullah, muhabbetullah ve muhabbetullah ve lezzet-i ruhaniye” denklemi kadim islam düşünce, kültür ve birikimi içinde yeni bir metodun ip uçlarını verdiği gibi Risale’nin telifindeki temel kavramlara da işaret eder" cümlenizde geçen kavramların hangisi yeni sizce.

tasavvuf ile risale mesleği arasındaki farklılıkları izah sadedinde tasavvuf hakkında çok ucuz genellemelere gidilmiş.yani ibnül arabi muhatab olmamışta aşık olmuşmuş,abdulkadir geylani aklını değil kalbini merkeze alıyomuşta.

lüzumsuz,risale mesleğine ve okurlarına ne kazandıracak şimdi bu .

böyle havada asılı cümleler kurarak mı tasavvufun vartalarına karşı uyarı vazifemizi yerine getirmiş olacağız.

Allah yardımcımız olsun

2Medreseler sadece fen bilimleri mi öğretiyordu?Ali YILMAZ, 07.03.2007, İstanbul

"sadece fen ilimlerinin okutulduğu medrese hassaten pozitivist ve materyalist ekolü de kabul etmez." sözünün delilleri ile açıklanması gerekir.Açıklanması gerekir.Çünkü doğru anladıysam çok vahim hatalar içeriyor.

Medreselerin sadece fen bilimlerinin okutulduğu yerler olduğunu ilk defa okuyorum!Genelde medreselerde fen bilimlerinin okutulmadığından sadece dini bilimlerin okutulduğundan yakınılır.Bu yazıda ise medreselerde dini bilimlerin okutulmadığı ifade ediliyor.

Bir yazım yanlışı olmadıysa,meselenin delilleriyle açıklanması lazım.

1celik hakan, 07.03.2007, Alamanya/Frankfurt

Aziz mütefekir Abem,

yazinizi ilgiyle ve zevkle okuyorum.Muhatp olmaya calisiyorum.Mustafa Abeye ekstra bir mesaj gönderdim.Yaziyla ilgili kac soru da sordum.Allah sizden razi olsun.Tefekkür ufkumuzu aciyorsunuz.Gönlümüze tercüman oluyorsunuz.Allah muvaffak etsin.Afiyet ve hayirli yillar versin.Yazinizi okudugumdan su soru aklima gekdi.Bu zamanda Asfiya olmak zormus.Birde Risalei Nura nasil muhatap olacagiz. ferdler Nurlari hergün okuyorlarsa bu muhatap oldiklari icin okuyorlar bu yeterli degilmi?yani muhabbette olan muhatap degilmi?tam anlayamadim.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut