Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.668 yazı içinden]

Bizden biri ve biz

Yazara Mesaj Gönder

İnsanlar arası her türden gerilimde aslolan, ‘haklı’ olanı tesbit edebilmek ve hak sahibine teslim edilinceye kadar haklının yanında durabilmektir. Kemale ermiş toplum, bir gerilim anında işte bu tepkiyi verir. Ve aynı zamanda, suçun şahsîliği ilkesini de aklına yerleştirmiştir. Bir kişinin yanlışından dolayı, ailesini, çoluk-çocuğunu, eşini-dostunu, milletdaşını, hemşehrisini... suçlayıp cezayı onlara kesmeye kalkmaz.

Ama asabiyet-merkezli topluluklarda, ‘haklı-haksız’ denklemi değil, ‘biz-başkası’ denklemi işler. Bizden olana, haksız da olsa arka çıkılmalı; bizden olmayana, haklı da olsa karşı durulmalıdır. Dahası, bizden olanın kişisel bir tutumu ‘hepimiz’i temsil eder şekilde tanımlanmalı; ona yönelik bir tepki de ‘hepimiz’e karşı bir tavır olarak algılanmalıdır.



PSİKOLOJİ KİTAPLARI, insanın ‘ben’ algısının zamanla nasıl geliştiğini anlatırlar. Bebek iken insan, kendisini ebeveynle, ama özellikle annesiyle birlikte tanımlar. Annesinin varlığını hissetmediği bir ortamda huzursuzlanması, bu sebeptendir. Çocukluk dönemlerinde aşama aşama bu ben algısı gelişir. Hayat sahnesinin yeni misafiri, yıldan yıla, bir ailenin mensubu olduğunu, ama annesinin ayrı bir insan, babasının ayrı bir insan, kendisinin ayrı bir insan olduğunu anlamaya başlar. Ergenlik dönemine gelindiğinde ise, bu ayrışma tamamen netleşir. Bu dönemde anne-baba ve çocuk arasında yaşanan gerilimler de, bir bakıma, bu ayrım netleşsin diyedir.

Derken, insan olgunlaşır. Olgunlaşmanın nihaî noktası, kişinin kendisini bir fert olarak algılarken, bu ferdin aynı zamanda bir ebeveynin evladı, bir ailenin mensubu, bir toplumun üyesi olduğunun da farkında olmasıdır. Birey-toplum dengesini düzgün şekilde kurabilmesidir.

İnsanın bebeklik halinden yetişkinlik haline doğru bu yolculuğu, insan topluluklarına da uygulanabilir bir durum gibi gözükür bana.

Tek tek insanlar gibi, insan topluluklarının da, kaydettiği aşamaya göre, bebek topluluk, çocuk topluluk, ergen topluluk, yetişkin topluluk diye tanımlanabilir durumda olduğunu düşünürüm.

Bu çerçevede, asabiyet-merkezli her türden toplumsallığı, bana henüz ‘yetişkin’ olunamadığının bir göstergesi olarak algılarım.

Özellikle de, ‘biz’in ‘ben’lerden oluştuğunu ve her ‘ben’in irade sahibi bir fert olarak kendi karar ve eylemlerinin sorumluluğunu taşıdığını algılamayan her türden toplumsallığı...

Aşiret psikolojisi, bu durumun herhalde en açık örneğidir.

Öyle bir psikoloji ki, ‘ben’leri tanımaz, bir tek ‘biz’i bilir. O yüzden, kan davaları da üretir, töre cinayetleri de. İki farklı aşirete mensup iki insan arasındaki kavga, çocuğun gelişmemiş ‘ben’ algısına benzer şekilde henüz gelişmemiş ‘biz’ algısı yüzünden aşiretler arası bir çatışmaya, hem de nesiller boyu bitmeyecek bir husumete pekâlâ dönüşebilir.

İnsanlar arası her türden gerilimde aslolan, ‘haklı’ olanı tesbit edebilmek ve hak sahibine teslim edilinceye kadar haklının yanında durabilmektir. Kemale ermiş toplum, bir gerilim anında işte bu tepkiyi verir. Ve aynı zamanda, suçun şahsîliği ilkesini de aklına yerleştirmiştir. Bir kişinin yanlışından dolayı, ailesini, çoluk-çocuğunu, eşini-dostunu, milletdaşını, hemşehrisini... suçlayıp cezayı onlara kesmeye kalkmaz.

Ama asabiyet-merkezli topluluklarda, ‘haklı-haksız’ denklemi değil, ‘biz-başkası’ denklemi işler. Bizden olana, haksız da olsa arka çıkılmalı; bizden olmayana, haklı da olsa karşı durulmalıdır. Dahası, bizden olanın kişisel bir tutumu ‘hepimiz’i temsil eder şekilde tanımlanmalı; ona yönelik bir tepki de ‘hepimiz’e karşı bir tavır olarak algılanmalıdır.

Bu asabiyeti en güçlü haliyle aşiret psikolojisinde görürüz ama, sadece orada görmeyiz. Milliyetçilik, bu asabiyetin, aşiret psikolojisi gibi ‘genetik,’ ama biraz daha ‘geniş’ bir biçiminden ibarettir. Onun da ötesinde, bir genetik temele dayanmayan asabiyetler gelir. Takım tutmalar, particilik, hemşehricilik, cemaatçilik vs...

Zihinlerinin ve kalblerinin derininde bir yere konuşlanmış asabiyeti bırakamadan Risale-i Nur’u okuyanların ‘müsbet’ bir ‘milliyetçilik’ izafe etme gayretinde olageldikleri Bediüzzaman Said Nursî’nin hak-merkezli şu asabiyet tarifi, bu çerçevede ne kadar da anlamlı ve değerlidir:

“Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden zulmeder. Adalet üzerine gitmez. Çünki: Unsuriyet-perver bir hâkim, milletdaşını tercih eder, adalet edemez.”

Sonrasında, bu hükmün dayanağı olarak, iki hadisi zikreder Bediüzzaman. İlki son derece keskindir: “İslâmiyet, Cahiliye asabiyetini keser atar.” İkincisini de bir kesinlik içermektedir: “İslâm nazarında, bir Habeşî köle ile Kureyşli efendi arasında fark yoktur.”

Ardından, bu nebevî ‘ferman-ı kat’î’den aldığı dersi şöyle özetler: “Rabıta-i diniye yerine rabıta-i milliye ikame edilmez; edilse, adalet edilmez, hakkâniyet gider.”

O yüzdendir ki, mü’minler hakkı aziz tutmakla görevlidir.

O yüzdendir ki, İslâm ümmetine ‘Müslümancı’ olmak dahi yakışmaz. Meselâ bir Müslüman ile bir gayrimüslim arasında bir ‘hak’ meselesi olduğunda, haklı olandan yana tavır almamız; hak gayrimüslimin ise Müslümanın elinden alıp hakkını ona teslim etmemiz istenir. Nitekim, halife Ömer bile bir hak iddiası sözkonusu olduğunda Yahudi bir tüccarla yan yana muhakeme olunmuş, ‘Müslüman’ olduğu için değil, ‘haklı’ olduğu için davayı kazanmıştır.

Gelgelelim, asabiyet bırakmıyor yakamızı.

Kimin ‘doğru’ dediğine bakmadan, ‘bizden-başkası’ diye tesbit ediyoruz duruşlarımızı.

Bizden bildiklerimizin yanlışlarına bir açıklamamız var; bizden bilmediklerimizin doğrularına dahi mesafeliyiz.

“Hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz” gibi, “Zulme rıza zulumdür, küfre rıza küfürdür” gibi ölçüleri kendisinden öğrendiğim Risale-i Nur mizanları ile tarttığımda yanımda değil, karşımda görmek durumunda olduğum bir şahsı ‘ortak değer’ olarak sunan bir yazara nezaketle atıfta bulunduğumuz bir yazı üzerine bana iletilen bazı yorum ve mesajlar, bu zaviyeden, bana hayli manidar gözüktü.

“Bizden birini eleştiriyorsa, bizi eleştiriyordur” kabilinden bir asabiyet hissettim eleştirime getirilen kimi eleştirilerde.

Ben ‘ihlas’la değil, gizli yahut açık bir ‘korku’yla bu yazıyı yazdığını düşündüğüm bir yazarı eleştirdim; ama bir ‘camia’yı eleştirmişim gibi algılamıştı bazı mü’min kardeşlerim.

Kaldı ki, nezaketle ve dolaylı bir üslupla eleştirdiğim ilgili yazarın o yazıyı ‘ihlas’la değil, ‘korku’yla yazdığını düşünmem, son tahlilde bir iltifattı o yazar için.

Düşünebiliyor musunuz, “Zulme rıza zulümdür, küfre rıza küfürdür” ölçüsünün kapsama alanına giren bu duruşun ilgili yazar tarafından ‘korku’yla değil, ‘ihlas’la sergilendiğini?

Öyle bir ‘korku,’ böyle bir ‘ihlas’a yeğdir...

  02.03.2007

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

6"Allah’tan başka şeyler boştur (bâtıl)" Enezerre, 16.03.2007, İstanbul

Heva ve Hevesiyle Konuşmayan Kim?Veya Akıllı, Zeki ve Cahil Kimse

“İçinde Allah anılmayan her konuşma/kelâm, boştur. Düşünceyle olmayan her sessizlik, gaflettir”.

Gerçekten konuşanın, sadece Yaratıcı olduğu açıklanmış oldu. Zira O, kendine konuşan adını verdi ve “Allah, Musa ile konuştu” [Nisa, 4/164] dedi. Şu halde, konuşma, O’nun indirilen değerli kitabıdır. Yüce Tanrı o kitabı hakkında şöyle buyurdu: “Şüphesiz o, gizli bir kitapta, değerli bir okumadır. O’na sadece temizler dokunur”. [Vakıa, 56/78] O’nun dışında sadece şerîatın yasaklarından kaçınanlar dokunur. O’nun içine ve hakikatine ise sadece tabîat kirlerinden arınan, inanan, inanışına zulmü bulaştırmayanlar dokunur. “İşte sadece onlar için güvence vardır ve yalnız onlar doğru yoldadırlar”. [ Nisa, 4/82]

Tanrı’nın konuşması, zâtının bir sıfatı ve bilgisinin boyası olmuş olunca, konuşmasından bize verdiği şey, burhanının kadiminde bir söz/hadis, işinin büyüğünden bir ayet olur. Nitekim, Yüce Allah, şöyle buyurur: “Allah sözün/hadisin en güzelini, birbiriyle uyumlu, tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi”. [ Zümer, 39/23] Öyleyse güzel söz, bilgide uzman, oturaklı kişilerin göğüslerinde korunan, müminlerin gönüllerinde bilinen ve müttekîler için sağlam bir kılavuz olan, her türlü eksiklikten münezzeh ve kadim olan Allah’ın konuşmasıdır.

Peygamber’e ait olan ve ilâhi sırlardan çıkarılmış olan bu kelimeler, Peygamber’in konuştuğu ve Yüce Allah’ın her yönüyle kendisini tasdik ettiği kelimelerdir. Çünkü Yüce Allah, şöyle buyurmuştur: “O, heva ve hevesiyle konuşmaz; onun konuşması, vahyedilen bir vahiydir”. [Necm, 53/4-5]

Belirttiğimiz şeylerden anlaşıldı ki, gerçek anlamda konuşan, her tür eksiklikten uzak, Allah’tır; konuşma ise Kur’an’dır. Nitekim Hz. Peygamber, “Kur’an, Allah’ın konuşmasıdır, yaratılmamıştır” demiştir. Kim onun yaratılmış olduğunu söylerse zındıktır, kafirdir.

Ey bilgi arayıcısı! Bilesin ki, Allah’tan başka şeyler boştur (bâtıl); O’nun konuşması dışındaki konuşma, boş lafdır; Allah’ın sıfatları Allah’tandır; peygamberin verdiği haberler, Kur’an’ın sırlarındandır. Bu Kur’an’a inanmayan, Allah’ın yardımından yoksun ve rahmetinden mahrum kalmayı hak eder. Çünkü o, bozgunculuk ve nankörlükle nitelenir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyen kimseler, inançsızların ta kendileridir”. [Mâide, 5/44]” (s. 55)

“Bu kağıtlara yazdığımız ve belirttiğimiz şu miktar, yazılı olmayan sırların, gizli işâretlerin ve kapalı ifâdelerin bir seçkisidir. Her sûreyi bir ayetle ifâde ettik, her denizden bir damla aldık. Akıllı hür kimseye göstermek yeter. Akıllı zeki kimse, pek az bilgiden iyiliğe ulaşır; buna karşılık aptal cahil, bütün bilgilerden onun ulaştığı iyiliğin yüzde birine bile ulaşamaz. Bu, Allah’ın bir lütfudur ve onu dilediğine verir.

… Çünkü Allah, iyileri sever; Allah takvâya sarılan, sığınan ve iyi olanların yanındadır. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi seninle olsun. Risâlemizi bu öğütlerle tamamlayalım.” (s. 78 ve s. 79)

(İmam-ı Gazâli, Düşünme, Konuşma ve Söz Üzerine [El-Me’âriful-Akliye], Haz. ve Çev. Dr. A. Kamil Cihan, İnsan Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 2003.)

“Gazâlî’nin bu eseri [El-Me’âriful-Akliye] dilimize ilk kez çevrilmektedir. Felsefe araştırmaları yaptığı sırada kaleme alınan bu eser, fikrî düzeyde birçok sorunlara ve tartışmalara ışık tutmaktadır. Gazâlî bu eserinde, felsefî bir tavır ve yöntemle, genel olarak düşünme, konuşma, söz ve yazı arasındaki içsel ilişkiyi gözler önüne sermektedir. Eserin Arapça başlığına göre, bunlar, aklın başarıları/marifetleri olarak anlaşılmaktadır. Konusuyla ilgili ilk deneme olarak kabul edilebilecek olan bu eser; varlık, insan ve dil üzerine önemli yaklaşımları içerdiği gibi, Tanrı ve sözü, peygamberlik ve vahiy konularında farklı bakışlar sunmaktadır. Gazâlî’nin farklı yönlerini merak edenlerin, dil felsefesine, Hermeneutik’e ve kutsal kitapların nasıl anlaşılması gerektiğine ilgi duyanların kayıtsız kalamayacağı bir eser.”

(Dr. A. Kamil Cihan, İmam-

5Hüseyin Bey'eŞeyma Gür, 16.03.2007, Çorlu

Hüseyin Bey söz konusu gazete herhangi bir gazete olmadığı gibi Hüseyin Gülerce de gazetedeki herhangi bir yazar değil, aynı gazetede genel yayın yönetmenliği yapmış birisidir. Dolayısı ile seslendirdiği görüşlerin, gazetenin genel görüşü olduğunu düşünmeye hakkımız var.

Gazete ise bir cematin yayın organı durumunda olduğuna göre, hele de böylesine ''uçuk'' bir değerlendirme, okuyucuyu birinci derecede ilgilendirmeli ve tepkiye yol açmalı idi.

Bu ''ortak değer'' yazısı beni çok rencide ettiği için, yakın çevremde şöyle bir yoklama yaptığımda, ''vardır bir hikmeti'' türünden teslimiyetçi kabullere tanık oldum, çok üzüldüm..Hatta diyebilirim aksi değerlendirmeye tanık olmadım.

Öncelikle Allah Düşmanları hiçbir şekilde bizim ortak değerimiz olamaz!..Bunun tevili olmaz!..Hiçbir ince ve yüksek gerekçe beni böyle bir ortak değeri ''kavramaya ve hazmetmeye'' ikna etmeye yetmez!..

Deccalla barışmaktansa kavrayışsız olarak algılanmayı tercih ederim.

Ben bütün kalbimle herbiri müslüman kardeşlerimiz olan bu cemaat mensuplarının sözkonusu ''ortak değer'' benimsetme girişimi karşısında daha sorgulayıcı olmalarını temenni ediyorum.

Hepinize sormak istiyorum: Bütün geçmiş asırların fitnesinden Allah'a sığındığı O şahısla musalaha etmiş olarak Allah'ın huzuruna çıkmaya razı mısınız?

4şeyma hanımahüseyin göçmen, 16.03.2007, Ankara

şeyma hanım, ortak değer adlı yazıyı eleştirirken sözkonusu gazeteyi de yargılıyorsunuz. benim inancım gazetenin yorum yazılarına karışmadığı ve de camianın gazetesi olmasına rağmen her yazarın camia ile alakalı olmadığı yönünde. ortak değer yazısındaki mesele ise risale-i nur okuyan birisi için bile kavranması ve hazmedilmesi zor bir mesele. herkes aynı şeyleri hissetmiyor veyahut aynı derecede hissetmiyor olabilir. yazar kendi inancı olmamasına rağmen yazdı ise bile yazı gazeteyi de camiayı da bağlamaz. kanaatimce gazete ve camia hakkındaki düşüncelerinizi yazarın yazısından bağımsız olarak yansıtıyorsunuz. bu tutum acaba doğru mu?

3kertenkele çukuruşeyh mağlup, 04.03.2007, bu şehir

milliyetçiliğin daha sinsi bir şekli ulusalcılığın nerdeyse herkesi hain-sadık ikilemine sürüklemek üzere olduğu günümüzde yeniden çalışılması gereken bir meseleye açıklık getirmişsiniz.

daha derinlikli yazıları özlellikle bu mevzuda bekliyorum.

Allah çalışmalarınızı bereketlendirsin.

2Korku olsa anlaşılabilirdi..Şeyma Gür, 03.03.2007, Çorlu

''Ortak değer'' yazısına bence çok hafif dokundurmanız, söz konusu camiada bir alınganlığa yol açmışsa, bu ortak değer belirlemesine tepkisizlikleri ile çok daha fazlasını üstlerine alınabilirler.

Risale-i Nurdan dersini almış kardeşlerin bu yazı karşısında infial duymasını beklerdim.

1ozurnesibe, 02.03.2007, İstanbul

tespit ve yorumlariniz gercekten harika. cok karmasik meseleleri cok kolay ve net izah ediyorsunuz. bu yazi da bana hakiki bir tokat oldu. malum yazinizda beni rahatsiz eden dogrudan bir atifta bulunmanizdi, bu tip atiflarinin nefis muhasebesine engel oldugunu dusunmusumdur hep, yorumumda bunu ifade etmek istemistim ama alelacele ve gerekli titizlik gosterilmeden yazildigi icin (ve tabi bu yazinizda bahsettiginiz zaaflarimizdan dolayi) maksadi ve haddini asan bir yorum oldu, samimiyetle ozur diliyorum. hurmetler...




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut