Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

‘Füruat’ın meyveleri
–Metin Karabaşoğlu

[*4.612 yazı içinden]

Aydınlanmanın yolu

Yazara Mesaj Gönder

HER İNSAN alıp başını gideceği bir günün hayalini kurar. Uzaklarda bir yerde, insanların hayatına, gündelik hayatın karmaşasına, şunu aldın-bunu verdin’lere bulaşmadan yaşamak vardır her insanın dünyasında. Huzur deyince, sükûn deyince, dahası hayatı üzerine durup düşünmek, varoluşun sırrına erişmek deyince, budur akıllarda canlanan.

O yüzden, gündelik hayatın ötesinde bir gerçekliğin, zâhir perdesi altında mestur bir mânânın, mülkün ötesinde bir melekûtun izini sürenler, kalabalıklar arasında hayli mahzun ve epeyce kahırla yaşarlar. Şu yaşantı, gerçekte onları hayattan uzaklaştırıyor gibidir. Şu telaşe içinde, öz eriyor, yitip gidiyor gibidir. En iyisi alıp başını gitmektir; bir büyük elveda ile insanların dünyasını terkedip, ya bir dağ başında, ya bir deniz kenarında, ya ıssız bir adada içindeki sesi dinleyip kâinatın âhengine iştirak etmektir.

Aydınlanma, sırra erişme, hakikate vâsıl olma deyince hemen her insanın aklında böylesi bir tablo canlanır ve o yüzden şu yaşadığımız hayat bize daha bir ağır gelir.

Şu yaşadığımız hayat, koşturmacalar doludur. İş, okul, ev, yol, faturalar, yemek, trafik, şu-bu derken, düşünecek zamanı kalmaz insanın.

Dahası, şu yaşadığımız hayatın içinde bolca haksızlık, çokça gerilim konusu vardır. Çokları aldırmaz olup bitene, ama vicdanı sönmemiş insanların zihinleri bunlarla da meşgul olur. Sonra döner bir kere daha hayıflanır çoğu. Bu haksızlıklar, bu gerilimler ile meşguliyet de onları durup düşünmekten, aydınlanmaktan, sırra erip hakka vâsıl olmaktan alıkoyuyordur çünkü.

Onlar da böyle düşünür, hakikatı kavrama noktasında onlarda başka insanlara nazaran daha bir kabiliyet gören dostları da. Aydınlanmak için, olup biteni görmemek gerekmektedir.

Gelin görün ki, işin aslı böyle değildir. Gerçekte, aydınlanmak ile adalet duygusu arasında açık bir ilişki vardır. Hiç veya yeterince aydınlanamamak ile de haksızlığa karşı suskunluk arasında…

Kur’ân kıssaları, bunun dersini bize verir. Özellikle de kıssa-i Musa, daha başından, bu dersi içermektedir.

Tâ-hâ, Kehf, Enbiya, Şuara, Kasas derken, nice sûrede geçen bu en uzun Kur’ân kıssası, ‘alıp başını giden’ bir insanın aydınlanışını bize bildirir.

Ama bu alıp başını gidiş, “Bu hayat çekilmez oldu artık” türünden bir çekip gidiş değildir. Mecburiyettendir. Firavun’un sarayında âdeta bir prens konumunda olan genç Musa, Firavun kavminin efendi, Benî İsrail’in ise köle olduğu o ortamda, gördüğü bu haksızlığa seyirci kalamamış, seyirci kalamıyorum deyip gözünü öteki tarafa çevirmeye de girişmemiş; Firavun kavminden bir adam ile Benî İsrail’den bir adamın kavgasına Benî İsrail’den olan adamın lehine müdahale etmiştir. Zira, Firavun’un sarayında da yetişmiş olsa, ona ‘hüküm ve ilim’ (bkz. Kasas, 14) verilmiştir; çünkü o, ‘iyilik ve güzellik ile davranan’ biridir.

Genç Musa, köleleştirilen kavim ile efendileşen kavim arasındaki gerilimin bir yansıması olarak gördüğü kavgaya köleleştirilenin lehine müdahale ettiğinde emr-i Hak vâki olur ve öldürmeyi asla murad etmeden yumrukladığı adam ölüverir.

Vicdanındaki adalet duygusunu diri tuttuğu için bir haksızlığa sessiz kalamayan genç Musa, bu kez haksızlığa verdiği tepki konusunda bir adaletsizlikten dolayı kendini sorgudan geçirir. Görür ki, adaletin yanında yer almak ve haksızlığa tahammül edememek, insanı otomatik olarak adaletli yapmaz. Bilakis, haklı bir insan, haksızlığa tepkisinin dozajını ayarlayamadığı, duygularına, diline veya kaslarına söz geçiremeycek surette işin içine girdiğinde, hak namına bir haksızlığa düşebilir. O yüzden, “Bu, şeytanın işi oldu. Şüphesiz o, saptırıcı, apaçık bir düşmandır” der Musa. “Ey Rabbim! Şüphesiz ben kendime zulmettim. Sen beni bağışla!” diye yalvarır. “Ey Rabbim! Bana verdiğin bu imkân ve nimetler ile suçlulara yardımcı olmayacağım” diye Rabbine söz verir.

Ertesi gün, dün mazlum olarak gördüğü için kavgasına müdahale ettiği adamın, yine bir kavgaya giriştiğini görür. Demek ki, ortada, taraflardan her ikisinin de haksız olabildiği bir durum vardır. ‘Efendi’lik psikolojisi içerisinde haksızlığa girişen Kıptî kadar, ‘köle’lik psikolojisi içerisinde haksızlığa girişen İsrail oğlu da haktan ve adaletten yana biri değildir. Bunu bir gün önce, kavganın o en sıcak anında göremeyen, bu yüzden de istemediği halde bir ölüme sebebiyet veren Musa, yine feryada başlayan İsrail oğluna, “Besbelli ki, sen bir yaramazsın!” diyecektir.

Bu ân, genç Musa’nın dün yaşanan kavgada bir ölüme sebebiyet verdiğinin ayyuka çıktığı andır. Zaten, Firavun meclisi toplanmış, köle bir kavme mensup bir adam yüzünden soylu Firavun kavminden bir adamın kanını akıtan Musa’yı öldürme kararını vermek üzeredir.

Genç Musa, vicdanındaki hiss-i adalet ile bir haksızlığa verdiği ölçüsüz tepkiye karşı gelişen bu ölüm tehlikesine karşı, “Ey Rabbim! Beni bu zalim toplumdan kurtar!” diyerek Mısır’dan kaçacak ve “İnşaallah Rabbim beni doğru yola iletir” duasıyla, Medyen’e doğru yol alacaktır.

Medyen suyuna vardığında, susuz, aç ve korumasız haldedir Musa. Geride bıraktığı kavim onu öldürmeye karar vermiştir, geldiği diyarda ise kendisini belirsiz bir gelecek beklemektedir. Buralarda kimi kimsesi yoktur. Güvendiği bir malı, parası, makamı da yoktur. “Ey Rabbim! Şüphesiz ben, Senden gelecek her hayra muhtacım” diyerek fakr-ı mutlakını Rabbinin dergâhında bir şefaatçi kılan Musa, geldiği bu su başında, yine bir haksızlıkla karşılaşmıştır. Hayvanlarını sulayan bir topluluk vardır. Geride de, hayvanlarını sudan alıkoymaya çalışan iki genç kız. Ortada bir gariplik vardır açıkçası. Herkes koyunlarına kana kana su içirirken, suyun başına gelmiş, ama hayvanlarını sudan meneden bu iki genç kız tablosu, vicdanındaki adalet hissine ters gelir, ortada bir haksızlık sezinler ve dayanamayıp sorar: “Nedir bu haliniz?” Bu soru, daha önce Mısır’da bir haksızlığı görüp meseleyi etraf-ı erbaasıyla kavramadan kavganın ortasına dalan Musa’nın, yaşadığı bu olaydan aldığı dersi de ihsas etmektedir. Bu defa doğrudan tepki vermemiş, önce işin aslını öğrenmek istemiştir. Kızların “Çobanlar hayvanlarını sudan çekmeden biz hayvanlarımıza su vermeyeceğiz. Babamız da çok yaşlıdır” sözünden anlaşıldığı üzere, burada da haksız ve zalim bir topluluk vardır. Hak ve sıra gözetmek yerine, güç ve kuvvet gözetmekte; babaları yaşlı olduğu için koyunları gütme işini üstlenen bu iki genç kıza sıra vermedikleri için, dahası onların koyunları kazara suya yönelecek olsalar bir sürü gürültü-patırtı çıkardıkları için, onlar suyun başında kimsenin kalmadığı zamanı beklemektedir. O yüzden, koyunları diğerlerininkinden daha zayıf, sütleri de daha azdır.

Durumu bu şekilde kavrayan genç Musa, bir kez daha haksızlığa karşı tavır koyacak; ama bu kez, tepkisini doğru bir şekilde ortaya koyacaktır. Genç Musa, onlar için hayvanlarını sular ve hayvanlar o güne kadar doyamadıkları şekilde suya doymuş ve memeleri sütle dolmuş halde ağıllarına döner.

Sonrası, bu durumu farkeden yaşlı babanın bu kimsesiz yabancıyı yemek için evlerine çağırması, sonra onu çoban olarak yanına ve himayesine almasıdır.

Haksızlığa verdiği bir tepkiden, ama ölçüsüz bir tepkiden dolayı yaşadığı diyarı terke mecbur kalan Musa, haksızlığa verdiği doğru bir tepkiden sonra, Şuayb aleyhisselam gibi bir peygamberin evine önce misafir, sonra yanına çoban ve sonra da damat olmuştur.

Sonrası, herkesin mâlûmudur. Çobanlık için ahidleştiği vakit dolduktan sonra, eşini de yanına alarak tekrar yola koyulan Musa, Tur vadisinde hissettiği ateşin ardına düştüğünde vahye muhatap ve mucizeye mazhar olacaktır.

Can korkusuyla Mısır’ı terkeden genç Musa, şimdi de, bir peygamber olarak, Rabbinin emriyle, sırtını O’nun havl ve kudretine yaslamış halde, Firavun’a gitmektedir. Firavun’a söylemesi emredilen ilk şey, Benî İsrail’i köleleştirme suretindeki o dehşetli haksızlığına son vermesidir.

İtiraza yeltenecek olanlara karşı da, peygamberliğini isbat için iki delili vardır. Hem Mısır’da, hem de Medyen’de gördüğü iki haksızlık karşısında tepkisini bilfiil gösterdiği eli, şimdi ‘yed-i beyza’dır; bembeyaz, aydınlık bir nur olarak parıldamaktadır. Şuayb aleyhisselamın hediye ettiği asâsı ile de, asâ-yı Musa mucizesine mazhardır.

Adalet duygusu ve bunun bir lâzımı olarak haksızlığa gösterdiği tepki, Musa aleyhisselama, ‘prens’ iken uzağına düştüğü Firavun sarayına bu kez bir peygamber olarak adım atacağı o büyük ve muazzam yolculuğu ona yaşatmıştır.

Genç Musa aydınlanmış; ama adaletinden ve haksızlığa ne taraf, ne de seyirci olmayı kabullenemeyişinden dolayı aydınlanmıştır.

Oysa onun ‘alıp başını gittiği’ Medyen kırlarında, kendisiyle ve kâinatla başbaşa kalmaya pekâlâ müsait halde niceleri vardır ki, bu şartlarda asla aydınlanamamışlardır.

Sebebini merak eden, onların Medyen suyu başında çektirdikleri o haksızlık fotoğrafına dikkatle bakmalıdır.

  18.12.2006

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

1kaçış nereyeahmet sezen, 20.12.2006, gaziantep

kainat mescid-i kebirinde kuran kainatı okuyor sözünün örneklendiği doyumsuz bir yazı daha sunduğunuz için teşekkürler.

sorulması gereken soru ne için kaçış hangi bunalımlardan hangi adaletsizliklerden kaçış değil neden kaçış değil nereye kime kaçış olması lazım.

kendisi ile beraber bütün kainatı terbiye eden bir rabb-i rahimin kulu olduğunu bilen bir mümin adaletsizlikler ve haksızlıkları görüp bunaldığında O'na kaçar.çıkış yolu merhametle terbiye hükümlerinin bulunduğu ADLULLAHTIR.

bunu göz ardı ederse en basit meselelerde bile hata yapacaktır.sığınağını doğru seçerse en büyük mücadeleye küfre karşı mücadeleye bile merhametin verdiği güç ve adaletin rehberliği ile başlayacaktır....




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut