Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

V. Esmâ-i hüsnâ ahlâkı
–Metin Karabaşoğlu

[*4.669 yazı içinden]

Enenin yanlış istimalinin bir sonucu olarak ‘Günümüz Abdülhamitçiliği’

Yazara Mesaj Gönder

BİR PAŞA’NIN Abdülhamit ile görüşmesi vardı. Padişah bu bekletmeye gelmezdi. Randevudan epey önce Paşa saraya gitti. Bir müddet bekledi. Nihayet Abdülhamit geldi ve görüşme gerçekleşti. Paşa Abdülhamit’in güvendiği önemli adamlardan biri idi. Olumlu bir görüşme oldu. Paşa huzurdan çıktıktan sonra faytonuna binerek konağına yöneldi. Fakat uzun süredir beklemesi ve Padişahla görüşmesi sonunda iyice sıkışmıştı. Yolda artık daha fazla dayanamayacağını anladı ve def-i hacet için bir yer aramaya başladı. Önüne bir karakol çıktı. Tam yeri idi. Paşa alelacele faytondan inerek karakola girdi ve malum yere yöneldi. Bir müddet sonra da karakol komutanı ile vedalaşarak oradan ayrıldı. Konağına yaklaşmıştı ki bir kalabalığın kendisini beklediğini gördü. Bunlar sarayın hafiyelerinden bir gruptu. Paşanın inmesine bile izin vermeden faytona atlayarak arabayı kullanan adama Saray’a çekmesini emrettiler. Paşa anlamadığı bu durum karşısında sorular sormaya çalıştı ancak terslenince sustu. Nihayet saraya girince alt bölümlerden birine alınıp sorgulanmaya başlandı:

-Neden saraydan çıkar çıkmaz bir karakola gittin?

Paşa epey bir dil döktü derdini anlatabilmek için. Hafiyelerin ikna olmadıklarına vedahi olmayacaklarına kanaat getirince Padişah ile görüşmekte ısrar etti. Zaten tüm bu operasyon Abdülhamit’in bilgisi altında gerçekleşmişti. Sonunda Padişah Paşa’yı kabul etti. Paşa Abdülhamit’e yalvar yakar oldu, derdini anlatabilmek için iç donunun kontrol edilmesini teklif etti. Nihayet İç donunun kontrolüne karar verildi. Hafiyeler bu kontrolden sonra adamın hakikaten def-i hacet eylediğine kanaat getirdiler. Böylelikle sarayın güvenilir Paşa’sı yakayı yırttı. Arabası ile kan ter içinde konağının yolunu tutarken bir daha Padişah ile görüşmelerinden sonra ölse bile hiçbir yere uğramamaya yeminler ediyordu.

Bugün Abdülhamit yok. Ama Abdülhamitçilik her yerimize sirayet etmiş durumda. Sadece kendisine inanan ve sadece kendilerine güvenenler, enelerini çok sevenler her şeyi kontrolleri altında tutmayı, hiç kimseye itimat etmemeyi bir büyüklük zannediyorlar. Bu yapı ailemizden, iş yerlerimize, oradan cemiyetlere ve cemaatlara kadar yayılmış durumda. Her topluluk kendisine bir Abdülhamit bulup çıkarıyor ve bununla da övünüyor. E siz birini başınıza Abdülhamit yaparsanız, o da kendisi ile mutabık olanları (yani her söylediğine kafa sallayıp, yağcılık konusunda kabiliyetli olanları) yalancı cennetine, kendisine göre uyumsuzları ise yalancı cehennemine atar.

Abdülhamit’in en önemli özelliği ise kendisini iktidara taşıyanları ilk önce yemesidir. Mithat Paşa ile anlaşarak 1876 yılında ülke aydınlarının desteği ile tahta oturan Abdülhamit bir yıl sonra kendisinin Abdülhamitleştiğine kanaat getirince önce kendisini tahta taşıyan Mithat Paşa, Namık Kemal, Ziya Paşa gibi aydınları sürmekle işe başlar. (Bazı tarihçilere göre Mithat Paşa’yı sürgünde öldürtmüştür) Daha sonra iş başucundaki Paşa’nın iç donunu kontrole kadar gider. Abdülhamitçiliğin en önemli özelliğidir yanıbaşındakileri harcamak. Bu da belki kişileri Abdülhamitleştirenlere karşı kaderin bir adaletidir.

Abdülhamitçiliğin bir başka özelliği de yanında güçlü, dürüst, hakkı söyleyen insanlara tahammül edememeleridir. Onların yanında mutlaka zayıf ve emme basma tulumba gibi kafa sallayanlar kalmalıdırlar. Bu yapı siyasi partilerde çok daha keskindir. Bugün DYP’de Ağar’dan, ANAP’ta Mumcu’dan, CHP’de Baykal’dan başka isim biliyor musunuz?

Bugün gerek siyasi partilerimizde, gerek cemaat ve cemiyetlerimizde iktidarı ele geçiren kişi veya grupların kendisine rakip olabilecekleri amansız bir sindirmeye tabi tuttuklarını gördükçe Bediüzzaman’ın yüz yıl önce neden meşveret, meşrutiyet-i meşrua diye bas bas bağırdığını daha iyi anlayabiliyoruz.

Zira O’na göre “ Sani-i Aleme hakkıyla abd ve hizmetkar olanın, halka (hiç kimseye) ubudiyete tenezzül etmemesi, hiç kimseye de zulmetmemesi, istibdat uygulamaması gerektir.”

Said Nursi’ye göre artık “eski hal muhaldir, ya yeni hal veya izmihlaldir.” Partiler, cemiyetler ve cemaatlar ancak isim ve resimden ibaret olmayan hakiki meşveret ve meşrutiyet–i meşrua ile hayatlarını devam ettirip, neşvünema bulabilirler. Artık tek adam, tek grup, “az olsun bizim olsun, en büyük benim, herkes benim kollamam ve gözetimime muhtaçtır, ben olmasam her şey batar” anlayışları çoktan hâk ile yeksan olmuştur. Dünün ülke yöneten büyük partileri olan DYP ve ANAP bugün seçim barajını aşabilmeyi başarı görüyorlarsa bu, Abdülamitçilik zihniyetlerinin iflasının ifadesidir.

Bazı cemaat ve cemiyetler de “niye gittikçe daralıp, büzüştüklerini ve küçüldüklerini sorgulayabilseler, manzaralarını objektif bir şekilde görebilseler” Abdülhamitçilik illetinden kurtulmanın başlangıcını doğurabilirler. İzmihlalden ve kendi kendini tekrar etmekten kurtulabilirler.

Bu konu açılınca aklıma hep aynı söz geliyor: Mezarlıklar kendilerini vazgeçilmez sananlarla doludur. Abdülhamitlerin ve Abdülhamitçilerin geriye bıraktıkları ise sadece kavgalar, sürgünler, kopmalar, ayrılıklar, ümitsizlikler, düşmanlıklar, gözyaşları, kaybolan degerler, dalkavukluklar ve ihanetlerdir.

  23.10.2006

© 2015 karakalem.net, Levent Bilgi

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

6HAKSIZLIK!!!!!!!!!!!Mustafa Karakahya, 15.12.2006, Konya / TÜRKİYE

Bana göre bu yazıda yanlış bilgiler verilmiştir.Bir kasıt olduğunu düşünüyorum.Yazarın iddiası asılsızdır,çünkü 33 sene Osmanlı'yıidare eden bir padişahın böyle basit birşeyle vakıt kaybetmesi düşünülemez.Yazarın Abdulhamit'e karşı bir antipatisi olduğunu zannediyorum.33 sene boyunca vatanın bir karış toprağını kaybetmeden ülkeyi yönettı,üstelik bunu da gerileme döneminde başarmıştır.Kimse bunu gözardı edmez.Son olarak yazarın Abdulhamit'e haksızlık yaptığını düşünüyorum

,

5Üzüm yemek mi, bağcıyı dövmek mi?İdris Ali Gürbüz, 12.12.2006, Ankara

Öncelikle bu yazıyı yaklaşık 2 ay geç okumuş olmaktan dolayı üzüldüm. Belki erken bir tarihte olsa, faydalı bir Abdülhamid-Said Nursi tartışması yapılabilirdi. Her neyse...

Yazıda bahsedilen 'hikaye' tam anlamıyla bir mübalağadır. Sultan Hamid hakkında çok ufak bir araştırma yapılırsa görülecektir ki onun hakkında çok daha ağır ve yakışıksız 'hikaye'ler de vardır. Kimi 'yıldız 'baykuşu' der kimi 'karga' benzetmesi yapar...

Şüphesiz yukarıdaki yazının sahibi Levent Bey'den beklenen bu konuda ciddi bir araştırma yapmış olması idi. Ve elbette bu araştırmada Risalelere de bakması gerekirdi. Ama ne yazık ki yazıda birçok anlamsız ima olduğu halde, Risalelerden aktarılan yahut ona atıf yapılan hiçbir şey yok. Garip değil mi? Bir 'risale-i nur talebesi' üstadını ve eserlerini es geçiyor, onun ve hakikatın hilafına fikirler ifade edebiliyor...Çok ilginç

Sanırım burada tartışılması gereken esas konu, 'risale-i nur talebesi' kavramının ne anlama geldiğidir. Ustadın bizzat yaşadığı dönemlere ait olan bu tür tarihi konularda bile ona itimat etmeyen bir kişiye talebe denebilir mi?,bilmiyorum.

'Talebeliğin' tanımı yapılmalı ve sınırları çiziilmelidir, vesselam...

4Ağzına Sağlık!ömer bajar, 12.12.2006, muş

Sizi tebrik ederim, Gerçi yazdığınız ''deve kulak'' gibi kalıyor amma, yinede büyük bir cesaret örneğidir sizin yazdıklarınız.... Sultan Abdulhamit için Üstad Bediüzzaman'ın Münazaratta(İctima-i Dersler Zehra Yayıncılık) '' ben bazıları gibi ne Haydar ağa derim, ne de Haydo derim, Haydar der geçerim'' ifadesinin sultan abdulhamit için söylendiğini herhalde kabul edersiniz... Medresetüzzehra için sultan abdulhamit ile görüşmek istyen Üstad Bediüzzaman'ın bırakın görüştürülmesi, tımarhaneye ordan da zindana gönderildiğini İCTİMA-İ DERSLER kitabını okursanız anlarsınız,

Sultan Abdulhamit'ten Mısırdaki El Ezher Üniversitenin kız kardeşi konumunda olacak MEDRESETTÜZ ZEHRA üniversitesinin doğuda (o zamanın tabiri ile KÜRDİSTAN'DA) kurulması için Abdulhamit ile görüşmeye giderken, görüştürülmediği, ısrarı üzerine Üstad'a rüşvet teklif edildiği, Üstad Bediüzzaman da bu rüşvete çok kızdığını, hatta Millet için bu kadar ehemmiyetli olan üniversite meselesinin ertelenerek, şahsına ait olan rüşvetin hemen teklifinin ne anlama geldiğini, ''ben değil şahsım için rüşvet almak, Kendi milletimin cehaletten kurtulmasına vesile olacak bu üniversitenin kurulması için kendi hayatımı rüşvet olarak getirdim'' diyerek hiddetlendiğini ve buna karşılık padişahın dalkavuklarının bu hiddetin sonu vahimdir diye Üstad'ı korkutmaya çalışırken, Üstad ''bunun sonu deniz bile olsa geniş bir kabir'dir'' (bu arada Sultan-ı cennetmekanınınz ?!!!??? kendine ve istibdadına karşı çıkanı Yıldız Sarayının hemen yanından geçen denize atıyor olduğunu da öğrenmiş olursunuz) zira ben ölsem milletimin gönlünde yaşarım diyerek onların tehditlerine hiç bir değer vermemiştir.

Netice itibariyle Üstad Bediüzzaman katiyyen padişah ile görüştürülmez ve ona deli damgası vurularak tımarhaneye gönderildi.. (o göne kadar Kürdistan dan gelen hiç bir insan kendi milleti için bir şey istemeye cesaret etmemiştir, edenlere de rüşvet vererek onları bir şekilde susturmaya çalışmış, Üstad Bediüzzaman'ı da onlardan zannetmiş, zannettiği gibi çıkmayınca kesin bu olsa olsa delidir ve tımarhaneye atın diye ferman buyuruyor,, işin en manidar olan yanı ise tımarhanedeki doktorun verdiği rapordadır, der ki ; eğer bu insan deli olsa yeryüzünde hiç bir akıllı insan yoktur''

Hamidiye alayları ile kürdistan da milleti birbirlerine kırdırması, yok etmesini sağlayan da sizin cennetmekanınınzdır, şu an daki KORUCULUK sistemi de onun çağdış versiyonudur ......... çok şey yazılabilir ama bu kadar yeter galiba

isterseniz Bediüzzaman Said Nursi nin diğer eserlerini de okuyun belki ufkunuz açılır, olayları daha objektif değerlendirirsiniz... selam ve dua ile

3Abdülhamit Müstebit Değildir.Kemal Türk, 12.12.2006, Ankara

Yazarın konu mankeni olarak II. Abdülhamit Cennetmekan ı despotizm ve enenin yanlış suistimali konusunda merkeze oturtmanın yanlış olduğunu düşünüyorum. bence ene bahsende ki firavunları, karunları bırakıp veli olduğunda kimsenin şüphesinin olmadığı Ulu Hakan ı enesinin peşine düşmüş, aman vermeyen despot biri olarak tanıtmak ciddi bir hatadır. tarihe bakarken belge konuşur ozamana ve o zamanın şartlarını ciddi tahlil ve tahkik etmek gerekir. benim için talihsiz bir yazı...teessüf.

2Enesini Yanlış İstimal Eden Veli!Hasan Demir, 23.10.2006, İstanbul

Sultan abdulhamit'in anlattığınız olaydaki fiili gerçekleştirdiği bizce meçhul.Bir bilim adamı olduğunuz için böyle bir olayı anlatırken kaynak göstermenizi beklerdim."miş" ve "mış"ın kaynağı olur mu o da ayrı bir mesele.Kaynak göstermenizi istediğim için kusura bakmayın.Dinimiz haberlerin doğruluğunu sınamamızı emrediyor.Enesini doğru istimal etmeye azmetmiş bir insan olarak zaten aksini yapmaz ve bir sonraki yazınızda kaynağını belirtirsiniz.Buna can_ı gönülden inanıyorum.

Abdulhamit'in veli olmasıyla şu enaniyetin yanlış istimali iddianızı nasıl kaynaştırabiliyorsunuz,onu da anlamak mümkün değil.

Abdulhamit'in istibdadının keyfi bir tutum mu yoksa şartların bir zorlaması mı olduğu meselesini bir aydın olarak düşünmenizi beklerdim.

"Aman kardeşim benim amacım tarih dersi vermek değildi,okuduğunu anlamıyor musun" diyebilirsiniz.Ama doğru şeyleri anlatmak için doğru malzeme kullanmak lazım.Yoksa şartların bazı yanlışlara sürüklediği Abdülhamit'ten farkımız kalmaz.

1bu ne kin?m.akgelen, 22.10.2006, türkiye

sizin deyişinizle geriye sadece! kavga,sürgün,kopma,ayrılık,ümitsizlik,düşmanlık,gözyaşı,kaybolan değerler,dalkavukluk ve ihanet bırakan! abdülhamid sürekli alıntı yaptığınız, üstad kabul ettiğiniz zat tarafından veli olarak ittihaz edilmişti. bu ne kin, bu ne nefret? eğer onun veli olduğunu kabul edip bunca hayasızlığı,bunca edepsizliği,bunca kafir-münafık değerini layık görüyorsanız kusura bakmayın ama sizin için yalnızca hayır duası etmek kalır. istibdadını kabul etseniz bile dünyada milyonlarca firavun örneği varken (hele bu topraklar kimleri görmüşken!) gidip de allah'ın veli bir kulunun üstad tarafından dahi ehven görülmüş bir kusuruyla öğretiler çıkarmaya çalışmak (hem de ağza alınmaması gereken çirkin ifadelerle) nereye, hangi vicdana sığıyor bir yazı daha yazıp anlatın. abdülhamid'i tanımıyor olsam, tarihle iştigal etmiyor olsam şu tasvirlerden hitlervari, stalinvari, maovari bir zalim çıkarırdım yalnızca. ve zerre kadar hayır işlemiş olma ihtimali dahi düşünmezdim. oysa birazcık taassubu yırtıp baksanız abdülhamid'in + yüklü karnesine, inanın çok kısa sürede görebilirsiniz +ların - lerden çok daha fazla olduğunu. ki dediğim gibi üstadın veli olarak kabul ettiği bir zat bu ve asla insaf sınırlarına sığmayan bu eleştirileri haketmiyor. allah hepimizi ıslah etsin ne diyeyim, yazık bize. bence enenin yanlış istimali üzerinde hep beraber tekrar düşünelim. eneler nasıl "hafiye" olup günah keçileri buluyor, hem de ne kılıflarla!

not:yazarın hiçbir yazısını okumamış olsaydım muhtemelen neo-oryantalizm başlıyor diye düşünürdüm. said nursi'nin tüm bunlara alet edilmesi ise olayı trajikleştiriyor.

not2:"Abdülhamit’in en önemli özelliği ise kendisini iktidara taşıyanları ilk önce yemesidir" denmiş, ben şahsen resulullah sevgisi derdim sorulsaydı en önemli özelliği..hele ki allah ve resulünü seviyor olması bile bir insan için hüsn-ü zan sınırlarını sonuna kadar zorlamamaız için yeterli bir sebepken.çok şey var söylenecek ama kalem kuruyor bazen..




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut