Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

‘Füruat’ın meyveleri
–Metin Karabaşoğlu

[*4.663 yazı içinden]

İnsan melek, dünya cennet değildir

Yazara Mesaj Gönder

BİR BEBEK bakışı kadar sıcak, bir bebek yüzü kadar masum olsun ister hayatın her karesi.

Her gününde, her anında, her olayda cenneti hissetmek ister.

İstemesi de gerekir; istemese, insan nasıl cenneti özleyecek, nasıl cennete lâyık bir hayat yaşama gayreti edinecektir?

Ama dünya cennet değildir.

İnsan melek değildir.

Hâlık-ı Zülcelâl, ulûhiyetini ‘rububiyet’ perdesi altında tecelli ettirir şu kâinat sahnesinde.

Yaratılmış olan, yaratılmışlığı dolayısıyla da mutlakı perdesiz, derecesiz kavramaya kâbil olamayan insanın mutlak hakikati kavraması, nisbîlik, derecelilik gerektirir çünkü.

Güneşe bakınca gözü kamaşan, hatta körleşen insanın, güneşi aya bakarak, aynalara bakarak, denizin üstünde kırpışan damlalara bakarak, binbir çeşit eşya üzerinde yansıyan renklerine bakarak güneşi tanıması gibi bir durumdur bu.

Bu dünya ‘hakaik-i nisbiye’ dünyasıdır. Mutlak, nisbîliklerle tanıtır kendisini. Çünkü insan, O’nu ancak bu şekilde tanıyabilir.

Nisbîlik ise, hayır ile şerrin, hidayet ile dalâletin şu dünyada mezcini gerektirdiği gibi, aydınlık ile karanlığın da karışımını gerektirir.

O yüzden de, aynı konuda bin farklı fikir, binbir farklı yol çıkar karşımıza.

O yüzden de, ihtilaflar çıkar.

Doğru ve yanlış diye ikilenen umumî yolun ‘doğru’ tarafını işaretlemek de yetmez; bu defa onca farklı yol, nice farklı cadde karşımıza çıkar.

O yüzden de, ihtilaflar bir türlü bitmez.

Üstüne üstlük, melek değildir ya insan, nefis de taşımaktadır ya hani, bunlar da devreye girer; ihtilaflar daha da uzar ve daha da uzun sürer.

Ama ruhu sıkılır insanın. Daral gelir. Cenneti burada yaşamak ister. Herkesin aynı düşündüğü bir dünya hayal eder. Herkesin isabet ettiği, herkesin “İsabet etmişsin kardeşim” dediği bir dünya...

Hayır, bu, şu hakâik-i nisbiye dünyasının kârı değildir.

Hem insan melek de değildir.

Ama yine de ruhu sıkılır insanın. Daral bırakmaz yakasını. Böyle cennet-misal bir hayatın burada da yaşandığı bir zaman hayal eder.

Asr-ı Saadet’i böyle hayal eder meselâ. Zihninde böyle inşa eder. O güzel günlerde böyle güzel güzel anlaşır söyleşirken insanlar, bugün iki mü’minin farklı düşünmesinde bir ‘patoloji’ görür, üç farklı görüş dile getirildiğinde ruh iklimi küskünlüğe bürünür.

Oysa farklı düşünmek sorun değildir; doğrunun ne olduğu konusunda kavga etmek dahi sorun değildir.

Madem ki bu dünya ‘hakâik-i nisbiye’ dünyasıdır, hem madem ki insan melek değildir; bu, dünyanın ve hayatın gerçeğidir.

Nitekim, Saadet Asrında da, sahabilerin ömrü ‘canım’lar, ‘cicim’lerle geçmemiştir.

Sahabiler zamanının tarihi, aynı konuda iki farklı içtihad uğruna girişilen soylu savaşların da tarihidir.

Asr-ı Saadet’te de, mü’minler arasında az ya da çok, küçük veya büyük nice ihtilaf vardır.

Meselâ, bir Ebu Bekir ile Ömer, bir sefere komutan olarak senin önerdiğin mi isabetli, benimki mi diye Hz. Peygamber’in huzurunda kavgaya tutuşmuştur bir seferinde.

Yine Ömer, yine Hz. Peygamber’in huzurunda, Hubab b. Abdülmünzir ile kavgaya tutuşmuş; bir daha asla diye yemin ettiği halde, Hz. Peygamber’in vefat gününde, Sakîfeti Benî Saide’de Hubab’la tam kavgaya başlamak üzereyken bu kez nefesini ve nefsini tutmuştur.

İfk hadisesi hengâmında, Evs ile Hazrec neredeyse birbirine girecek olmuştur.

Peygamber aleyhissalâtu vesselam’ın eşi ve mü’minlerin annesi Âişe, ömür boyu Hz. Ali’ye gücenik yaşamıştır üstelik. Peygamber aleyhissalâtu vesselam’ın kızı ve Hz. Ali’nin eşi Fâtıma ise, ömrünün son altı ayında Hz. Ebu Bekir’e güceniktir. Doğru birdir; ama tarafların savunmasına bakılsa, iki taraf da haklıdır, zira bu dünya ‘hakaik-ı nisbiye’ dünyasıdır.

Bu, bütün zamanların, hatta Saadet Asrının da gerçeğidir.

Dünya cennet, insan melek değildir.

O halde bize düşen, bu dünyada cennet hayali kurarak en ufak bir ihtilafta bir taraftaki kardeşine, yahut tarafların her ikisine kırılmak değildir.

İhtilaf, bu dünyanın gerçeğidir.

Hele ümmetin ihtilafı ki, rahmettir...

O halde aslolan, farklılığı gidermek değil, zihindeki kurguyu düzeltmektir.

  01.06.2006

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

11ebrar, 07.06.2006,

Allahın selamı o nebiye, onun ashabına ve onu dost bilen herkesin üzerine olsun

Ebu bekir-Ömer-Muhammed(as) dünyada ve ukbada, hayatları birbirlerine destek, güneş gibi toprak gibi su gibi, bir kainat gibi beraberlikleri tarifsiz üç zat.

Düşünün şu anda beraber yatıyorlar, aynı mekanda...

Hz. Ömer(ra) ve Ebu bekir(ra), kelimelerin anlatmakta aciz kalacağı, ancak onları yazmakla değer kazanacağı, ukbada yer edineceği, karşılık bulacağı yegane bitmez hazine olan Rasulullah(as) dan boyanmış, inşaa olmuş, Onunla ayakta kalmış, Ona sığınmış, Onunla olmuş, Onunla hissedebilmiş, nefes alabilmiş, gülebilmiş, ...

kısacası yaşamış ve yaşatabilmişler

Bugüne ütopya gibi, şüphesiz Ondan uzak olanlara!!!!

Hatırlayın!

Hz.Ömerin şaşkınlığını vefatında nebinin, nasıl O ölmedi diyordu, nasıl duymuyordu

Hz. Ebubekirin ona seslenişini.

Nasıl bir yıkılış şaşkınlık...

Bir nebze olsun hissedebiliyor musunuz????

Hatırlayın onların birbirlerini gördüklerinde sevincini...

Ne güzel bir buluşma ki yine Rabbi anacaklar,

konuşacaklar yeniden varlıklarını hissedecekler, derinleşerek....

Gözlerinde iman nuru kardeşlik emniyeti...

Serin ırmaklardaki, nezih tertemiz ferahlatan su misali samimiyet, içtenlik...

İmanın onları sarmaşıklar gibi birbirlerini sarmasını, birbirlerine düşkünlüklerini

“... Allah’ın ipe sımsıkı sarılın..” ayetine bağlılıklarını...

Aralarında ihtilaflar olmuş, olmamış değil ama bakın nasıl düzelmiş:

Hayatü sahabe sayfaları arasında gezerken Hz.Ebubekir ile karşılaştım, Hz.Fatımanın ayağına gitmiş bakın ondan nasıl af diliyor:

- Allaha yemin ederim ki, ben evimi, barkımı, servetimi, yakınlarımı sırf Allahın rızasını, Peygamberin rızasını ve siz Ehl-i Beytin rızasını kazanmak için terk etmiştim.

Dedi ve ısrarla Fatma’dan rızalık istedi. Nihayet Fatıma da hakkını helal etti.1

Bunu okuyunca açıkçası baya sevindim, gerçi siz barışmadılar demediniz, küs kaldılar dediniz, ancak gene de bana bu ağır gelmişti.

Sözün özü, yazımı tekrar tekrar okuyunca, bazı cümleleri keşke yazmasaydım dediğim oluyor. Oldu olan, eğri oturup doğru konuşmalı, kim ne derse desin, insan her an yüreğiyle beraber bahaneler ona sökmez. Türlü bahanelerle hatayı kapatmaya çalışmakta mümine yakışmaz ve ben de kendime açıkçası yakıştıramadım ancak sizin sonraki yazınız, çok ağır geldi ve bende çocukça bir savunma yaptım, belki yanlış anladım.

Belki orada şunu vurgulamak gerekir, bir aşırı nokta buda tecrübesizliğin meyvesi; insanlar kendisinden bir şeyler öğrendiği kişilere çoğu zaman fazla değer verebiliyorlar ki bu onların halleri ve tavırlarının meyvelerine şahit olmalarıyla ulaştıkları sonuçlar değildir. Bu bazen yanılgı olabiliyor, bazen hak ve bundan dolayı patlamalar oluyor. Yani denge hali değil. Yani tecrübesizlik. Hepimiz insanız sonuçta.

Ancak en önemlisi yürek ki o Rahmanın eli temsil etmesi hasebiyle, kul ile Rab arasındaki yegane telefon. Yani ona sadık olmak zorundayız ve hatamı kabul etmek zorundayım, yani hesabım adına. Üzgünüm, kendi adıma....

1-Hayatü’s SAHABE-2 , 461, 2005, DİVAN YAYINLARI

10bu ülkeahmet, 05.06.2006,

ihtilaf rahmettendir de o ihtilalardan birisi menekşe ötekisi karanfil gibidir, onlar için muhtemelen.

Yani hangisine yönelirsen orası rahmet.

Duygusallıkta pek çok çeşit ya ağlanıyor ya hakaret veya beddua ediliyor her halde o yıldızlar böyle değildi. Yaş farkı 20 leri aşsada işte dugusallık...

9ebrar, 04.06.2006,

Ebubekiri çok seven birisi için onun fatıma küs kalması çok ağır bir haber. acaba neden? taıkılıyor insanın aklına. Yani nasıl oluyorda bir çözüm bulamamışlarda küs kalabilmişler öylesi üstün güzellikte insanlar. Her sahabenin değil ama bazılarının tutumlarının etkisi, insanın zor zamanlarda çukura düşmesi kadar veya çukuru kabul edebileceği kadar bir hal almasına sebep olabiliyor. Yaralar veya içe giren vesveseler zor zamanda veya Ondan kopuk olunan, rahmetten uzak anlarda öyle bir girdaba dönüşebiliyor ki, ya bilekler kesiliyor, ya haplar alınıyor. Yalan değil, bunlar gördüklerim. Hem de sizin yakın dostlarınızın yakını. Evet mecburen çok sağlam temeller üzerine yürümeliyiz. çünkü ufacık yarıklar, anlık gafletlerde ömrü tarumar edebiliyor. Çok sıkı çok sıkı, çok açıklayıcı, çok derin ve köklü olmak zorundayız...

Zannediyorum "Ee" kelimesi densizlik olarak algılandı. Bu da sanal ortamın negatifliği, bu kelime çok rahat kullanılır. Sizler abilerimsiniz, öyle biliyorum çünkü hakkınız var, ve bu benim size karşı bir samimiyet hissetmeme vesile oluyor, ve zannediyorum sizlere yaptığım dünlerden çok yoğun dulara, birde tavavlarda isiminizi anmam var buda hakkım demek oluyor, ancak ben yabancılık duyduğum hiç sevmediğim proflara karşı bile bu kelimeyi, cehaletin cesaretini içeren ancak samimiyetin, içteki inancın kuvvetinden hareket ederek not kaygısı gütmeden söyleyebiliyorum. yazmıyorum söylüyorum..."ee, bu nedemek o zaman, anlamadım" gibi.

Neyse, .....

ne diyeyim ki...

hayat işte dünya burası...

Muhammed aleyhiselam orada, bizler burada onun gözleri önünde, birbirimizi kırıyoruz yazdığınız gibi...

Dünya....

8Çok ilginç...ö.arslan, 04.06.2006, Diyarbakır

Asr-ı Saadetin ikliminde yeşeren fıtratların,ayinemisal iman ve ahlaki yaşamları arasında,ihtilafa düşmek ile faziletlerinde bir eksiklik hissetmek sathi nazarlarımızın bir meyvesi olsa gerek.Mesele,ülfet nazarıyla tahlil edildiğinde makam ve faziletin,bu halete girmeyenlerde daha üstün olduğu fikrini ihsas ettiriyor.Fakat Hz.Ebu Bekir ve diğerleri sahabedir,ümmetin yıldızları makamına mazhardır.Dolayısıyla ihtilafa düşmek,büyük arzuları,hedefleri olan bu insanlarda belki de çözüm olmuştur,hatta çözümdür.Bu bir kaidedir,usuldendir.İhtilaf,rahmettir.Çok ilginç...

7neslihan koksal, 03.06.2006, İstanbul

Eski Turk filmlerindeki "sen bir meleksin yavrum" repliklerini duya duya buyuyen bir neslin uzantisi olarak, bu dunyada insanlarin melek, bu dunyanin da cennet olmadigini kavrayabilmek icin cok uzun cabalar sarfettim sanirim. Karsima cikan her olumsuzlugu bir istisna olarak degerlendirmeye baslayip bu dunyanin gercekligini gormemek icin o gozlerimi sIkI sIkIya kapatip yasadigim gunler geldi aklima simdi. Yine de her gun gunesin dogusuyla her baharin gelisiyle ya da her yeni umudun dogusuyla insan cennette miyim yoksa diye dusunmekten kendini alamiyor di mi?. Bu hakikati ozumseyebilmek ve kabullenebilmek icin "sIk sIk okumam gereken yazilardan biri" listesine aldigim guzel bir yazi. Tebrikler.

6SOBE, 02.06.2006, türkiye

Bir yazı düşünün okuyunca heycanlanmak .....

bir yazı düşünün insanın tarifi mümkün olmayan bir sevinç hissetmek Elhamdulillah.......Elhamdulillah......diyebilmek....Dünya cennet, insan melek değildir.......bu dünya ‘hakaik-ı nisbiye’ dünyasıdır.eyvallah....

Herkese selam..

5tebrikabdulbaki, 01.06.2006, çarşamba

Aziz kardeşim Metim Karabaşoğlu,bu sitede son zamanlardaki bazı yazılardaki ehl-i imana ve ehl-i risaleye dönük yazılarda ve bu yazılara yapılan yorumlarda bu yazınızdaki ölçüler dikkate alınsaydı ne kadar isabetli olurdu.Bazı yazıların hem risale ve hem de asr-ı saadet ölçülerini biraz zorladığı kanaati bende hakim olmaya başlamıştı.Ancak bu yazınız güzel bir mihenk oldu sanırım.Allah sizlerden razı olsun.İnsan elbetteki her haliyle mükemmel olamayabilir.Ancak ve ancak şahs-ı manevi dairesi içersindeki havuzda eriyerek bu hazuza sahip olabilir ve istifade edebilir.Bizler kardeşlerimizi fena hallerinde terkeden değil onlara yardım edebilen olmalıyız değil mi?Asrın sahibi bize bu tavsiyeyi yapıyor.Herkes kendini mazur bilmese ve ortak birliklerimizde buluşsa,birde farklılıklarımızı birbirimize üstünlük değilde vahidiyet içersinde ehadiyet sırrının bir tecellisi bilse sanırım çok isabetli bir duruş yapmış olacaktır.Allah hepimizi nefsi ve hissi duruşlardan muhafaza etsin.İstikametten de ayırmasın.

4şimdi küsmek caiz mi?ebrar, 01.06.2006,

Bir noktaya takıldım şimdi. Yıllar önce Aişe(ra)nın dedikodu yapıp, bir kadın hakkında... uyarı aldığını görünce nefsimde baya bir rahatlık hissetmiştim sonra üstadın aç bir köpek hakkında talebelerine uyarısını duymuş sanki, açıkçası olması gereken budur diye emin olmuştum. Şimdi bu okuduklarım dünyama yeni sorular getirdi. Fatıma(ra)nın küsmesine ne demeli? Nasıl bakmalı? Aişe ile Ali(ra)nınkini biliyordum ancak daha önce hiç aklıma böyle gelmemişti. Şimdi bizde mi küselim, yani yer yer küsmeyi çok istiyor insan ama böyle yaparsam Rasulullah(as) ile ayrı düşeceğini düşünerek uzak kalmaya çalışıyor. Ee şimdi nasıl düşünecez? Sanki bir ferman geldi nefis çok mutlu oluyor. Hakikatten neyi göremüyorum, eksik nerede?

Güzel insanlar küskünlüğün arkasında ciddi bir kalp katılığını oluşturduğunu ve Onun tarafından kabul edilemiyeceğini söylüyor, küslük altında kini barındırıyor. İkiyüzlülük yapamıyorsun. Şimdi istiğfar et, şefkat et kurtul bu yükten diyor ama şimdi sizde küs kalabilirsiniz dediniz. Ne olacak şimdi?

3GüzelYakup NEBİOĞLU, 01.06.2006, KIRIKHAN HATAY

Günlerdir okuduğumuz yazılar ve yazılarla ilgili okuyucu notlarının böyle bir değerlendirmeyle devam etmesi ne kadar güzel, adeta tarifsizselamlar

2İsabet etmişsin kardeşimgulsah, 01.06.2006, İstanbul

İhtilaflar güzeldir , insana acaba dedirttirir bu yüzden kendi inandığını tekrar ve tekrar inceler , araştırır bide bakmışsın ki o çok önceleri kuru bi taraftarlık onca sıkıntı, araştırma , hakkı bulma dualarıyla delillerle destekli tahkikatli bir izana dönüşmüş ve önceden savunduğu fikrinin tatmadığı meyvelerini bu sefer yakin halinde yer ; ve yahut o kişi duyduğu ihtilaftan gene acaba der ve fikrini inceler , araştırır ki işin asli boyutunun savunduğu gibi olmadığını görür ama nasılda sıkıca sarılmış kesinlikle kesinlikle kelimeleriyle desteklemişti ardından da muhalif iddalara acaba der ve...Elhasıl ihtilaflar güzeldir

1yılmaz, 31.05.2006,

peki Metin abi Allah razı olsun ...




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut