“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Mezhep Karşıtlığı Problemi
–Abdülhakim Murad

[*4.597 yazı içinden]

‘Siyaset-i Şer’iye’

Yazara Mesaj Gönder

MÜSTEBİD OLAN BİZ MİYİZ? Yoksa Abdülhamit mi? II. Abdülhamid’in istibdadı münasebetiyle yazdığım yazı üzerine gelen eleştiriler, beni, ciddi bir kuşkuya düşürdü. Kuşkum, Abdülhamid’in istibdadıyla ilgili değil, bizim zihinlerimizdeki istibdatla ilgili.

Zira, o kadar konjonktürel düşünüyoruz ki, yaptığımız yorumların çoğu, tarihsel ve zamansal gerekçelere dayanıyor. Sözgelimi, bu gün benzer konjonktürel şartlar gerçekleşirse, aynı istibdadı biz de uygulayacağız gibi geliyor.

Oysa ki, fikri müzakerelerde, pratikteki uygulama(veya de facto durumu), bir fikre ne temel olabilir ne de gerekçe. Yaşanmış tarihi gerçekler, hakikat değil, ancak hakikate uygunluğu tartışılabilir olan geçici durumlardır. Tarihe ve geçmişe yada tarihi şahsiyetlere kendi fikrimizi yüklememiz, onları kendi gerçekliğinden koparmaz.

Hiç birimiz Abdülhamid’in konumunda değiliz, ancak onun konumuna geldiğimizde ondan daha beter portreler çiziyoruz. İktidarda olmadığımız halde, şartlara mahkum olmadığımız halde, fikren istibdadı meşru görmeye başlıyoruz. Elimize güç geçtiğinde, neler yapabileceğimizi bir düşünelim. Bu gün gelinen noktada, gerek cemaat yapılarında, gerekse kendi özel hayatımızda, elimizdeki gücü müstebidane mi kullanıyoruz, yoksa hürriyet ve şahsi teşebbüsü mü ön planda tutuyoruz?

İstibdadın fikren savunulacak tarafı yoktur. Tek dayanağı, nizam-ı alem fikridir. Nizam-ı alem, şer’i hukuktan mülhem bir kavram değil, örfi hukuktan üretilen/türetilen bir kavramdır. Nizam-ı alem için, istibdat yapmak; kardeş katline fetva vermek; cemaatin selameti için ferdi feda etmek; siyasetin kurallarını, ferdin hukukuna üstün tutmak bu üretimin bir sonucudur. Müzakere, II. Abdülhamid’in istibdad yapıp yapmadığından çıktı, ama bence tartışılacak sorun daha derinlerdedir.

O halde, Abdülhamid’in şahsını değil, istibdadı tartışmalıyız. Tartışmayı Abdülhamid’in şahsına indirgemek, kolaycılık olur. Fikirleri tartışmak da, cesaret ister. Zira, bir fikir tartışıldığında, hayalimizde, fikrin dokunduğu birileri varsa, fikrin tartışılmasıyla, ‘hayali Ziyaeddin’lerimiz darbe alıyorsa bun ancak sevinmek lazımdır. Zira, bu gerçek Ziyaeddinleri sevmeye devam edebiliriz demektir.

İstibdadın caiz olduğunu savunanların dayandığı bir kavram vardır. O da siyaset-i şer’iyedir. Siyaset-i şer’iye, içinde (şer’i) kutsal bir kavram barındırsa bile, örfi bir kavramdır. Ve şer’i hukukun bir kavramı değildir.

Toplumsal yapıyı, bireyin özel alanına tercih eden her türlü anlayış, genellikle düşüncesini bu siyaset-i şer’iye kavramına dayandırır. Özellikle yönetenlerin, siyasi/örfi her türlü işlemini dayandırdığı bu kavram, İslam aleminde yüzyıllar boyu, bir çok zulmün gerekçesi olmuştur.

Bir insanı öldürmenin mümkün olan bütün hallerini belirten Kur’anın emirleri aşılarak, başka örfi gerekçelerle katil caiz kılınmıştır. Muaviye’nin devletin bekası için koyduğu kurallardan tutun Fatih’ın kardeş katlini caiz gören fermanına kadar, Osmanlı Padişahlarının devlet-i ebed müddet anlayışına kadar bütün uygulamalar, kaynağını örfi hukuktan ve örfi hukukun siyaset-i şer’iye kavramından almaktadır.

Örfi Hukuk, devlet iktidarını esas alan ve zaman zaman dini gerekçelerle devletin bekası sağlanamadığı durumlarda, devletin selameti için şer’i kurallara aykırı bile olsa bazı kaidelerin ihdas edildiği kurallar bütünüdür. Bu hukuk, esasen şer’i hukuka dayanmak zorudadır. Ancak, tarihsel seyirde, Emevilerden Osmanlı devletine kadar saltanatın bir rejim şekli olduğu bütün dönemlerde, örfi hukuk kendisine yer bulmuştur. Şer’i hukukla zaman zaman bir çatışma içine girse bile, sırtını devlet iktidarına dayadığı için, şer’i hukuk-örfi hukuk çatışmasından, çoğunlukla ikincisi galip gelmiştir.

Günümüzde de devlet kavramına kutsallık atfedenler, bu yüzden devleti ele geçirme faaliyetini de kutsamakta ve bunu ‘hizmet’ ya da ‘dini bir görev’ gibi kabullenebilmektedirler. Devlet gibi bir kutsalı olanların, devleti ele geçirmek için yaptığı bütün faaliyetler de (bu arada şer’i olana aykırı bile olsa) siyaset-i şer’iye gereğince meşruiyet zemini bulmaktadır. Bu yüzden, milliyetçi gruh devlet için yaptığı bütün çabalarını ‘cihad’ kavramıyla kutsallaştırırken, ‘islam milliyetçiliği’ davası güdenlerin de ‘hizmet’leri, aynı kavram zemininde meşruiyet bulmaktadır.

İmdi, bizler, şer’i ve fıkhi kavramlarımızı geçmiş İslam devletlerinin icraatlarına mı dayandırmalıyız, yoksa yüzyıllar boyu İslam düşünce hayatının zengin birikimine ve onun dayanağı olan kelam-ı ezeliye mi dayandırmalıyız? Bir önceki ‘istibdadın doğrusu var mı?’ başlıklı yazılara gelen yorumları bir kez daha bir kez daha okuduğumda, bir çok arkadaşın birinciyi kendilerine gerekçe olarak seçtiğini üzülerek müşahede etmekteyim.

O halde sorular sormaya devam ediyorum. Evrensel mesajları olan İlahi Kelamı, dünya toplumlarına sunmanın yolu nedir? Bir veya birkaç geçmiş İslam devletinin devlet uygulamalarını mı insanlığa sunacağız? Yoksa İlahi Kelam’ın süzülerek ulemanın eserlerine yansımasını mı esas alacağız? Başka bir deyişle, ulema mı bizim zihin dünyamıza meşruiyet sağlayacaktır? Yoksa umera mı bize meşruiyeti sağlayacaktır.

Aslında bu günkü yazıda Adalet-i mahza ve izafiye konusuna girecektim. Ancak, bir önceki yazıya gelen yorumlar, bu konuya girmeme müsaade etmediğinden dolayı, inşallah bir sonraki yazıda bu konulara çalışacağım.

  15.05.2006

© 2015 karakalem.net, Ahmet Nazlı

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

6şapla şekerin karışımıaykut nası, 31.05.2006, İstanbul

Eleştiri getiren bazı arkadaşları anlamak mümkün değil. Abdülhamid ile Bediüzzamanı bir fikri müzakerede, nasıl aynı karede görebiliyorsunuz. Birisi alim, diğeri devlet başkanı. Devlet başkanı, siyaseti uygulayandır, uygulamaya göre hem kanaat değiştirebilen hem de kararlarını değiştirebilendir. Her ne kadar şeriata uymakla mükllef bile olsa, bir devlet başkanı, örfen şeriata aykırı davrandığında

(nadiren bazı şeyhülislamlar hariç)

onu durduracak güç, zayıftır. Bununla bütün padişahlar şeriata aykırı davranmış demek istemiyorum. Ama, aykırı davrandıklarında, onların bu aykırılığını fikren tartışacak birilerinin olmadığından söz ediyorum.

Hazır bizler fikri tartışmaya başlamışken, hala demoklesin kılıncı gibi, padişahların uygulamalarını tartışılmaz bulmak

risalelerin temel esaslarına uymamaktadır.

Biz fikirleri mi tartışacağız, yoksa, birilerinin tartışılmaz olup olmadığını mı?

Eğer birincisini kabul ediyorsanız, o halde neden ön yargısız davranamıyorsunuz?

5, 22.05.2006,

Adalet-i Mahza yerine ehven-i şer diye adalet-i izafiye tercih edilebilir diyen arkadaşları "Bir kişiyi haksız yere öldüren tüm insanlığı öldümüş gibidir"Ayet-i kerimesini ve Bediüzzaman Hazretlerinin bu konuda yazdıklarını tekrar mütalaa etmeye davet ediyorum.

"Hak haktır,büyüğüne küçüğüne bakılmaz"diyen bir alimin talebelerine bu anlayış yakışmıyor.Unutmayın ki Ehven-i şerr de ŞERRdir.

4murat, 18.05.2006, almanya

sabiteler muhafaza edilmek kaydiyla hareketi konjokture gore ayarlama kuranda da sunnettede mevcuttur. yuzlerce misal vardir buna. zaman ve mekan nazara alinmadan hareket, fitrat dini olan islamin ruhuna aykiridir. "ehven-i ser" bu hakikatin bir izahi ve muktezasi olarak hakaik-i islamiye dahil olmus. adelet-i mahza, adalet-i izafi bir iktidar ve idare meselesidir. kaldiki zaten adalet-i izafide islamin icinde vardir. ittiba makaminda bulunanlarin adalet-i mahza yaninda ehven-i ser dusturunu da muamelelerinde bir mihenk tasi olarak nazara almalari elzemdir. yoksa en guzel (ahsen)olsun derken guzeldende (hasen) mahrum olunur, serre kapi aralanir. hak adina takinilan tavir netice itibariyle serri tezyid edecekse o tavri terk ehak makamina gecer. yoksa ehak pesindeyken haktanda mahrumiyet hasil olur. iste bunlarda din-i ezelinin degismez prensiplerindendir. birde bu esaslarin muvacehesinden bakalim derim tartisilan mevzuya.

3Farkli Seyler soyluyoruzSerdar Pehlivanoglu, 16.05.2006, Putnam/ABD

"O halde, Abdülhamid’in şahsını değil, istibdadı tartışmalıyız. Tartışmayı Abdülhamid’in şahsına indirgemek, kolaycılık olur" demissiniz, halbuki mesele bastan asagi Abdulhamit meselesidir, ve biz Murat Beyin de ifade ettigi uzere zaten o devri tartismaktayizdir veyahut farkli bir okuma ihtiyacina dem vurmaktayiz...

Halbuki istibdati tartismak kolayciligia kacmaktir, cunku bu durumda tartisilacak bir mesele kalmaz, Abdulhamit meselesini tartisirken bir anda fikren istibdatin savunulacak kismi yoktur demek bizim yazdiklarimizin altini bosaltmak demektir... Ama Murat Bey in de itirazini ettigi uzere belli bir doneme yonelik yazi yazmis bulunuyoruz.

Insallah yine uzun olacak ama neden farkli okuma ihtiyacimiz olduguna dair bir meseleyi sizin ve bizim cok iyi bildigimiz bir ornek uzerinden aciklamaya calisacagim...

uzun lafin kisasi

1. Abdulhamit devrini okumaktan kacmakla siz kolayciliga kaciyorsunuz, gormezlikten gelmek, Ustad in hata ettim lafini(ki ilk yaziniza itiraz ettigim yorumda Ustad in Kastamonu lahikasindaki ifadelerini hatirlayiniz) duymazliktan gelmek daha kolay geliyor.

2. Tartisilan mecrayi degistiriyorsunuz, yeniden ifade edeyim, eger fikri planda istibdati tartisiyorsak herkes sizinle ayni fikirde olur...

2murat, 15.05.2006, alamanya

kavram olarak istibdatin savunulup savunulamayacagi cok ayri bir mevzu. lutfen ukalalik yada kustahlik olarak anlasilmasin. bu yazilari kaleme alan yazar o devri ne kadar bilmektedir merak ediyorum. ya yazar o donemi derinlemesine bilmiyor yada kasden deginmek istemiyor. bu ifadelerim icin tekrar takrar ozur diliyorum. katiyyen tahkir manasinda kullanmadim.

eger kavramsal olarak dusunulurse ozden kopusun tarihi 1200 yili bulur. sayet bunu bir butun olarak mahza adalet olan islamin mihengine vururak elestirirseniz kimse buna itiraz etmez. ama belli bir donemi sorguluyorsak o doneme ait butun verileri nazara almak zorundayiz. ben hayatima bir abdulhamid hayrani olarak baslamadimki hissi davranayim. hatta cemaatin icnde yetismis biri olarak omrumun buyuk kismini o zata karsi klasik cemaat bakisiyla gecirdim.eger mesele hissiyat olacaksa ustad hazretlerini dunyalara degismem. hadisenin sadece kendimize bakan kismina odaklaninca resmi tam gormek mumkun olmuyor. kaldiki ustadin talebelerine bizzat ifade ettigi seyleri madem risalede yoktur su halde gecersizdir diyerek gormezlikten gelmek ne kadar sihhatli bir durus.

eger yanlis hatirlamiyorsam siz demistinizki bu iki zat arasindaki meseleyi aslinda istibdatin mazur gorulup gorulemeyacegi sorusunun cevabiyla cozmeliyiz. bende baska unsurlarinda mutlaka dikkate alinmasi gerektigi seklinde yorum yazmistim. konjokturel dusunme damgasini yiyen yorumlarin icinde benim yazdiklarimda var galiba. neden itirazimiz hemen bir cirpida hissiyat hukmuyle mahkum ediliyor anlamiyorum. herkesin bir ziyaeddini var galiba.

mahza ve izafi adalet kavramlari uzerine yazinizi memnuniyetle okur istifade ederiz.

1tebrik, 15.05.2006, İstanbul

sa

allah razi olsun konuyu şahıslardan kavramlara ve esas noktaya cekmeniz çok isabetli oldu. zaten önceki yazınızda da ben sahıs eleştirisinden cok zihinlerin ne kadar hür olduğunu sorguladığınızı düşünmüştüm. malesef gelen yorumlar zihinlerde imandan gelen hürriyet va adalet anlayışında zaaflar olduğunun işaretlerini verdi. allah hepimizi imanın kemaline ve abdullah manasında hür kullar seviyesine ulaştırsın.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut