“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Hayal mi, gerçek mi?
–Rabia Nazik Kaya

[*4.597 yazı içinden]

One-van-bir

Yazara Mesaj Gönder

KAHRAMANINA HER daim hak verdiğim bir fıkradır.

Rivayet o ki, vaktiyle, Şark vilayetlerinden birinde, bir rivayete göre Van’da medrese tahsili görmüş, ama resmen ‘ilkokul mezunu’ gözüken bir imam, kademe atlayıp maaşını bir nebze olsun iyileştirebilmek için ortaokul bitirme sınavlarına katılır. Durumu cemaatine de bildirip dua istemiş olacak ki, bir gün namaz çıkışı cemaat imama vaziyeti sorar. İmam efendi birçok dersten geçmiştir, ama İngilizce’den geçemediği için ortaokul diploması alamamıştır. “Nasıl geçilir ki İngilizce’den?” diye dert yanar imam efendi. “Adamın dillerinde de hayır yok. ‘One’ diye yazıyorsun, ‘van’ diye okuyorsun, üstelik de anlamı ‘bir’ demek.”

Dediğim gibi, kahramanına hak verdiğim bir fıkradır bu. ‘Bir’ yazıp ‘bir’ okuyan ve ‘bir’ anlayan bir insanın, ‘one’ yazıp ‘van’ okumayı anlaması da kolay değildir; buradan ‘bir’ anlamına geçmesi de.

Buna karşılık, İngilizce’ye yeterince aşinalık kesbedenlerin gözünde, imam efendinin durumu komik bir durum olarak belirir. ‘One’ diye yazılan şey, onların algısıyla, ‘o-ne’ değildir zaten; ‘one’yi gördüklerinde dilleri kendiliğinden ‘van’ dediği gibi, akılları da ‘1’i tanımlar hemen. İmam efendinin dünyasında üçe ayrılmış bu yazılış, okunuş ve anlam, onların gözünde birleşmiş haldedir zira.

Buna karşılık, ‘one’yi anında ‘van’ okuyanlar dahil, çoğumuz, şu dünyada yaşayan çoğu insan, bir başka durumda, belki imam efendinin hiç yaşamadığı bir şaşkınlık yaşar. Kâinatın, kâinat içindeki her bir şeyin Allah’ı tesbih ettiği, herşeyin Allah’ı bildirir bir ‘âyet’ olduğu söylendiğinde, nice zihinde bir “Nasıl yani?” belirir hemen. Şu karşıdaki ağaç, ‘ağaç’ yazılır, ‘ağaç’ okunur ve dalı-budağıyla ‘ağaç’ anlamına gelir çünkü. ‘Ağaç’a bakıp ‘âyet’ okumak; ‘ağaç’a yaklaşıp ‘tesbihat’ duymak bizim dünyamıza yabancıdır.

Tıpkı imam efendinin ‘one’ yazılan şeyin ‘van’ diye okunmasını, üstelik de ‘bir’ anlamı taşımasını anlamayışı gibi.

“Yedi kat gökler, yeryüzü ve içlerindekiler O’nu tesbih ederler. O’nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Lâkin siz onların tesbihatını anlamıyorsunuz” buyuran o âyet-i kübra, İsrâ sûresinin 44. âyeti işte bu problemimize işaret ediyor değil midir?

Niceleri için, kâinat bir ‘dil’ içinde sözümona kavranmış, açıklanmış haldedir zaten. Bu ‘dil’ içinde, ağaca ağaç denir, çiçeğe çiçek nazarıyla bakılır, kuşlardan kuşlar diye söz edilir. Altı üstü, varı yoğu ile, ağaç ağaç, çiçek çiçek, kuşlar kuşlardır çünkü. Ötesi yoktur.

Oysa varoluş, hakikat-ı halde, bundan çok daha fazlasıdır. Âyet-i kübra olarak İsrâ: 44 âyetinin bildirdiği üzere, ‘şey’ ünvanıyla anılmaya değer bulunan herşey, kendi bütünlüğü, kendi yekpare ve yekvücut varlığı içinde, ‘mânâ-yı ismî’ dediğimiz bu basit ve yüzeysel dilden çok daha öte bir anlam taşır. Ağaç sadece ağaç değildir gerçekte; gündelik dilde ‘ağaç olmak’ öylece kalakalmak anlamına da gelse, ağaç olmak, uğruna bütün bir kâinatın çalıştırıldığı muazzam bir süreç gerektirir. Bir ağacın varlığı, tohumun içine koca bir ağacın programını yazan bir ilim, irade, hıfz ve himayeti gerektirdiği gibi, dünyanın eğiminden güneşin hacmine ve dünyadan mesafesine, havadaki gazların terkibinden topraktaki minerallerin bileşimine sayısız unsurun gözetilip hazır edildiği bir ortamı gerektirir.

Sadece ağaç için değil, ‘şey’ ünvanına lâyık herşey için geçerli bir durumdur bu. Ne ki ‘var’dır, bir ‘var ediliş’ hikâyesi vardır. Varlığı kendinden olan hiçbir ‘şey’ yoktur. Varlığı kendinden olan, bizatihî var olan bir tek O vardır; ve O Zât-ı Akdes dışında herşey, O’nun dileyip var etmesiyle vardır ve O öyle dilediği için varlıkları devam etmektedir.

Bu bakımdan, İngilizce’de takılıp kalan imam efendiye gülüp geçmek akıl kârı değildir. O’nun olsa olsa üç-beş kuruş dünyalık için katkısı olacak olan İngilizce’de yaşadığı zorluğun bir benzerini, niceleri ‘mânâ-yı harfî’ dilinde yaşamaktadır. ‘1’ anlamını Türkçe’deki ‘bir’e kilitleyen bir nazar nasıl ‘one’yi görünce ‘van’ okunuşuyla ‘bir’ anlamına hads ile, şimşek gibi bir sür’at-i intikal ile geçemiyorsa, eşyayı bildik tanımları içine kilitleyen bir nazar da kâinatı ‘tesbihat,’ ‘mevcudat,’ ‘mahlukat’ ve ‘masnuat’ anlamıyla okuyamamaktadır.

Halbuki, çokları anlamasa da, ‘şey’ ünvanıyla anılmaya lâyık herşey O’nu tesbih eder. Herşey O’nu söyler, O’ndan haber verir ve O’nu bildirir.

Bunu kavramak için ise, imam efendinin İngilizce’ye çalıştığından çok daha yoğun biçimde, ‘mânâ-yı harfî’ diline çalışmak gerekmektedir.

Tâ ki, mezuniyet belgemizi alarak bu meydan-ı imtihandan geçebilelim.

  19.04.2006

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

7MESAFELERnurcan kaya, 22.04.2006, türkiye

şu kitabı kebiri kainatı manayı isminden sıyrılı manayı harfiyle görebilek her yiğidin harcı değil.zaten öyle olsaydı imtihanın sırrı kalmazdı değil mi yaa?insanın kainata bakabilme sırrı da başta kuranı kerimi ve ve ondan sızma olan risalei nurları okumasıyla doğru orantılı bence.çünkü şu kısır aklımızla birşey müşahede edemiyoruz.ancak onların yol göstermesiyle yolumuz aydınlanıyor.ve şu kainatın manayı harfini keşfetmeye çalışıyoruz.çalışıyoruz diyorum çünkü daha katetmemiz gereken bir hayli mesafe var.RABBİM BU MESAFELERİ KURAN IŞIĞINDA RİSALE PENCERESİYLE TEFEKKÜR ANAHTARIYLA AŞABİLMEYİ NASİBETSİN.teşekkürler metin abi yine paslanmış değerlerimizin üstünü açtın.

6mana-yı harfiabdullah taha, 20.04.2006, İstanbul

çok merkezi bir mesele hakikaten.belki risale-i nur un en kilit noktalarından biri ki bediüzzaman 40 senede öğrendiklerini tadad ederken mana-yı harfi,mana-yı ismi ve nazar ı öğrendiği 4 kelimenin 3ü olarak zikrediyor.bir de konuyla ilgili yine bediüzzaman ın lemeat ında geçen şu cümle -belki bir şey in nasıl kodlandığının anlaşılmasına bir katkısı olabilir diye yazıyorum-geldi:"Evvel tahayyül olur, sonra tasavvur gelir.

Sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz’an oluyor, sonra gelir iltizam, sonra itikad gelir. "[http://risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=Sozler&Page=647]

muhterem metin abime nihayetsiz teşekkür ve kainata mana-yı harfi ile bakabimek duasıyle...

5Allah razi olsunfatima zehra sari, 20.04.2006, İstanbul

Allah razi olsun Metin Abi; okudugumuz ve tefekkur etmeye calistigimiz bu hakikatlere farkli bir nazarla bakmamiza vesile olmaya calistiginiz icin, zira tersi seylerin bombordimaniyla aklimizin, fikrimizin, duygularimizin allak bullak oldugu bu zamanda "biliyoruz" zannettigimiz bu hakikatlerin farkli sekillerde hatirlatilmasina; ic dunyamizda diger seylerin degilde bunlarin yer tutmasina ihtiyacimiz var. Rabbim kaleminize kuvvet versin insaAllah.

4bütün mesleşule, 19.04.2006, kayseri

beslendiğimiz kitaplarda hep bu mesele vurgulanır bizde her okuduğumzda hep tasdik edip olması gerekenle ilgili açıklamalar yaparız malesef sözlü okumdan fiili okumya bir türlü geçmeyiz allah cümlemize bu istikametli ve huzur-u daimiyi netice veren bakışı ihsan eylesin

3Allah razı olsuntalebe, 19.04.2006, İstanbul

Böyle tefekküri yazılar için Allah razı olsun.İşte biz bunlara açız...

2okumahasan hüsameddin, 19.04.2006, bu şehir

bir bunu anlayabilsek...bir bir anlamı açılacak herşeyin.eyvallah.birlikte olmak duasıyla...

1bahrideniz ışık, 19.04.2006, İstanbul

Allah, bakabilme - görebilme - anlandırabilme ve yaşayabilme gayretimizi arttırsın...

Yazarlarımıza da böyle nice nice ufuklar açsın ki biz de daha iyi beslenebilelim...




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut