Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

‘Füruat’ın meyveleri
–Metin Karabaşoğlu

[*4.676 yazı içinden]

Sivil Müslüman veya Bizim Apartman

Yazara Mesaj Gönder

SOLCULUKTAN DİNDARLIĞI seçen meşhur bir münevverimiz şikayet ediyor:

-Yahu insanlar benim ille de kendi apartmanlarında oturmamı istiyorlar. Filanca grup biraz benimle irtibat kuruyor, televizyonlarına, gazetelerine çıkarıyor. Karşılığında hemen kendi apartmanlarında bir daire teklif ediyorlar. ‘Eh artık bu kadar flörtten sonra bizim gibi düşünmelisin diyorlar.’ Dindar olabilmek için ille bir bedel mi ödemeliyim?

Bu söylem doğrusu beni oldukça etkiledi. Cemaatlerin, grupların kişileri kendilerine benzetme, kendi ritüellerini kabul ettirme gibi bir handikapları var hanidir. Bizimle beraber olmak için ille de ‘şu önceden belirlenmiş yapıya gireceksin’ diyorlar kişiye. Ama her kalıbın herkese uymayacağını göz ardı ediyorlar. Günümüz toplulukları bu anlamda hemen, ‘bizden’ veya ‘öteki’ ayrımına giriyorlar. Böylece bir toplulukta entelektüel olabilmek, farklı düşünebilmek, yeni yorumlar getirmek hemen hemen imkansızlaşıyor.

Geçenlerde İslami kesimden bir grubun bir konferansına katıldım. Pek çok dinleyici arasında başı örtülü hanımların yanı sıra birçok başı açık hanım da vardı. Konuşmacılar konu ile alakası olmamasına rağmen ısrarla konuyu başörtüsü meselesine getirip, açıkları aşağılayan, ötekileştiren konuşmalar yaptılar. Ben başı açık hanımlar adına utandım doğrusu. Tamam baş örtme emrinin faziletlerini, güzelliklerini anlatalım. Ama bu, başı açıkları ötekileştiriyor, alçak görmemize vesile oluyorsa düşünce yapımızda bir problem var demektir. Oysa başı örtülü hanımlar gibi, başı açık hanımlar da bizim kardeşlerimizdir, dini bir toplantıya geldiklerine göre takdire şayan, ilgili ve teşvik edilmesi gereken kişilerdir. Bizim, “Bizim apartmanda oturmayanlar” anlayışımız o kadar kuvvetli ki, müjdelemeye, sevgiye, dostluğa değil, nefrete ve düşmanlığa yatkınız.

Bu sürüleştirme politikası bilerek veya bilmeyerek o dereceye varıyor ki, bırakın asıl meseleleri, bulunduğunuz topluluğun tasvip ettiği bir parti dışında başka bir partiyi desteklemeniz, ona oy vermeniz bile hemen hemen imkansız hale geliyor.

İyi de kardeşim bir cemaat mensubu olmakla siyasi parti arasında ne gibi bir ilişki var? Siyaset biraz daha vicdani bir görevdir. Bediüzzaman muhalifin de mutabıkın da bu hakikatlere ihtiyacı olduğunu söyler. Dost, kardeş, talebe üçlemesinde dostu namaz şartı dahi aramayacak kadar geniş tutar. Risalelerle daha önce ilişkisi olan birini daha sonra ayrılsa bile daire içinde kabul eder.

Bütün bunlara rağmen birileri bulundukları grupları ille de kendileri gibi düşünmeye, kendileri gibi hissetmeye, kendi ritüellerine uymaya, kendi tuttukları partilere oy vermeye mecbur ediyorlar.

İyi de bir cemaatin içinde bulunmak, kendi şahsiyetimizi, kendi varlığımızı unutarak başkaları gibi olmak mı demektir?

İnsan çamur mudur ki hemen bulunduğu kabın şeklini alsın?

Bir yerlerde bir yanlışlık var gibi geliyor bana. Evet, zaman cemaat zamanıdır. Ama nedir cemaat? Niyedir, nasıldır, nice olmalıdır? Bir fabrikadan çıkan benzer ürünler mi imal etmelidir cemaatler? İnsanın şahsiyeti, istidatları, karakteri cemaat içinde nasıl belirlenecektir? Herkesi bir kalıba sokmaya çalışmak ne kadar fıtridir?

Öte yandan kişileri birilerine benzemeye, birileri gibi düşünmeye, birileri gibi olmaya zorlamak onları iyi bir riyakar yapacaktır. İnsanlar bulundukları grup içinde var olabilmek, bir yerlere gelebilmek için grubun naslarını son derece gönüllü ve coşkulu bir şekilde savunmak zorunda kalıyorlar. Böylece bu nasları beğenmediği halde uzun süre savunanlar bir müddet sonra o nasların önemli savunucuları haline geliyorlar.

Nasları tenkit edenler önce bir takım farklı metotlarla uyarılıyor, daha sonra da bir şekilde apartman dışına itiliyorlar.

Geçenlerde İsviçre’deki bir İslami cemaati inceleyen bir dostumuz buradaki birinci ve ikinci neslin, İstanbul’un bir varoşunda yaşayan gruplarından hiçbir farkları olmadığını söyledi. Öylesine içlerine kapalı ve dış etki korkusu ile yaşıyorlarmış ki sanki Avrupa ile hiçbir ilgileri yok. Ancak kendilerinin tüm katılıklarına rağmen üçüncü nesli bir türlü ellerinde tutamadıklarından, yeni gençlerin ise her şeyi reddettiklerinden bahsetti. Bir yanda ifrat, öte yanda tefrit.

Sivil Müslüman terimi bu anlamda bana çok şey anlatıyor. Cemaatlerin varlıklarını devam etmelerinin ve sürgit bölünme ve parçalanma yaşamamalarının tek yolunun sivil düşünceleri serbest bırakmak, insanları bir modele benzememeye zorlamamak, nasları sorgulamaya açık tutmaktan geçtiğini düşünüyorum. Cemaatler artık başlarındaki insanların fıtri yapılarıyla şekillenen, şahsiyetlerin silindiği bir organizma olmayıp, müntesiplerinin ortak meşveretinden doğan bir sivil toplum kuruluşu haline gelmelidirler.

Sivil cemaati toplum, elbette ki emir komuta zinciri içinde işlemeyen, fikir alışverişi, demokratik paylaşım ve istişare bağlamında faaliyet gösteren gönüllü, cehalet üzerine değil, marifet üzerine kurulan sivil Müslümanlar doğuracaktır. Ve apartmanımızı on katlı bir bina ile sınırlandırmayıp, kainat kadar genişletecektir…

  17.04.2006

© 2015 karakalem.net, Levent Bilgi

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

6içle dışı dengelemekedip, 01.05.2006, İstanbul

Benim anladığım kadarıyla mesele:

Bir tarafta "ferd" olma bilincini taşıyarak ve Cenab-ı Hakkın esmasını kendi ruh aynasının özgün rengiyle yansıtma özgürlüğünü sürdürmek. Ve gerektiğinde bunun mücadelesini vermek...

Diğer tarafta bulunduğu grubun/cemaatin bütünlüğünü koruyan eli, gözü vs. mesabesinde birlik ruhunu temin eden bir işlevselliğe sahip olmak. Bin yüz on bir yada on akıl, yirmi göz, yirmi el sırrını yakalamak için tesanüde, birliğe -bu bir sürüleşmek değildir sanırım- tüm varlığıyla hizmet etmek.

Bence bu iki halin dengesini kendi yetenekleri oranında bir kişi iç dünyasında ne oranda yakalayabiliyorsa, o derece tutarlı bir hayat yaşıyor ve etrafına faydalı oluyor.

5"iyigünler ilerde anneanne!" (H.A.)hülya kartal, 19.04.2006,

(Ben de cümleyi sui tevil ettiğime göre 1-1 berabereyiz. sui tevil eden özür dilenmeyi hak etmez. Çünkü kendi anteni bozukmuş, görüntüyü ekranına kendi net alamamış ve güzel görememiş. Madem alicenaplık olarak dilediniz ben de özür diliyorum. Hiç değilse anteni düzeltmeye ve güzel görmeye vesile olduğundan boşa gitmemiştir inşallah. Belki bu kez sizin içiniz huzursuz olmasın diye yazma lüzumu hissettim Saltuk bey)

Bu arada bu apartman konusunun yan konusu da yazıyı ilk okuduğumda aklıma gelmişti. O da site kent evleri filan meselesi:) Yazıda bahsi geçen münevver mecaz olarak kullanmış ama..! Yine de merak fazla etmeyelim. Herşey düzelecek; biz kendimizi düzelttiğimiz, nefsimize zulmetmediğimiz zaman! Mümin mümin aynasıdır hakikatine hakkıyla aynalık yapabildiğimizde...

4nenem özür diliyor...saltuk buğrahan tekbaş, 18.04.2006, İstanbul

evvelen yazının sahibinden sonra da su-i zanna sebebiyet verdiğim için hülya hanımdan binler özür dilerim.. amma kendimi yazıya o kadar kaptırmışım ki hiç başlıksız sanki yazıya devam etmişim gibi kendime "dava" etmişim. sıkıntıya sebep olan durum ise bu aralar moda olan cemaatler hakkında "harici" değerlendirmelerden dolayı canımın yanmasındandır. birileri yazılan bu halis yazılara muhakemesizce ayaklarını basıp iman hizmetlerini inkıtaa uğratıyorlar. tüketmeye bayılan bu zihin sahipleri farkına varmadan başka bir "ötekiler" kategorisini oluşturuyorlar. ve artık ortalık "ötekileştirmekten" -yemin ediyorum- midem bulanıyor. bunlar "ya hep ya hiç" ci.. bunlara göre siyah ve beyazdan başka renk yok.. bir "onlar var" birde "ötekiler"... böyle bir hastalığın yani "ötekileştirme" nin ayyuka çıktığı bir zamanda

"yuh bunu damı ötekileştirdiniz"sonuçlarını görünce samimiyetle söylüyorum insan ne konuşacağını şaşırıyor.. bir nevi acaba içtihat kapısının kapalı olduğu meselesine benziyormu diye kendime sormuyor değilim.

yani ben levent abinin has kaleminden dökülen yazısına bir mütemmim olarak

"abi şurasıda var gözünü seveyim..!"

kısmını ekledim... yoksa haşa ben kim oluyorum ki..? uslubümün sertliği canımın bu mevzudan dolayı yandığındandır. haklısınız nereden bileceksiniz ki...? suç kendimi fazla kaptıran bende... maksadım etrafta eleştiri namına kendi hevesini tatmin eden bir grubun varlığına işareten nazarları aksiyonda ki kısırlığa çekmektir. aslında neyi soluklamak istiyorum biliyormusunuz..?

başkasına ve başka cemaatlere baktığında cennete girmeleri için didik didik sebep arayan "mehdi misal" hizmet yapacak bir cemaatin soluklarını...o halde haydi insanları cennete çağırmak için "aksiyona"...!

tekrar levent beye ve hülya hanıma özürlerim sunarım. ellerinizden öperim...

3nenem de rahatsız olurdu!hülya kartal, 17.04.2006,

"Allahım bu dini iki Ömer den biriyle kuvvetlendir" Nebevi duası, işin içine cemaatçilik girince Filan ünlü isim de bizim apartmandan daire tutsun!" tarzında balık avına dönüşmesi kaçınılmaz oluyor. Bu eğik duruşları konuşa müzakere ede hiç değilse eğikliklere dikkat çekmek ve vicdana ters gelen hakikatin reddettiği şeylere işaret taşı koymaya sonuna kadar devam etmeli. Bu açıdan Saltuk beyin yorumundaki son cümleyi vicdanımın reddettiğini ve beni rahatsız ettiğini söylemeden geçemeyeceğim. Zira kendi içinde sorgulamaya yapan yazarın bu yazısı dahil böylesi yazıları(mızı) bıdı bıdı konuşma olarak nitelendirmek gibi algıladım. Kelamın gücü sertliğinde, tahkirde değil hakikate aynalığında kendini gösterir. pardon yani... (selam)

2tebriklerayşe kuralay, 17.04.2006, İstanbul

Levent bey e çok teşekkür ediyorum.Müslümanların ciddi bir yarasına temas etmiş.Bu sorun insanları cemaatten kopmaya götürüyor maalesef.

1omurilikten saçmalar...saltuk buğra han tekbaş, 17.04.2006, İstanbul

insan sayısı çoğaldıkça davranışların kökeni korteksten "omriliğe" geçer...

bu kaçınılmaz bir son..! sosyolojinin kapsamında bir cemaat olmuşuz. asr-ı saadet gibi sosyolojinin kurallarını yamultan bir kutsiyetimiz yok..! adamlar bal gibide tanıyorlar bizi...! gariban cemaat mensuplarına gelince... ne ne savunduklarını biliyorlar... nede niye savunduklarını... neyin davasını güdüyorsun diye sorsan iki dakika içinde saçmalamaya başlarlar... ferdi böyle olanın topluluğunda yaşanacak vahşeti var sen tahmin et..! kontro edilemez...his ve hevesle yoğrulmuş ritüeller...fikirlere dönüşmüş arzuların peşinde zavallı savunucular...her bi zıkkımı islamileştirerek pis nefsini tatmin etmeler...ve daha bilmem ne belalar...toplumun en yüksek tabaksında olanlar bile bu mankurtların içinde erir gider.. insana belki ama insanlara kimse dayanamaz...kavurur kendi tavına getirir... ne yapalım cemaati terk mi edelim..! ne münasebet..! cemaatimizin yükünü sırtımıza alalım..! ne yapalım kadere bu fetvayı nenem verdirmedi her halde...! cemaatimize "bağlı" olalım amma velakin "bağımlı" olmayalım... tamire kendimizden başlayıp ...davamızı önce biz anlayalım sonrada cemaatimize anlatalım.. nenem de terk eder cemaati...! yeter artık bıdı bıdı konuştuğumuz herkes "oturma organını" kırsın bizzat kendi elleriyle cemaatine talip olsun...!




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut