Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Mesnevî-i şerif ve Risale-i Nurlar
–Halil Köprücüoğlu

[*4.446 yazı içinden]

Cahit Zarifoğlu’nun şiiri üzerine

Yazara Mesaj Gönder

CAHİT ZARİFOĞLU şiirini, hiçbir akım ve gruba dâhil olmadan, tümünden bağımsız bir çizgide geliştirmiş ve içeriğini takdir ettiği tüm üstatlarından soyutlanmış bir zeminde oluşturmuştur. Bu onun en önemli vasfıdır. Modernleşme projesinin taşıyıcı kanallarından soyutlanmış, kendine ait ses ve üslubuyla özel yerini belirginleştirmiş bir şairi tüm boyutlarıyla incelemek kolay iş değil. Oldukça geniş bir yelpazede seyreden bu şiirlerin, sistematik bir tahlilini yapmak da bizi istenilen sonuca götüremeyebilir. Duyguların iç içeliği, ilk şiirinden son şiirine dek kimi zaman aynı inceliğin güzergâhında yol bulan mısralar, dağınık bir yaşamın içindeki bütünlüğü ve zaman değişse de değişmeyen temayı duyuruyor.

Zarifoğlu’nun toplu olarak yayınlanan şiirleri, dört ana bölümden oluşuyor. Sondaki Ek bölümü ise tema bakımından diğerlerine yakın duran bir içeriktedir. Duyguların zarifçe nakşedildiği bir bütünü simgeliyor.

Şair, İşaret Çocukları’nda, olması beklenen ve istenen bir neslin işaretlerini sunuyor. Bu bölümdeki şiirlerde, hangi kodların işaret edildiği araştırılacaktır. Yedi Güzel Adam’da, bu neslin vasıfları belirtiliyor. Yedi Güzel Adam şiirinde, yedi tane güzel insanı değil, her kim ki bu vasıflara uyuyor, yedi güzel adamdan biridir, düşüncesi belirtiliyor. Menziller’de ise bu neslin durması gereken konağı işaret ediyor. Bu menzil, Korku ve Yakarış öncesi bir duraktır. Korku ve Yakarış bölümü ise havf-reca arası bir dar bir yoldur. Şaire göre mü’minin asıl durak yeri. EK bölümünde ise şair, kendi yerine ilişkin ince temennalarını duyurmaktadır.

İşaret Çocukları

Şair, hayatın içindeki ayrıntıları hiç kaçırmıyor. Ayrıntılar, zihinde bir bütün olarak algılandığı an ortaya konuyor. Kahvaltıdaki çay bardağının ışığı yansıtması, sabah güneşlerinin sofralardaki en belirgin yanıdır.

“Aydınlatır bir ucundan
Kahvaltı sofrasında çay tasını”
(Hızla Akan Mızrak, sh. 17)

Ayrıntıların keşfi, hayatın içinden bedene doğru kayar birden. Hayatı olduğu kadar, bedenini de hayatın içinde gören ve onu zihinde bir algılama boyutuna vardıran ifadelerle, ayrıntıların şiirdeki bütünlüğü oluşturduğu görülür ve birbirinden bağımsız olarak görülen her nesnenin aslında hayatı bütünleyen parçalar olduğu duyurulur. Dağınık bir kompozisyonun, şiirde bir bütünlüğü oluşturuyor olmasının, şiirin kaliteleri bakımından ayrı bir yönü muhakkak vardır.

“Düzgün uysal
Işıklı bir de ağız
Gizlice götürür hücreyi bütüne”
(a.g.ş.)

Bu mısralarda, bir kahvaltıda, sabah güneşinin farkına varan aynı zamanda her besinin yendikten sonra bedenle bütünlenişini unutmayan bir dikkat söz konusudur. Sabah güneşinin çay tasındaki ışığı ve hücrenin bedenle bütünlenişinden sonra;

“Ve akla gelen her telgraf telinde
Öpüşür iki güvercin”
(a.g.ş.)

Mısralarıyla da insan icadı dış varlığın, kalbe dair çağrışımına geçilir. Bu üç ayrıntı üzerinde de göze çarpan tek unsur, dışsal olan herşeyin içe göre şekillenişi ve duyuruluşudur.

“Saç” şiirindeki zil imgesi, beklenmedik korkunun habercisi biçiminde algılanabilir. Zil sesinin –ki bu kalpten dışa açılan bir ilk hareket olarak görülmelidir– ilkin bir irkilişi, ardından korkuyu sonrasında ise bu korkunun bereketlenerek oluştuğu mekânı zincirleme biçimde ortaya koyduğu görülüyor. Bu içsel zincir halkasının, varlığın ürkme anında duyumsanmasıyla bir yakınlığı elbette söz konusudur. Zil sesinin ilkin bir korkuyu değil de bir müjdeyi çağrıştırması da mümkündü. Burada hangi duygunun öncelikli olduğu, şairin geçmiş yaşantısıyla ilgilidir. “Ne korkunç bir birikim çocukluğum” ifadesini kullanan bir şairin, ilk dokunuşta korkuya bağlı bir iç halkayı dile getirmesi kaçınılmazdır. Bu bize şairin özel yaşantısında kendi ruhuyla kurduğu iletişimin sıklığını ve yoğunluğunu verir. Şiirin gaflete –ülfet ve yabancılaşmaya– karşı bir yumruk vaziyetinde oluşunun sırrına ilişkin bir ipucunu da burada yakalamak mümkün. Şair, ruhunu ve aidiyetini unutmayan bir soyluluk içinden konuşuyor bizimle.

“korkuyu herşeyden çok orda
bir de zil sesinizi alınca
daha siz banyoyu
havasız banyoyu açmadan
korkuyu götürüp kilere
kum torbasının içine tutuyor.”
(Saç, sh:18)

Her sakin ev içi, masa başı ve etrafı, bir irkilişin sonunda ne korkuları sakladığını ortaya saçar. Ruhun ne çok şeyle bağlı ve içli dışlı olduğunu görüyoruz. Şiirdeki hikmet, insanı fıtratıyla, sağa sola sapmadan, yalpalamadan anlatabilmesidir. Kendini bilen Rabb’ini bilir. Rabb’ini bilen kendini bilir, denmiyor oluşuna dikkat edilmelidir. Yukarıda anlatılan korku izleğinden sonra “meçhul bir bayın göğe yaslanan şapkasıyla” mısraı, uzun soluklu bir yalnızlık söylemini önümüze seriyor. Korku yalnızlaştırıcıdır.

Zarifoğlu’nun şiirlerinde ele alınan bölümler, onun şiirlerini bütünüyle irdelemeyi amaçlayan bir yapıda değildir. Dört ana bölümden oluşan şiirlerindeki ortak bir izi uzun soluklu takip etmek gerekiyor. Bu iz sürmenin sonunda onun küllünden bir cüz’ü anlamak mümkün olabilir. Bu hat bize, onun bütününe doğru gidebilmek için bir yol çizebilir.

En keyif-çakır bir zamanda, geçmiş bir ayrıntının enseleyişiyle, bütün neş’e, kuş olur gider.

“Saygıya durup üstün bir gecede
Bir sır payı katlayıp
sade bir kahveden
Keyifsiz bir detayın hükmüyle
ha biz yokuz
ha biz seferde”
(Sen Kuş Olur Gidersin Bir Trenle, sh: 20)

Burada yakınlığı kadar uzak, uzaklığı kadar da bize yakın duran bir hüznün, sabah güneşinin genişliğinde bir sofraya çağırabileceği vurgulanıyor. Said Nursi, dünyaya sığamaz kadar genişleyen insan kalbinin bazen küçücük bir hatırada boğulup kalabildiğini söylerken ne denli insanî olanı dile getiriyorsa, Zarifoğlu da aynı tondaki duygunun yaşamdaki genişliğini duyuruyor. Ali Şeriati, Sanat kitabında hüznün, erdemli olana öteki duygulardan daha da yakın durduğundan söz eder. Soyluluk ile hüznün yakınlığı arasındaki mesafe bir tül perde kadar gibidir. Neş’e, sevinç çığlıkları uzaklaştırıcıdır. Öz’den, kaynaktan uzaklaştırıcı. Zarifoğlu, Korku’yu ele alıştan sonra hüznün içinde buluyor kendini. Korku, yalnızlaştırıcılığı ve uyarıcılığıyla önde iken, hüzün soylu bir duruşun kıyısında durduruyor kişiyi. Buradan hareketle şairin kendi ruhuyla kurduğu yoğun bir iletişimden sonra yaşamın içine hüzünle katılışı çıkarılabilir.

Zarifoğlu’nun şiirindeki imgeler, şairin kendine has tedailer dünyasının genişliğini ve bunun cumhuriyet tarihinde çok az şairde olduğu kadar bu denli kendine haslığını ortaya koyuyor. Bu yüzden Zarifgoğlu’nun şiirini anlamanın bir yolu da onun şiirine benzer şiirler yazmak olduğu tespiti önemlidir. Çünkü anlamı imgelerin ardından kovalamak gerekiyor. İmgenin peşinden sürüklediği anlam, bir duyuş ve algı aşinalığı zorunda bırakıyor. Narin gövdeli soylu karınca, denizin tanrıça köpüğü, onurları durmadan azalan anne-babalar ve bir cenazeye dönen zihin iç’leri, (Taş Gemi, sh: 20-21) aralarında hüzün mahallesinden gelen bir ilgiyle mısralara sokuluverirler. İnsanın, doğanın kenarında gibi tanımlanmasından sonra şehre; doğanın içine yönelinir ve doğanın içindeki insanın kanaryayı katlettiğini vurgulayarak, buradaki insanın evrene yabancılaştığının üzerini çizer. İşaret Çocukları kitabındaki şiirlerde, evrenle uyuşum içinde olmayan insan tipi sonraki şiirlerde yerini tersine bırakacaktır. Bir nevi işaret edilen neslin doğayla da bütünleşebilen bir nesil olması gerektiği fikrine doğru etraflı yöneliş söz konusudur.

“biz işte hep soylu yapılar

ıslak taş gemide huysuz
uzakta ilk gülün akrebiyle sevişmekten
bir tek sarı ve sarsılmaz sesine güvendiğimiz
kanaryayı katlettik
(Taş Gemi, sh: 24)

Nitekim “Zamana Yay Gerip Ok Atmak” şiirinde, zamanla barışık bir ev adamı hayali göze çarpıyor. Şehrin rakslarına uzak, yanına ancak bütün kuşlarla varılabilen, sıhhatli bir havası ve acısız aynaları olan bir ev ve ev adamı. Şarkı, dudak, sağlam gözler, yay gerip ok atmak, sıhhatli hava, yüzünde kabartma deniz, (Zamana Yay Gerip Ok Atmak, sh:25) ifadeleri şiirin atmosferini çizen sözcükler. Bu sözcüklerin bütün olarak çizdiği şemal, insanı günlük ahengi yerinde bir portreye götürüyor.

Her macera, kişiyi farklı ve daha önceden tanımadığı bir duygu atmosferinin içine doğru taşıyıcı bir özellik taşır. “Berdücesi” şiirinde, şehvetin, o zehirli balın yüzeydeki cazibesine tutulan buruk öyküler dile getiriliyor. Günahından ötürü bir insanı yargılamayan zarif bakış, etrafa güven saçan bir şefkati dağıtıyor. Her tür insanın kendini kıyısında görebileceği, kendini var edebileceği ‘rahm’ ile dolu bir kalp.

“...
bütün azaları kirlenmiş
günahlarından tavşan dokunulmazlığı bir sahne mutlaka
ve galiba
karnının bir bölümünden sonsuz ürperiyor.
...
başından bir maceradır geçmiş
bin türlü makam geçmiştir derim.”
(Berdücesi, sh: 26)

Her acı tecrübeyi erişilmiş bir makam gibi gören bakıştaki zerafet, dile gelince duyulur bir şey oluyor. Yoksulluğun, yaratılmanın ve daha çokça gerekçenin olması, yanlış yaşamaları mazur göstermese de, ilgili şahsın vicdan azaplarına değinen şair, en azından zarif bir noktadan olaya nezaret etme düşüncesindedir.

“bir tutam göz ağrısı
aşk değil
kana bulanmış bir yürek
bir etek serüveni
sonuç zavallı ilkbahar giyotinleri”
(a.g.ş. sh: 27)

Hayatın içinde yaşanılmış ve başa gelmiş olandan ötürü kişiyi yargılamayı değil onu yaşadığı fıtrat katilliği yönüyle şefkat penceresinden görmeyi yeğliyor. Şiirdeki üslûp, bağışlama, hoşgörme, affetme, acıma, anlama duygularını zımnî olarak okuyucuya hissettiriyor.

Bu insan tanımalar, acı tecrübeler içinde kıvranmış insan tipleri, korkunun yalnızlaştırdığı modern insan yüzleri ile aşkın kendi bağlarını kurduğu geniş alanlara rağmen aşkın sosyal yalnızlaştırıcılığı; her şey şairi, ilerideki Yedi Güzel Adam’ını oluşturacağı tipin kıyısına ulaştırıyor. Yedi Güzel Adam, hayatın tabir yerindeyse feleğin çemberinden geçmiş güzellerdir. Onlar karşılaştıkları her olayda, evvelinden bir tecrübeye sahip oldukları için, yol yordam sahibidirler ve sapma payları da yok gibidir. Kavi yürek sahibidirler. Yârin kapısında tam tekmil bulunurlar. İşaret Çocukları şiirleri, oraya varacaklardır.

  26.03.2006

© 2015 karakalem.net, İsmail Süphandağı

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut