“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Bir yazdım, bir güz..
–Rabia Nazik Kaya

[*4.597 yazı içinden]

 *Bu sayfa, sitemize gelen, sitemizdeki ana sayfaların formatına denk düşmediği için bu sayfalarda değerlendirmediğimiz, ancak paylaşmaya değer bulduğumuz yazıların sunulduğu bir havuz olarak tasarlanmıştır.

Ailemi istiyorum

Mehmet Güler

BUGÜN BİR gazetede okuduğum bir haber beni bu yazıyı yazmak için tetikledi ve uzunca bir süredir kafamı meşgul eden ailenin durumu ile ilgili düşüncelerimi yazıya dökmeme vesile oldu. Haber özetle Türkiye nüfusunun yaşlara dağılımı ile ilgili bir araştırmanın sonuçlarını aktarıyordu. Bu habere göre Türkiye’deki genç nüfus oranı hızla düşmekte, bununla birlikte doğal olarak nüfus genel olarak yaşlanmaktaydı. Oysa çok değil birkaç yıl önce Türkiye tüm Avrupa’da genç nüfusun en fazla olduğu ülke idi.

Haberi okurken içim cız etti. Çünkü işim gereği çok sık yurtdışına gidip gelen ben, bunun nedenini cok iyi biliyordum. Hatta daha geçen hafta Avrupalı iki arkadaşımla Avrupa’daki aile ve ahlâk kavramları üzerine uzunca ve hazin bir sohbet etmistik.

Bu iki arkadaşımdan birisi yıllar önce boşanmıştı ve ondokuz yaşında bir oğlu vardı. Oğlu annesinde kalıyordu ve kendi deyimiyle ayda yılda bir gorüşüyorlar, oğlu ise onu çok az arıyor, vaktini daha çok arkadaşlarıyla geçiriyordu. Bu konuşmamızdan bir akşam önce, üç yıldır birbirimizi tanıdığımız halde, beni ilk defa oğluyla tanıştırmıştı. Beraber yediğimiz akşam yemeğinin ana konusu baba-oğulun birbirlerini goremeyişleri idi.

İkinci arkadaşım ise ‘birlikte yaşadığı’ partnerinden çok kısa bir zaman önce ayrılmıştı. Bu ilişkisinden ikibuçuk yaşında bir kız çocuğu vardı. O ise kızını ne kadar sevdiğini ve özlediğini anlatıyor, annesinin kızı için çok basit bir tatlıyı bile yapmadığından şikayet ediyordu. Birincisi 51 yaşında, ikincisi ise 40’ına yakın olan bu iki adamın anlattıklarını hüzünle ve içim parçalanarak dinledim. “Nerede o annelerimizin zamanındaki geleneksel aile!” diyorlardı. “Eve gelirdik, tum aile beraber olurdu, annemiz yemek yapar, hep birlikte olurduk.”

Sonra da kendi ailesini anlatmaya başlıyordu birisi. Aslında anlattığı şey, Türkiye’nin de çok maharet sanıp hızla peşinden gittiği Avrupa’nın medenî ailesiydi. Okumuş ve tahsilli anne hiçbir ev işini yapmıyordu, çünkü bu işleri yapacak hizmetçiler vardı. Anne ya çalışıp kariyer yapıyor; çalışmayanlar ise alışveriş, güzellik merkezi, çeşitli sosyal aktiviteler arasında koşuşturuyordu. Çocuklar ya anneannelerinde, ya yuvalarda, ya da bakıcıların ellerinde, ANNESİNDEN uzak büyüyorlardı. Bu iki adamın hali o kadar acıydı ki, halleriyle ve elemleriyle bu sistemin yürümediğini itiraf ediyorlardi. Avrupa’da aile kavramı parçalanmıştı, ve çok açık olarak bu çok kısa bir süre içinde fertleri, hemen arkasından da toplumları ümitsizliğe ve çöküşe sürükleyecekti.

Tabiî, iki kişinin durumundan yola çıkarak bu sonuca varıyor değildim. Uzunca bir süredir gidip geldiğim yurtdışı gezilerinde bunu hep öozlemlemiştim. İşim gereği gorüşüp tanıştığım onlarca kişinin yarıdan fazlası eşlerinden ayrılmıştı. Çocuk oyununa çevrilen evlenip ayrılmaların, çok sıklıkla rastlanan ve sıkça partner değiştirilen ‘birlikte yaşama’ların doğal sonucu olarak ahlâk kavramı da ayaklar altındaydı. Çok özür dileyerek söyleyeceğim, sokaklar et pazarı gibiydi. Ve başka bir acı ve bu durum karşısında normal bir sonuç olarak sokaklarda çocuk yoktu!

Avrupalılar, bireysel heva ve heveslerinin peşinden koşuyorlardı, çünkü çağdaş medeniyet ferdi birinci planda tutuyordu. Bencillikleri yüzünden geleneksel aile kavramından uzaklaşan Avrupa kendi geleceğini yok ettiğini iş işten geçtikten sonra çok acı bir şekilde anlıyordu. Yine yurtdışındaki televizyon kanallarında Avrupa’da boşanmaların neden bu kadar fazla olduğu tartışılıyordu.

Avrupa yaptığı bu hatanın yeni yeni farkına varıp pişmanlığını yaşarken, bizim ülkemiz de hızla bu matah akımın peşinden gidiyordu. İşte bu iki arkadaşımın üzüntülü halleri ucundan bana da dokununca hüznüm ziyadeleşmişti. Çağdaş aile mantığı, televizyon, gazete ve magazin dunyasının tum gazıyla süper hızlı bir şekilde yayılıyordu. Hanımların yeni sloganı “Çocuk da yaparim, kariyer de!” idi. Tabii yapabilirlerdi, ama sonuçlarını görebiliyorlar mıydı?

Maalesef Türkiye işte bu yanlış yolda gidiyor. O yüzden sabah gazetede okuduğum haber hiç şaşırtmadı beni. Evet, Türkiye’deki çocuk nüfusu hızla azalıyor, çünkü aile kavramı çatırdamaya başladı. Öyle görünüyor ki hepimiz bu acı süreci yaşayıp tecrübe edeceğiz, gördüğümüzden ders almayarak pişmanlıklarla öğreneceğiz.

Aile birlik ve bütünlüğünün bozulmasından ancak ve ancak Allah’a sığınıyorum. Sanırım yapabileceğimiz tek şey bu: DUA…

  06.03.2006

© 2015 karakalem.net, Mehmet Güler

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

5omer, 15.05.2006, bursa

aile yi ayakta tutmak istiyosanız tknoloji ni n nimetlerinden az yaralanıp oturmayı deneseksadece kendi ara mız da sorunlarımızı halletmeye uğraşsak çok yapacak işimiz olur .o yüzdn biraz daha kendimize ve ailemize vakit ayırmalıyız.

4Medeniyet kadını yuvadan çıkarınca!ali yılmaz, 13.05.2006, İstanbul

Toplumun temeli ailedir.Ailelerin sağlam olmadığı bir toplum varlığını koruyamaz.İslam dini de topluma önem veren bir dindir.Budizm türünden bir din değildir.Bunu zekat ve yetimlerle ilgili hükümlerden anlayabiliriz.Hz. peygamber ilk vahyi almanın şaşkınlığı içerisinde iken Hz. Hatice nin yetimlere sahip çıkmasını Resulullah a gelenin hakikat oluşunun delillerinden saymasını da unutmayalım.

Bütün bunları gözönünde tutan bir insanın,çocukların yetim kalmasına toplumun geleceğinin tehlikeye düşmesine yolaçabilecek

uygulamalara taraftar olması düşünülemez.

Diğer yandan mahremiyetle ilgili hükümleri gözönüne aldığımızda da hiç hoş bir tablo ortaya çıkmıyor.Bediüzzaman Hazretlerinin kadının yuvadan çıkarılması ile ilgili yazdıkları da ortada.Sağduyu sahibi hiçbir insanın Bediüzzaman ın bu sözlerine itirazı olabileceğini düşünmüyorum.

Velhasıl Resulu Ekrem bir Hadiste kendini peygamberler sarayının çatısına benzettiğine göre çatı sandığımızdan daha önemli bir şey olsa gerek.

3çatı ile uğraşıyorsunuzinsanın tamiri, 12.05.2006,

Çoğu sözünüze katılıyorum ancak her şey kadının evine dönmesiyle mi çözülecek, yanlış anlamayın karşı bir savunuşum yok, ancak neden bu kadar bu konu üzerinde yoğunlaşmışsınız. İnanın anlamıyorum, siz çatı ile uğraşıyorsunuz, bakın altta harabe olmuş bir ahlak bir anlayış, kaypak bir dünya görüşü var. Vidalar ne kadar gevşek.

Abilerim kadın evinde otursun, evde oturan nice kadın var her hücresinde cehennem çukuru var, yılanlar çıkıyor her nefesinde. İnsanın tamiri lazım, baskı, sert konuşmalar diktatörlükler çözüm değil...

evde de tv var...dedikodu var bol bol...

bu mu? Üzgünüm asıl noktadan kayılıyor.

2Kaleyi içerden çökertmek...!Yusuf Demir, 12.05.2006, İstanbul

Modernizm, kadını evinin dışına çıkarmak için var gücü ile çalışıyor. Medya sürekli (çalışan kadın İN - ev hanımlığı OUT) telkinleri ile kadına evinin dışına çıkarak özgür olacağını ima ediyor. Tahsilli olmaya özendirilen kızlarımız okullarda kızlı-erkekli, nahoş ortamlara maruz kalırken, okulu bitirenler fıtratlarına ters olmasına rağmen bir iş bulma hevesinde. Mahremiyet kurallarına uygun bir çalışma ortamı bulup çalışırsa ne ala.

Biraz ev ekonomisine katkısının getirdiği serbestlikle, bazı genç kızlarımız artık çeyrek tesettürünü dahi rahatlıkla evebeynine kabul ettirebiliyor. Ninesi bir zamanlar, burnunu göstermeye dahi haya ederken, torunu şimdi "çalışan/okuyan kadın" imajıyla modayı takip etmekte, “bakımlı kadın” imajıyla hafiften makyaja başlamakta hiç mahsur görmemekteler. Çünkü modern kadınıdır artık. Tıpkı reklamlardaki gibi olmasa da, neredeyse yakalayacaktır dayatılan o hayatı.

Üniversiteli olanlara gelince, maalesef onlarında çok nezih bir ortamda eğitim gördükleri söylenemez. Mezun olabilenler, bunca emek boşa gitmesin “biraz da kariyer yapayım” diyerek iş hayatına atılınca, artık evlendirebilene aşk olsun. Artık yaşı yaklaşık 25-26 olan kızlar haliyle evliliğe sıcak bakmamaktalar.

Ekonomik sebeplerden dolayı, çok zaruri olduğu için, mahremiyet dairesi içinde çalışan kadınlar istisna. Kadınların büyük bir çoğunluğu keyfi olarak iş ve okul hayatına atılmaktalar.

Erkekleri muaf tutmaksızın, bizler dine göre değil, adetlere göre bir hayat yaşadığımızdan ihtiyaçları kendimiz çoğalttık. Oysa hayatımızı dine göre tanzim etsek daha huzurlu bir aile hayatına kavuşacağız. Terk ettiğimiz sünnet hayatın cezası bozulan aile yapımızdır. Anne adaylarının ve annelerimizin bir an önce Cenneti olan evlerine dönmesi gerekli. Kapitalizmin şeytanca yasak meyveyle kandırdığı, Cennetinden (yuvasından) çıkardığı kadınlarımızın derhal yuvasına geri dönmezse dışarıda aradığı huzuru, beyhude bulamayacaktır. Eğer evi cennet hayatı değilse, özene bezen çeyiz olarak hazırladığı seccadesine, duvara astığı Kuranın’a yönelmeli ki, şu kısacık imtihan yurdunda sebat ederek, sonsuz hayatta ebedi özgürlüğe kavuşabilsin. Sağlıklı toplum ve nesiller yetiştirmek, size! yuvayı yapan annelerimize ve anne adaylarımıza emanet.

1Kadının çalışması sadece kadının suçu mu?G.Çatalbaş, 11.05.2006,

Düşüncelerinize pek çok yerde iştirak ediyorum.Ama kadınların neden çalışmaya ihtiyaç duyduklarını ve çalışmak zorunda olan kadının tüm hayatı sırtlamak zorunda oluşunu adı "hayat arkadaşı" olan kişinin çoğu zaman kadını yalnız bırakışını hiç anlatmıyorsunuz.Ben çalışan bir bayanım.Bana yapılan muamele ile ev hanımı olan anneme yapılan muamele çok farklı.Bir çok ailevi problem olduğunda aile büyükleri ( annem çok sabırlı ve fedakar olduğu halde ) annemi hep aşağılarlar ve annem evliliği boyunca ezilmiştir.Ama ben şu an hepsi tarafından el üstünde tutuluyorum. Her konuda fikrim alınıyor ve sayılıyorum. Annem ve çevremde gördüğüm bir çok ev hanımı kadın bunlardan mahrum. Ayrıca kadınların çalışmasının ikinci bir nedeni de: erkeklerin çoğu asgari ücretle çalışıyorlar ve çocuklu bir ailenin bu parayla geçinmesi - üstelik küçük yerlerde bile ev kiralarını 200 YTL den başladığı bir ülkede - mümkün değil. Kadın fedakarlık edip eşine yardım ediyor,çalışıyor ama erkek tamamen yarı yarıya paylaşması gerektiği halde ev işlerinde hiç yardımcı olmuyor hatta kadını küçümsüyor eksik olan ev işleri için azarlıyor. Ama bunun yanında bankamatik kartına el koymayı da biliyor. Ayrıca çevremde gördüğüm bazı aileler var ki ; erkek çalışmıyor,bayan çalışıyor.Erkek bütün gün evde olduğu halde hiç bir iş yapmıyor. Kadın çocukları için bile bakıcı bulmak zorunda kalıyor bu da genelde parası yetmediği için aile bireylerinden birisi oluyor. Tabi akşam iş dönüşü ki bu genelde akşam sekizi buluyor; kadın yemek, temizlik, çocukların kişisel bakımları ve ders çalıştırılması gibi işleri de yapmak zorunda kalıyor. Ayrıca çoğu kadının cumartesi de çalıştığını unutmayalım.

Ne yazık ki ülkemizde "İtilmiş-Kakılmış Sendromu" yaygın biçimde yaşanıyor. Ne hikmetse bu konuya hiç değinilmiyor. Benim gibi değinmek isteyenler de feminist damgası vurulup kaale alınmıyor.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut