Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

‘Füruat’ın meyveleri
–Metin Karabaşoğlu

[*4.669 yazı içinden]

Helâktan korkar insan

Yazara Mesaj Gönder

HELÂKTAN KORKAR insan, yok olmaktan.

Yok olmak bilinmez birşeydir, ve bilinmezlik korku vericidir çoğu zaman.

Herşey değişmekte, herşey yitip gitmekteyken, güzelliklere sımsıkı sarılmak istenir. Mutluluk verilen şeyler kaydedilir.

Bir ânın güzelliğinin kaydını yapmak isteyen kimse, varsa elinde bir fotoğraf makinesi, deklanşöre basar durmadan. Dijital kamera ekranında, güzel çıkmayan resimler özenle yok edilir. En güzel olanlar bâki kalsın istenir.

Çizilen resimlerin, yazılan şiirlerin en güzelleri saklanır hep ve en güzelleri başkalarıyla paylaşılır.

Güzelliğe hayran olduğu kadar, bu güzelliklerin kendisi üzerindeki yansımalarına da meftûndur insan. Kendi güzelliğinin, başkaları üzerinde yansımasının teveccüh, takdir ve tebrik olarak geri dönmesine de müştâktır.

İnsan nasıl olmak isterse, insanların hâfızalarında da öyle yer almak ister. Kusursuz, takdire şâyan, farklı, başarılı... İmzasını böyle atmak ister gittiği, yaşadığı yerlere...

İmzalarını takip eder özenle, görülmeyenleri görünür kılmaya gayret eder..

Bir kağıt üzerinde oyalanan kalemin ilkin kalem sahibinin ismini yazması düşündürür beni.

Bu bilinçaltından gelen bir şey olabilir, yahut nefsin benlik özelliğinden bir işaret olabilir...

Kırtasiyelerde kalemleri denemek için koyulan kağıtların üzerlerinde insanların isimleri yazılıdır. Kazınmış ağaçların, bankların, masaların, koltukların üzerlerinde de... Boş kağıtlarda da...

Beğeni toplamış bir çalışmanın sahibi ister istemez o çalışmayı kendisinin yaptığını ifade eder. Şevk için, gayret için takdir edilme duygusu gerekiyordur muhakkak; hem bu belki de fıtrî bir duygudur.

Ancak herşeyin bir dozu-derecesi olduğu gibi, bu duygunun da narsistliğe çevrilmemesi gerektiğini düşünüyorum.

İnsanların takdir edilmek, onaylanmak için çaba sarfetmeleri, imzalar, hayranlıklar, hevesler, beğeniler.. fotoğraf çekmeyi çağrıştırıyor bana.

Fotoğrafçılar üç şeyin peşindedirler bana göre; güzel’i çekmek, farklı’yı çekmek, ‘güzel’ çekmek..

Çekilen fotoğrafın ilgi uyandırıp beğenilmesi için ya sahiden güzel birşey olması ya da her zaman görülenlerden farklı olması gerekir. Yahut, her zaman görüldüğü halde hiç ‘böylesi’ görülmemiş, fotoğrafçı tarafından ustaca bir kompozisyon ve teknik kullanımı sonucu ortaya çıkmış olmalıdır.

Demek ki, insanın dikkatini çeken ‘farklı’ veya ‘güzel’ olmak. Böylece başkalarının hayranlığını celbetmek mümkün demek.

Bunun için pek çok kimse güzel olmaya çalışıyor; eğer güzel olmaya, iyi olmaya gücü yetmiyor ise ‘farklı’ olmaya çalışıyor sanırım.

İşte bahsettiğimiz doz-derece kavramı bu noktada da kendini hatırlatıyor. Geçenlerde okuduğum bir anket sonucunda, bir yıl içerisinde Amerika’da toplam nüfusun yüzde yetmişinin depresyon ilacı kullandığını okumuştum. Depresyon nedenlerinin biri de kendilerini ‘güzel’ hissetmeyen insanların kapıldığı kompleks duygusuydu.

Kimileri garip yollarla kendini güzel ya da farklı arzetmeye çalışırken, kimileri de çareyi haplarda buluyordu…

Aslında bir fotoğrafa atfedilen kıymetlerin kendinde tezahürünü arzulayan insan sadece ‘değerli’ olmak ve bunu hissetmek istiyor…

Dikkate değer, sevgiye değer, saygıya değer, övgüye değer olmak istiyor.

Bunun için ise, önce kendisinin dikkate ve sevgiye değmesi gerekiyor.

Değmesi ve hissetmesi...

Sonra saygı ya da övgü gelmese de olur, zira üstü örtülü gaye olan ‘mutluluk’ gelecek, yetmez mi? Hem öyle bir mutluluk ki, bu dünya ile sınırlı kalmayacak.

Bâki bir kare, unutulmaz bir başarı, hayranlık uyandırıcı bir yetenek için fıtratı zorlamanın, ahlâkî değerlerin dışına çıkmanın lüzumu yoktur zaten.

Hakiki mânâda güzel olan şeyler zaten yok olmaz, yansır, görünür, başka bir âleme giderler. Güzel eylemler, yazıcı meleklerce kaydedilir.

Âlemde herşey helâk olup dururken, güzel de çirkin de yok olacakken, bâkî bir âlemle, el-Bâkî olan Rab ile irtibatı bulunmayan şeylerin ne kıymeti vardır?

Övünçler de, mükemmellikler de, başarılar da bir gün elbet yok olur.

Herşey ve her kimse, ancak Cenab-ı Hakk’a bakan vecihte, üzerinde yansıyan esmâ-i bâkiye ile hiçlikten kurtulup varlığa erişebilir. Çünkü:

“O’nun zâtından (ve rızâsına uygun olandan) başka herşey, helâk olucudur.” (Kasas sûresi, âyet: 88’den)

Helâktan, yok olmaktan, değersiz atfedilmekten korkan, hayata imzasını atmaya çalışan insanın ise tek kurtuluşu, ‘Tek helak olmayacak olan’a yönelmek, O’na sığınmaktır.

  27.02.2006

© 2015 karakalem.net, Rabia Nazik Kaya

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

2Şiir gibi..Öznur Çolakoğlu, 16.03.2006, Bursa

Canım dostum,

kaç gündür dilimde ve zihnimde senin başlığın..

Helaktan korkar insan..

Korkmalıda zaten..

Kalemine yüreğine ve aklına sağlık dostum.. Dua ile kalasın..

1FotografKardelen, irem, 12.03.2006,

Canim dostum ne kadar guzel anlatmissin, onemli olan o resimlere bir mana yuklemek takdir edilmekten cok, asil amacimiz O nu bulmak, resimlerin kendisinde degil ama tabiatta O nu gorebilmek...Yuregine kalemine saglik.....




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut