“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Tim’in tevhid arayışı
–İsmail Örgen

[*4.617 yazı içinden]

Mevlânâ’nın başına gelenler ışığında...

Yazara Mesaj Gönder

‘BU TOPRAKLAR’DAN söz açan bir insanın, ya ilk, ya ikinci, yahut üçüncü cümlede sözü birkaç isme getireceğini ezbere biliriz.

Biliriz, çünkü sittin senedir bıkkınlığa yol açan bir sıklıkla duymuşuzdur bunu.

‘Bu topraklar’ der demez, Mevlânâ’yı ilk, Yunus Emre’yi ikinci sırada zikreder birileri. Lutfederlerse, üçüncü ve dördüncü sırada Hacı Bayram-ı Velî ve Hacı Bektaş-ı Velî’yi de kaydederler. Bazılarının, işi Anadolu sınırlarına çıkarıp Ahmed Yesevî’yi de hatırladığı olur.

İlk sırada Mevlânâ’nın zikredildiği bu ‘bu topraklarda İslâm,’ ‘bu toprakların maneviyat erlerinin insan sevgisi, engin tevazuu ve hoşgörüsü’ türünden söylemler, hepimizde bir yanılsama üretir.

Bu kadar çok adı anılıyorsa, bu kadar çok biliniyor sanırız.

Oysa hayır. Mevlânâ, sağdan-soldan duyulan, “Ne olursan ol yine gel!” gibi kimisinin ona ait olduğu meçhul, üstelik aslî mecraından saptırılmış birkaç söz ve birkaç mesel dışında, hiç mi hiç bilinmemektedir.

Bu ülkede, istendiğinde Mevlânâ’dan beş vecize aktarabilecek kadar Mevlânâ bilen çok az insan vardır.

Bakıyorum da, Mesnevî okumuşluğuma rağmen, hızlıca okumuşluğumdan olsa gerek, benim de aklıma bir çırpıda beş vecize gelmiyor Mevlânâ’dan.

Gerisini varın siz kendi âleminizde kıyas edin. İsterseniz, çevrenizde bir ‘mini-anket’ gerçekleştirin.

Hele bu satırları okuyanlar arasında ‘gazeteci milleti’nden biri varsa, onlara bir haber-araştırma malzemesi: Siyasetçiden medya vaizine, Mevlânâ’yı dillerinden düşürmeyenlere gidin, Mevlânâ’dan daha o an hatırlanıp zikredilmek üzere beş vecize isteyin.

Sonucun ne olacağını ben kendimden bilebiliyorum.

Mevlânâ, adı bilinen, kendisi bilinmeyen bir velîdir. Adı üzerinde durulmuş, eseri üzerinden geçilmiştir.

Mevlânâ, bilmediği halde bilmiş gibi yapanların elinde bir blöf malzemesidir.

Yahut, ‘gönlündeki İslâm’a—ki bu ‘gönüldeki’nin İslâm’la iler-tutar neresinin olduğu ayrı bir muammadır!—tarihsel bir zemin ayarlama ihtiyacı hissedenlerin elinde bir ‘âlet’tir.

Her hâlükârda, Mevlânâ bir tüketim malzemesidir.

‘Bu topraklarda,’ Mevlânâ, TÜKETİLMİŞTİR!

Evet, eğriye eğri; Mevlânâ tüketilmiştir!

Yoksa niye ortalık ‘Mevlânâ’dan aparmalar’ türü kitaplardan geçilmezken Mevlânâ bu kadar az bilinir olsun?

Niye ortalıkta doğru dürüst bir Mesnevî tercümesi ve şerhi olmasın; yahut bu bu kıvamdaki bir-iki örnek de ‘en çok satanlar’ arasında değil de ‘en çok depoda duranlar’ arasında yer alsın?

Niye Mesnevî’nin Farsça orijinali ve Türkçe tercümesini beraberce basmak bir yayıncıya nasip olmamış olsun?

Niye ‘bu topraklar’ın gözbebeği Mevlânâ’nın Mesnevî’sini yazıldığı dilden okuyup anlayacak çok az sayıda insan bulunsun ve onların da yarıdan çoğu bu işten ekmek yiyen uzmanlar olsun?

Ve niye, hepsini bilene yarım milyon YTL kazandıracak bir bilgi yarışmasında ‘kolay’ sorular sırasında yer aldığı halde Mevlânâ’nın başeseri Mesnevî’yi bilemeyenler çıksın, Mesnevî’nin yazıldığı dil sorulduğunda tökezleyenler çıksın?

Demek ki, çok konuşulmak her zaman hayra alâmet olmayabiliyor.

Çok konuşulmak, bir kullanma, hatta tüketme haline işaret edebiliyor.

• Çok konuşulup az okunduğu bir zeminde;

• Yazdıklarının ‘algının seçiciliği’ içinde çarpıtıldığı bir zeminde;

• Hayatını beş vakit namaz üzere ikame ettiği halde ‘namazsız-niyazsız Müslümanlık’ söylemine âlet edildiği bir zeminde;

• Mesnevî’sinin büyük kısmı doğrudan Kur’ân âyetlerinin izahı sadedinde olduğu, bir o kadar büyük kısmı da hadislere dayandığı halde Kur’ân’dan ve hadisten soyutlanarak anıldığı bir zeminde;

• Hatta birilerinin dillerinin ucunda olup da söyleyemedikleri üzere, Muhammed-i Arabî aleyhissalâtu vesselamın mümessili olduğu ‘Arap İslâmı’na karşı ‘Türk İslâmı’nın sancaktarı gibi sunulmak istendiği bir zeminde

Hayatımızda ‘Mevlânâ etkisi’nden, ‘Mevlânâ mührü’nden, ‘Mevlânâ ışığı’ndan bahsedebilir miyiz bugün?

Yoksa hoyratça kullanıp orta yerde bıraktığımız bir ‘Mevlânâ posası’ mıdır sözkonusu olan?

Paçavraya mı döndürülmüştür Mesnevî, bizim ‘keyfine göre İslâm’ üretmek isteyen hoyrat ellerimizde?

Bu ikiyüzlülüğe bir son verelim artık.

Mevlânâ değerliyse, değerini bilelim.

Ve ey Risale-i Nur’u ‘herkese mal etme’ derdinin mümessilleri!

Size de kıssadan hisse:

Herkes ondan bahsetsin diye, Bediüzzaman’ın o güzelim hayatından bir ‘pop ikonu’ üretmeye kalkışıp Bediüzzaman’ın akıbetini de Mevlânâ’nın akıbetine çevirmeyelim.

Bir ‘tüketim malzemesi’ haline getirerek Mevlânâ’ya veya Yunus Emre’ye yapılan terbiyesizlik yeter de artar bile.

Bu listeye bir de Bediüzzaman’ı ekletmeyelim.

  22.01.2006

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

5Aslıyla beraber TercümeM. Nur S., 26.01.2006, Ankara

Metin Bey "Niye ortalıkta doğru dürüst bir Mesnevî tercümesi ve şerhi olmasın" ve "Niye Mesnevî’nin Farsça orijinali ve Türkçe tercümesini beraberce basmak bir yayıncıya nasip olmamış olsun" demiş.

Şu günlerde basımı süren (bende ilk 5 cildi mevcut) AHMED AVNİ KONUK beyin tercüme ve şerhi bir mesnevi var, orijinal metin de ilave edilmiş (kitabevi yayınları). Gerçi Ahmed Bey meşrepçe vahdet-i vücudçudur; amma ben ne bu eserinde ne de Füsüs şerhi ya da Fîhi Mâ Fîh tercümesinde ehl-i sünnetin temel itikadına aykırı bir yoruma rastlamadım.

Bu arada Fîhi Mâ Fîh tercümesini İz yayıncılık basmış; mevlana meraklılarına mesneviden önce tavsiye edebileceğim bir eserdir; bilhassa Nurlara vakıfsanız; paralellikler ve açılımlar zaviyesinden çook güzel gelecektir. Zaten Ahmed Bey osmanlının son döneminin münevverleridendir; lisan zevki de risaleleri andırıyor.

İtiraf edeyim; Fîhi Mâ Fîh1i okumadan önce, Mevlana yı; içli bir şair sanırdım sadece. Siz onun şöyle dediğini bilir misiniz:

"Benim bir huyum vardır ki, benden hiç kimsenin gönlü kırıldığını istemem... Bu hadde kadar gözetirim ki, benim huzuruma gelen ahbabın melul olmalarından havfen, onunla meşgul olsunlar diye şiir söylerim. ..Vallahi benim indimde şiirden bedter bir iş yoktur. benim şiir söylemem ona benzer ki, bir kimse misafirin arzusuna tebean elini işkembeye sokup yıkar. Madem ki misafir işkembe iştiha eylemiştir; benim için bu lazımdır...

Ben nezdime fazıllar, muhakkikler, akiller ve dur-endişler gelsinler de onlara nefis ve garib ve rakik şeyler arz edeyim diye tahsiller ettim ve ulumda zahmetler çektim. Hak Teala Hazretleri ise böyle murad etti... Bizim vilayetimizde kavmimiz indinde şairlikten ayıp iş yok idi.. (sayfa 70)

4TÜRKLERİN PEYGAMBERİ MEVLANA (!)gürcan, 23.01.2006, eskişehir

metin ağabey kanayan bir yaraya parmak basmış. allah razı olsun.

türklerin peygamberi olarak mevlanayı takdim etmeye çalışan oryantalist odaklar var maalesef.

zaten NEY bile bundan hissesini almış ki serencamesine bakıldığında NEY için " TEKKEDEN BARA " denilebiliyor.

afedersiniz mevlana hz.lerini de çalgıcılar başı na ( bu tabir h.efendiye aittir) çevirdiler.

kimileri onu taa 1960 lardan kullanmaya başlamış ve bizler ise sonradan uyanmışızdır maalesef.

hz.üstadın mevlananın kabrini ziyaretinde ağladığını söylerler - herhalde olacak birşeyleri ve oyunları sezmişti veya görmüştü-

kimbilir alem-i menamda hz.mevlana üstadın kabrinin dahi belli olmamasına baktığında imreniyor ve hüzünleniyordur.

ve bizler onu kabrinde bidatler içinde dağidar etmekteyiz. bunun hesabı da ağır olur kanaatimce.

nasrullah beyin alıntılayıp gönderdiği yazılardan bir bölümü hakikaten nasıl bakmalı ve okumalı olduğumuzu bize anlatmakta.

" “Soru: İlhama açık ruhların gelişmesinde çevredeki genel şartların tesirleri nelerdir?

Cevap: “Evvela, kişinin yaşadığı dönem ve devrin şartları gelir.. evet büyük insanları biraz da devrin şartları yetiştirir. Bir Bediüzzaman ile İmam Rabbanî devirleri çok farklı şartları haizdir. Yani eğer bir Bediüzzaman İmam Gazalî devrinde yaşasaydı, İmam Gazalî olurdu. Tabii tersi de öyle...

Evet, eğer Bediüzzaman İmam Gazalî devrinde yaşasaydı o devre göre inkişaf ederdi. Fakat her birisi bizzat kendi devirlerindeki hayat-ı içtimâiye-i İslâmiye mes’eleriyle alâkalı sözcü ve temsilci olduklarından, kendi devirlerinin mes’elelerine tahşidat yapmış ve fonksiyonlarını da ona göre eda etmişlerdir. Meselâ bir dönemde ümmet, manevî ve ruhî boşluk tehlikesi ile karşı karşıyadır. Böyle bir dönemde Allah, içtimâî hayata aşk, heyecan ve değişik hazlar katacak bir veli gönderir. Başka bir dönemde ise, meselâ akıl ve mantık öne çıkmıştır. Yani ümmetin akl-ı selimini dağidar edecek felsefe cereyanları ortalığı kasıp kavurmaktadır. Böyle bir dönemde de Allah (cc) akıl ve mantığı, vahyin gölgesinde seyrettirecek, imân ve itikadı, İslâm aklı ve mantığı ile takviye edecek bir müceddit gönderir.

Ancak, bundan şu da anlaşılmamalıdır: Bir devrin bütün şartlarını haiz bir müceddit, önceki veya sonraki devrin şartlarından mahrumdur. Aksine kendi devrine göre, imân ve itikad üzere tahşidat yapan bir müceddit, aynı zamanda derin bir vecd ve istiğrak sahibidir de. Ancak tahşidatını sadece imân, akıl ve hikmet üzere yapmaktadır.”(F. Gülen, Fasıldan Fasıla-1, 1995, 148-149.) "

bence bakış açımızın nasıl olması gerektiği yukarıda ki alıntıda izah edilmiş.

özellikle tamir -tahkim-tezyin bölümü enfes.

3Anlaşılmayan NoktaGÖKHAN YILDIZ, 22.01.2006, NİĞDE

Sayın KARABAŞOĞLU,

Yine çok doğru tesbitşerde bulunmuşsunuz.

Ancak, Risale-i Nur’u ‘herkese mal etme’ sözüyle ne demek istediğinizi anlamadım.Kanaatim şu ki son zamanlarda çokça üstü kapalı yazılar yazıyorsunuz.Kusr etmişsem özür dilerim.

2BEDİÜZZAMANCI OLMAK... YADA TAKLİT EDEBİLMEKagah vardar, 22.01.2006, Ankara

Bediüzzzamanı taklit edebilmek...bunun şartları vardır...

Bediüzzamancıyım.. yada nurcuyum.. yada nur talebesi diyen kişi...

BEDÜZZZAMANIN AHLAKI İLE AHLAKLANMAYA MECBURDUR... böyle olmaz ise hem kendisi iflas eder.. hemde temsil ettiğini söylediği dava.. iflas eder

BU GÜNLERE BÖYLE GELİNDİ... risale-i nurda yazılan her şeyin tersi yapılıyor..

İhlas risalesi okunuyor... şartları yerine getirilmiyor...

Uhuvvet risalesi okunuyor... bununda şartları yerine getirilmiyor..

İkinci mektup okunuyor... deri aidat para toplanıyor..

iman ilmi yerine tarikatçılık imal ediliyor..

Meşveret adı altında yapılan gıybet toplantılarından sonra dershaneden adam atılıyor..

Ve örnekler bine yakındır.. bunları yapanların vazgeçmelerinde fayda vardır.

üstad üstadım kurandır diyor.. Peşinden gidenler Kurana teberrüken bakıyorlar.

Üstad bana biat etmeyin der.. risale-i nur kafidir der... Peşinden gelen Nurcuyum diyen bazıları ise üstü kapalı ve örtülü olarak bana biat etmezseniz imansız gidersiniz der.. ve hakeza..

Ciddi bir tövbe etmek gerekiyor..

1MEVLÂNA DAN BEDİÜZZAMAN A FELSEFE VE "VAHİY"Nasrullah Nural, 22.01.2006, Bursa

“…Her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmak" İçin Ahir Zaman’da söz ve belâgat çok büyük bir ehemmiyet kazanacak (Bediüzzaman Said Nursi)

"Zamanın Kutbunun sözüne karşı nakli ilim, bil ki, su varken teyemmüm etmeye benzer!" (Mevlâna, Mesnevi den, s. 138)

“...felsefenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye ve ahlak ve kemalât-ı insaniyeye ve san’atın terakkiyatına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’an ile barışıktır. Belki Kur’an’ın hikmetine hadimdir,...” (B. Said Nursi)

“Vicdan, kelime olarak “bulmak” mânâsına gelir. İnsan onunla hem kendini, hem de Rabbini bulur. Onun içindir ki, İmam-ı Rabbânî, İmam-ı Gazâlî, Mevlânâ ve Bediüzzaman gibi İslam büyüklerinden alın da, birçok Batılı düşünürlere kadar yüzlerce insan, keşif ve sezişleriyle vicdanı ele almış ve onun bu hususiyeti üzerinde ısrarla durmuşlardır. Burada “keşif ve seziş” ifadesini bilhassa kullanıyorum. Veliler, vicdana ait hususiyetleri keşfen; mütefekkir ve filozoflar ise sezişleriyle bilirler. Vicdanın yalan söylemeyeceği hususunda ise her iki grup ittifak halindedir.

Bediüzzaman Hazretleri ilk eserlerinde, Cenab-ı Hakk’ın varlığına delil olan ana ve temel bürhanlar arasında vicdanı da sayar. Fakat daha sonra vicdanı, herkesin anlayacağı ölçüde objektif bir delil görmediği için, Sözler’de bu tür delilleri üçe indirir: Kur’ân, Efendimiz ve bir de kâinat kitabı...

Evet, herkes vicdanın hafi dilini anlayamaz. Onun için objektif bir delil olması söz konusu değildir. Ama, onun dilinden anlayanlar için o, delillerin en büyüğü ve en keskinidir. Hiçbir malûmat, hiçbir müktesebât, insana vicdanın duyurduğunu duyuramaz.” (Fethullah Gülen, Prizma 1, 1996, s.76-77)

“Soru: İlhama açık ruhların gelişmesinde çevredeki genel şartların tesirleri nelerdir?

Cevap: “Evvela, kişinin yaşadığı dönem ve devrin şartları gelir.. evet büyük insanları biraz da devrin şartları yetiştirir. Bir Bediüzzaman ile İmam Rabbanî devirleri çok farklı şartları haizdir. Yani eğer bir Bediüzzaman İmam Gazalî devrinde yaşasaydı, İmam Gazalî olurdu. Tabii tersi de öyle...

Evet, eğer Bediüzzaman İmam Gazalî devrinde yaşasaydı o devre göre inkişaf ederdi. Fakat her birisi bizzat kendi devirlerindeki hayat-ı içtimâiye-i İslâmiye mes’eleriyle alâkalı sözcü ve temsilci olduklarından, kendi devirlerinin mes’elelerine tahşidat yapmış ve fonksiyonlarını da ona göre eda etmişlerdir. Meselâ bir dönemde ümmet, manevî ve ruhî boşluk tehlikesi ile karşı karşıyadır. Böyle bir dönemde Allah, içtimâî hayata aşk, heyecan ve değişik hazlar katacak bir veli gönderir. Başka bir dönemde ise, meselâ akıl ve mantık öne çıkmıştır. Yani ümmetin akl-ı selimini dağidar edecek felsefe cereyanları ortalığı kasıp kavurmaktadır. Böyle bir dönemde de Allah (cc) akıl ve mantığı, vahyin gölgesinde seyrettirecek, imân ve itikadı, İslâm aklı ve mantığı ile takviye edecek bir müceddit gönderir.

Ancak, bundan şu da anlaşılmamalıdır: Bir devrin bütün şartlarını haiz bir müceddit, önceki veya sonraki devrin şartlarından mahrumdur. Aksine kendi devrine göre, imân ve itikad üzere tahşidat yapan bir müceddit, aynı zamanda derin bir vecd ve istiğrak sahibidir de. Ancak tahşidatını sadece imân, akıl ve hikmet üzere yapmaktadır.”(F. Gülen, Fasıldan Fasıla-1, 1995, 148-149.)

"İman ve İslâm a ait mes eleleri anlatmada, "Nasıl"dan ziyade "Neden" ve "Niçin"lerin izahının yapılması gereken bir devirde yaşamakta olduğumuz, anlatılmak istenen hakikatlar seviyesinde bir gerçek ve realitedir. Hadiseleri sadece tasnif değil, ama terkip yapma liyakatında da olan hiçbir selim akıl ve duru vicdan bu gerçeği inkâr edemez. Zira günümüzde, fen ve felsefe, baş döndürücü teknik gelişmelerden aldığı gücü de kullanarak, kökü beyinde, dal ve meyvesi gönülde olması gereken Tuba-misal imanı, cehennem iştahlı bir saldırıyla kökten tahrip faaliyetlerinin en amansız günlerini yaşamaktadır.

Kökü kurumuş bir ağaçtan meyve almak mümkün olmadığı gibi "Neden" ve "Niçin"lerin kurttuğu bir "İman"dan da "Nasıl" denen keyfiyet meyvesi devşirmek miümkün olamaz.

Tahribe maruz kalan mevzi, önce tamir sonra tahkim daha sonra da gerekiyorsa tezyin tezyin edilmelidir. Tamir ve tahkimden önce yapılan tezyin faydasız; tamirin önüne geçirilen tahkim lüzumsuz ve kendisini tahkim ve tezyin takip etmeyen tamir de çok kere göz tırmalayıcıdır. Dolayısıyla, her mes elede olduğu gibi burada da ifrat ve tefrit isabetsizliğinden kurtulup orta yolu takip doğruyu bulmanın vazgeçilmez düsturu olacaktır." (Şemseddin Nuri, Kırık Tayflar-2, İzmir, 1994, s. 104)

"İmam Gazâlî ve Mevlânâ gibi İslâm büyükleri, hakikata varmada aklî delillerle meşguliyetin vakti boşa zâyi etmek olduğunu ve himmeti sadece aklî delillerle meguliyetin vakti boşa zâyi etmek olduğunu ve himmetini sadece aklî deliller toplamaya harcayan insanın hakikata ulaşmada güç ve kuvvetten kesilerek yorgun düşeceğini, eserlerinin birçok yerinde, teşhisin ntelkine verdiği tesiri de kullanarak isbat ettikleri hepimizce bilinmektedir. İmam Gazâlî, aklî delillerle hakikata ulaşmak isteyen insanı, Hacca niyet ettiği hâlde atının tımarıyla uğraşıp bir türlü yola çıkamayan yolda kalmışa benzetir. Ona göre bu meşguliyet insanı hakikata götürmez, aksine hakikattan mahrum bırakır. Mevlânâ ise, hakikatı delillerle bulmaya çalışan insanı Kabe karşısında kıble arayan zavallıya benzetmektedir.

...

Söz konsu ettiğimiz İslâm büyüklerinin yaşadığı devirlerde aklî delillerle meşguliyet, zaruretten ziyade paradoksal bir fantezidir. Zira iman kavidir. Delillerle tâmir ve tahkime ihtiyaç yoktur. Aynı zamanda zaruret olmadan ve ihtiyaç yokken yapılmak istenen tâmir tahripten farksızdır. Dolayısıyla onlar böyle bir tahribe sebep olma ihtimali bulunan aklî delillere karşı tavır almışlardır." (Şemseddin Nuri, Kırık Tayflar-2, İzmir, 1994, s. 105-106)

“Kur-an-ı Kerim’in en mühim i’caz yanını belagat ve fesahatının teşkil etmesi ve Kur’ân ayetlerinin belki üçte birini n kainattan, kâinattaki hadiselerden bahsedip, insanları her hususta olduğu gibi bu hususta da tefekkür ve araştırmaya çağırması da, Ahir Zaman’da sözün ve belâgatın çok büyük bir ehemmiyet kazanacağına ve –Hz. Bediüzzaman’ın ifade buyurdukları gibi- insanlığın Ahir Zaman’da ilim ve fenne döküleceği ve dolayısıyla, bütün esaslarını akla ve ilme ispat ettiren Kur’ân-ı Kerim’in de ileride yegane hakim kitap olacağına bir işaret, bir hüccettir.

...son peygamber Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sav)’in en büyük mucizesi Kur’ân’dır. ... Hatem-ül –Enbiya’nın şeriatı nasıl neshedilmemiş ve edilmeyecekse; aynı şekilde O’nun en büyük mucizesi de taklid edilemeyecektir. Belâgatı, fesahatı ve cezâleti, Kur’ân’ın mucizeliğinin en mühim vechelerindendir.. Bu da işareten ortaya kor ki, fenlerin en parlağı olan belâgat, bütün çeşitleriyle Âhir zamanda en çok rağbet edilen bir şekil alacaktır. Hatta insanlar birbirlerine fikirlerini kabûl ettirmek ve hükümlerini icrâ ettirmek için en keskin silahlarını sözün güzelliğinden, ifadenin ihtişamından ve en karşı konulmaz güçlerini belâgattan alacaklardır.”

“...akıl ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı akliye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’an hükmedecek.” (Emirdağ Lahikası, 2. Cilt, s. 117)

“-Evet ümitvar olunuz... Şu istikbal inkılabatı içinde en yüksek gür sada İslamın sedası olacaktır!...” (Emirdağ Lahikası, 2. Cilt, s.109)

"Risale-i Nur u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müsbet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler telif eyledim" (B. Said Nursi)

“Çok defa mektuplarımda işaret ettiğim gibi Mehdî Âl-i Resûlün temsil ettiği kudsî cemaatinin şahs-ı mânevîsinin üç vazifesi var. …:

Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutıyle ve maddiyun ve tabiiyyun taunu beşer içinde intişar etmesiyle, her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır." (Bediüzzaman Said Nursi)

“...alem-i İslam’ın tam intibahıyla ve yeni dünyanın (Amerika’nın), Hıristiyanlığın hakiki dinini düstur-u hareket ittihaz etmesiyle ve alem-i İslamla ittifak etmesi ve İncil, Kur’an’a ittihad edip tabi olması, o gelecek iki cereyana (deccaliyet ve süfyaniyet [nihilizm] cereyanlarına) karşı semavi bir muavenetle dayanıp inşaallah galebe eder.” (Emirdağ Lahikası, İstanbul 1959, cilt 1, s. 57-58)

Mevlânâ Cellâleddin Rûmî, Mesnevi den, s. 94:

"O hekimler gıda verirler, meyve sunarlar hastaya. Hayvanî can onlarla güçlenir, kuvvetlenir.

Bizse iş ve söz doktorlarıyız. Bize ululuk nurunun ışığı ilham vermektedir.

Meselâ bu çeşit iş sana faydalıdır, öbürünün yolunu keser.

Bu çeşit söz seni ileri götürür, bu çeşit sözse yaralar seni.

Bu doktorlara kılavuz sidiktir, bizim kılavuzumuzsa değeri yüce Vahiydir.

Biz kimseden tedavi ücreti, emek karşılığı bir şey istemeyiz. Biz el ücretimiz Hak tan gelir, bu da yeter bize.

Gelin onulmaz hastalığa tutulanlar, ilâcımız hastaya birebirdir."




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut