Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.493 yazı içinden]

25. Söz Üzerine Seminer

Yazara Mesaj Gönder

KARAKALEM SEMİNERLERİNİN bu sezonun dördüncü semineri geçtiğimiz Pazar günü gerçekleştirildi. Semineri sunan Ümit Şimşek, ‘Kur’anı anlamada 25. söz örneği’ üzerinde bir çalışma yapmıştı.

Seminerin konusu, ‘i’caz ilmi’ ve ‘belağat’ idi. Yani Kur’anın mucize oluşu ile ilgili olarak ortaya çıkan ilim dalıydı. Bu ilim dalının ortaya çıkması için, Kur’anın nüzulunun üzerinden asırlar geçmesi gerekiyordu. Zira, Kur’anın nüzuluyle beraber, insanlar zaten Kur’anın mu’cize oluşunu yaşıyorlardı; Kur’anın belağatine karşı secde ediyorlardı. Bu yüzden, belağat ilmi, tefsir fıkıh ilimleri gibi hemen ortaya çıkmamıştı.

Kur’ana ilk muhatap olanlar, Kur’anı tasdik etmeseler de, ayetlerinin belağatına karşı secde ediyorlardı. İman etmeseler de, gizli gizli bile olsa Kur’anı dinlemek, hoşlarına gidiyordu. Belağatına karşı, acz içinde olduklarını beyan ediyorlardı. Zaten mu’cizenin anlamı da ‘insanı acz içinde bırakan şey’ değil miydi? Kur’anın belağatine karşı, insanın aciz kalması değil miydi mu’cize olan? Kur’anın meydan okuyuşu bir benzerinin getirilmesi için, insanın acizlik içinde bırakılması değil miydi?

İnsanlar, Kur’anın mu’cizeliğini yaşarken, elbette ki bir i’caz probleminden söz edilemezdi. Ne zaman ki, İslamiyet yayıldı, başka kültürlerle karşılaşmaya başladı; Müslümanlar başka milletlerle beraberce yaşamaya başladı. Ne zaman ki, İslamiyet de kendi medeniyetini izhar etti. İşte, medeniyetler arasındaki farklılık ve çatışma da o zaman başlamıştı.

Başka milletlerin, ileri gelenlerinin de Müslüman olmaya başlamasıyla, islamiyetle ve Kur’anın ayetleri ile ilgili olarak sorular da artmaya başlamıştı. Sorular, artmakla kalmayıp artık saldırı şekline dönüşmeye başlayınca, Kur’an, kendi kendisini savunmaya ve muarızlarına karşı, mu’cizeliğini göstermeye başladı. İ’cazı(mu’cize oluşu), onun zırhı oldu. İ’cazını ve Allah’ın bize ne demek istediğini anlamak için, Kur’anı anlama ve savunma ihtiyacı ortaya çıkmıştı.

İşte Kur’anı savunma, onun mu’cizeliğini savunma, belağatını detaylandırma, i’caz ilminin ortaya çıkışını işaret etmekteydi. Kabul etmek gerekir ki, Kur’anın i’cazının savunulmasında öncelik, Mu’tezile mezhebinindi. Mu’tezilenin Kur’anın savunmasını, doğru okumamız gerekiyordu. Hatta Mu’tezilenin ilk çıkış asırlarında, mu’cizeyi ıspatlama cehdi içinde olduğunu unutmamalıydık. Zemahşeri, iyi bir mu’tezili olduğu kadar, iyi bir müfessirdi. İ’caz ilmi ile ilgili olarak, hala onun kurduğu ilmi çatıyı kullanmaktayız.

Abdulkahir-i Cürcani’ye gelinceye kadar, belağat ilmi, edebi bir zevkle ele alınıyordu. Cürcani ile birlikte, belağat ilminde, kelam ekolü ve edebiyat ekolü şeklinde iki tarza dönüşmekteydi. Kelam ekolü, Anadolu gibi Müslümanların sonradan yerleşim alanları olan kuzey bölgesinde yer almaktaydı ve bu ekol, belağatın, edebi ve zevki yönünü gözardı ediyordu. Taşranın dışında kalan bölgelerde ise, Arap asıllı olanlar, Arapça’nın diğer dillerden korunması güdüsünün de etkisiyle, Arap dil kurallarını belirleyip sistematik hale getirmişlerdir. İşte belağat bu koruma duygusunun tezahürüydü. Belağat ilminin gelişmesinde şu isimlerin ön planda olduğunu görüyoruz: Cahız, A. Cürcani, Zemahşeri, Fahrettin Razi, Sekkaki.

Sekkaki’den öncekiler belağat ilminin gelişmesinde, çok önemli katkılarda bulunmuşlardır. Ama Sekkaki, bu günkü anladığımız manada, belağat ilminin çatısını kurmuştur.(1228) Bundan tam bir asır sonra Kazvini, beleğat ilminin gelişmesinde son eklemeleri yapark, daha sonraki 700 yıllık bir İslam tarihinde son noktayı koymuştur. Daha sonrakiler, hep taklidi bir şekilde Kur’anın i’caziyle ilgilenmişlerdi.

Ümit Şimşek’in yaptığı tasnife göre, Belağat ilmi üç ana kola ayrılmaktaydı:

  1. Meani: Bir sözün manasına uygun bir şekilde ve yerinde sarfedilmesi anlamına gelmekteydi. Bunu, bu gün, bir tür dilbilim şeklinde anlayabilirdik.

  2. Beyan: Sözün vuzuh(açıklık) derecesini beyan eden ilimdir. Bu ilim dalının alt ana kategorileri, hakikat, teşbih, istiare ve kinaye gibi kavramlardır.

  3. Bedi’: Nadir görülen güzellik ve sözün süslenmesi manalarına gelir. Bu günkü anlamda Türkçe’de bunun karşılığını görememekteyiz.

Bu güne geldiğimizde, Kur’anı anlamada, Risale-i Nurun en temel eserlerinden olan 25. sözün çok önemli bir konumda bulunduğunu görürüz. Yukarıdaki tasnifatı genel olarak 25. sözün içerisinde bulmakla beraber, 25. sözde, bu kavramların çok daha derinlikli bir şekilde çalışıldığını görmekteyiz.

Said Nursi, her üç ilim dalındaki kavramları, çapraz bir şekilde eşleştirilerek, daha deruni manaların anlaşılmasına vesile olmuştur. Mesela, Kur’anın belağatindeki mucizeliği anlatmak için, birinci şule’nin birinci şuasının ikinci suretinde belağatin hikmetlerini beş değişik vechede ele almaktadır:

  1. Nazmındaki cezalet ve metanet(Akıcı ve düzenli bir şekilde ayetler serdedilmiştir. Ayetler ve kelimeler arasındaki ilişkiler çok düzenli ve ahenklidir.)

  2. Manasındaki belağat: Ayetler ve içindeki kelimeler, yer aldıkları metne uygun bir anlamda kullanılmış ve nereye hangi kelime kullanılması gerekiyorsa o kullanılmış ve israf söz edilmemiştir.

  3. Üslubundaki bedaat: Kur’anın uslubu, daha önce ve daha sonra eşi ve benzeri görülmedik bir tarzdadır. Bu anlamda eşsizidir.

  4. Lafzındaki fesahat: Lafzında, okunuşunda ve dinlenişinde çok açık ve anlaşılır bir tarzdadır.

  5. Beyanındaki beraat: Manaların anlaşılması için, her türlü ıspat, tebliğ ve irşat yoluna başvururken, manaya uygun lafızlar kullanılmıştır.

Bunların detaylarını 25. söze havale ederek, okuyucuya şunu söylemek isterim ki, 25. söz, mutlaka müzakereli bir şekilde okunmalı ve içinde geçen kavramlar karşılaştırılarak anlaşılmaya çalışılmalıdır.

Ümit Şimşek’e göre, fesahat ve üslup kavramları, S. Nursi’den önceki tasnifatta yer almamaktadır. Fesahat, bir sözün kolaylıkla anlaşılması ve söylenmesidir. Üslup ise, ilmi, edebi ve hitabi bir tarzı ifade eder. Bu her iki kavram da, Ü. Şimşek’e göre, orjinaldir ve Risale-i Nurdan önceki eserlerde yer alan tasnifatta yer almamaktadır. Bunun yanında önceki eserlerde bulunmayıp Risalelerde bulunan ‘münasebat’ diye bir kavramdan söz edebiliriz. Bu da ‘Kur’an ayetlerinde yer alan kelimeler arasındaki münasebetler’ ve ‘ayetler arasındaki münasebetler’in mu’cize oluşu şeklinde anlaşılabilir. [*]

Cürcani’nin nazım teorisine göre, Kainatta var olan düzenin Kur’andaki karşılığı, nazımdı. Yani nasıl ki, kainatta her şey bir düzen içinde cereyan etmekteydı. Kur’anda da bütün ayetler, bir düzen ve ahenk içinde ifade edilmiştir. Aynı teoriyi Risale-i Nurda da görmekteyiz.

R. Nurda, meani işlenirken, kainatın ve içindekilerin bir manası olduğundan bahisle, her şeyin yerli yerinde ve manasına uygun bir şekilde yaratıldığını, Kur’anın ayetlerinde de her mananın mutlaka bulunması gereken yere göre ifade edildiğini ve mana bakımından Kur’anla kainatın bir biriyle paralel olduğunu öğrenmekteyiz.

İkinci Şulenin ikinci nurunda, Evrenin anlaşılmasında Kur’ani metotlara şahit olmaktayız. Bu bahiste sözü geçen İ’caz ilmi ve belağat ilminin yeni bir alt başlığının teşekkül ettiğini görmekteyiz.

Ümit Şimşek’e göre, 25.sözün daha iyi anlaşılması için, şu esaslar çerçevesinde yeniden okumak gerekir.

  1. İlmin devamlılığı esastır. 25.söz, 8 asırlık bir belağat ilmi geleneğinin üzerine bina edilmiştir. Bu tarihi birikim okunmadan 25. sözün hakkıyla anlaşılması mümkün değildir. S. Nursi, yer yer bu birikimden istifade etmiş, güzel olanı tercih etmiş ve ya daha güzel olanı söylemiştir. Risalelerin Detaylı bir şekilde anlaşılması için bunun yapılması elzemdir.

  2. İlmin kapısının açık bırakılması: Risalelerin, ilmin anlaşılması için önemli olduğu kadar, risalelerin anlaşılması için de ilmin önemi ortadadır. Risale-i Nur, ne ilmin kapısını kapatmış ne de kendisinin yorumlanmasına kilit vurmuştur. Risaleler, her şeyin manasının içinde bulunduğu Kur’anı anlamak için, elimize ahahtar çözümler bıraktığı gibi, çözmediği konularda da çözümün anahtarlarını bırakıp, bizim çözmemizi istemektedir.

  3. Risalelerin ve 25. sözün benzersizliği vurgulanırken, bu mananın içinin doldurulması gerekir. Yani bir tür reklama ihtiyacı yoktur 25.sözün. Anlaşılmaya ihtiyacı vardır. Genelde risalelerin özel de de 25.sözün anlaşılmasında üç engelin varlığı göze çarpmaktadır: a.Ticaret: Reklam ve ben-merkezci bir okunma tarzı, b.Siyaset: Tarafgirane olarak risalelerin okunması. Muhaliflerinin risaleyi anlayamamalarının sebebi tarafgirane bir okuyuş biçimi olduğu gibi, tabilerinin de risalelerin anlayamamasında tarafgirane bir okuyuş biçimidir. c.Hamaset: Ritüellere vurgu yaparak, gerçekten çok görüntünün, manadan çok lafzın öne çıkarılması, risalenin anlaşılmasını gölgeler. Bu gün özellikle Türkiye’de Risale-i Nurları duymayan çok az bir azınlık mevcuttur. Bunun yanında duyan çoğunluğun Risaleleri yanlış tanıması, risale müntesiplerinin onu yanlış tanıtmasından kaynaklanmaktadır. Anlamamakta inat edenler kadar, onu yanlış tanıtanların da bunda payı olduğunu göz ardı etmememiz gerekir.

  4. Risale-i Nurun anlaşılması için elbetteki çok büyük çalışmalara ihtiyaç vardır. Ancak çıtayı sürekli yüksek tutup, hiçbir hedefe doğru yürüyememektense, hedefleri küçültüp, çalışılması gereken yerleri bölümlere ayırıp işi uzun vadeye yaymak daha elverişlidir.

  5. 25.sözde Said Nursinin çok kameralı çalıştığını görmekteyiz. Eski alimler, bir meselenin sadece bir yönüyle ilgilenirken, S. Nursi’nin bir meselenin birden çok vechesine dikkat çektiğini ve meseleleri yorumlarken, çok yönlü olarak ele aldığını görmekteyiz.




[*] Seminerin sunucusu Sn. Ümit Şimşek'in, yazıya ilişkin tashihi:

Benim seminerle ilgili yazının şu paragrafında bir yanlış anlama olmuş:

Ümit Şimşek'e göre, fesahat ve üslup kavramları, S. Nursi'den önceki tasnifatta yer almamaktadır. Fesahat, bir sözün kolaylıkla anlaşılması ve söylenmesidir. Üslup ise, ilmi, edebi ve hitabi bir tarzı ifade eder. Bu her iki kavram da, Ü. Şimşek'e göre, orjinaldir ve Risale-i Nurdan önceki eserlerde yer alan tasnifatta yer almamaktadır. Bunun yanında önceki eserlerde bulunmayıp Risalelerde bulunan 'münasebat' diye bir kavramdan söz edebiliriz. Bu da 'Kur'an ayetlerinde yer alan kelimeler arasındaki münasebetler' ve 'ayetler arasındaki münasebetler'in mu'cize oluşu şeklinde anlaşılabilir.

İşin doğrusunu anlatmaya çalışayım:

Fesahat ve üslûp kavramları daha önce de vardı. Ancak belâgat ilimlerinin tasnifinde bunlar açıkta kalıyor, ayrıca inceleniyordu. Yani, belâgat ilimleri dendiği zaman "maani, beyan ve bedi" olmak üzere üç ilimden söz ediliyordu; bunun yanında fesahat ve üslûp konusu da inceleniyor, ancak bu başlıklar altında yer almadığı gibi, kendileri de dördüncü veya beşinci bir ilim olarak ele alınmıyordu. Ancak Bediüzzaman'ın gerek bu iki kavramı, gerekse maani, beyan ve diğer kavramları ele alışı da orijinaldir; Üstadın bu kelimelere hangi anlamları yüklediği konusunda ciddî araştırmalar yapmaya değer.

Ümit Şimşek

  19.12.2005

© 2015 karakalem.net, Ahmet Nazlı

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut