Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.649 yazı içinden]

Duygu ticareti

Yazara Mesaj Gönder

DÜN BİR yazı okudum.

Ağlamaklı bir yazı.

Ağlamak üzere bir filme giden ve daha filmin başında ‘koyuverdiğini’ söyleyen bir ‘duygu adamı’nın yazısı.

Benim son zamanlarda sayılarının giderek arttığını gördüğüm bir türün ilk örneklerinden biri olan bir yazarın yazısı...

Yazı, ağlamak üzere gidilen bir film ile başlıyor, tanıdık bir delikanlının ölümüne dair duyguların anlatımıyla devam ediyor, yine filme dönüp film çıkışında döktüğü gözyaşlarının tarifiyle son buluyordu.

Ama bu kadar duygu ve bu kadar gözyaşı yüklü yazı, benim yüreğimde bir fırtına koparmadığı gibi, gözlerimden tek bir damla yaş bile koparmadı.

Bilakis, öfkelendim.

“İşte” dedim içimden yazara, “ha işte, duygulanabilmen için bir film ve bir olay buldun, bugünkü yazını da kurtardın.”

Yazmak için duygulanmak nasıl birşeydir bilmiyorum?

Şükür ki, Rabbim bugüne dek bana böyle bir duygu yaşatmadı.

Şükür ki, ‘hasbîlik’ ile ‘hesabîlik’ arasında bir tercih durumunda ikinciyi hiç sevemedim, sevemediğim için de, karşılığında bedeller ödeyeceğim durumlarda bile, ilkini tercih ettim. Seve seve tercih ettim.

Ama bugünlerde, giderek daha fazla, bir ‘duygu tacirliği’ hissettiren yazılara rastlıyorum sağda-solda.

Sadece ötelerde ve sadece ‘öteki’lerde değil; yakınımızda, yanıbaşımızda bilip gördüklerimiz arasında da...

İnsanların büyük kısmı, özellikle genç insanların, özellikle de genç kızlar ve genç hanımların büyük kısmı, bayılıyorlar böyle yazılara ve yazarlarına.

Pazar açık ve geniş...

Niyetiniz duygu ticareti ise, müşteri gani.

Niyetiniz yaşandığı an size özel kalması gereken, ancak demlenip damıtıldıktan sonra süzülen bir özü bir zaman sonra paylaşmanızın yakıştığı nice duyguyu tez elden pazarlamak ise, hiç beklemeyin.

Pazar açık ve geniş, müşteri gani...

Yazmak için duygulanan yazarlar, şimdi ağlayıp beş dakika sonra yazının başına oturan ve akşam arkadaşlarıyla rakı masasına oturup şen şakrak kahkahaya boğulan yazarlar, şimdi ağlayıp beş gün sonra ‘pamuk eller cebe’ kitabını baskıya hazır hale getiren yazarlar sinirime dokunuyor.

Sağda, ortada, solda; dinin yanında, dinin karşısında farketmez; hepsi de sinirime dokunuyor.

Kullanıldığımızı hissediyorum.

Duygular satılık değildir.

Duygular satılmak üzere yazılmaz.

Duygular yaşanır; ve eğer kalem erbabı insanlar isek, demlenip damıtıldıktan sonra, posası bizim iç dünyamızda kalmak üzere özü insan kardeşlerimizle paylaşılır.

Çıkmamacasına yüreğimize yerleştikten sonra ifşa edilir ve paylaşılır.

Duygular satılmak için değil, tüketilmek için hiç değildir.

Duygu ‘üretilmez’ zaten.

Duygular yaşanır.

Allah yüzyüze getirdiği olaylar ile bize farklı duygular yaşatır ve bu duygular ile bize çok şey öğretir. Öyle ki, acılardan, özellikle acılardan çok şey, çok ders, çok güzellik kalır bize. Geçmiş, bu yönüyle, kalır, içimize yerleşir. Yakîn tohumu çoğu kez yaşadığımız duygular, özellikle de acılar vesilesiyle çatladığı gibi, ‘ilmelyakîn’den ‘hakkalyakîn’e doğru tohumdan meyveye misali o güzelim yolculuk da yaşanan duyguların eşliğinde gerçekleşir.

Ama duygular üretilmez. Üretilmeye kalkışıldı mı, hasbîliği kalmaz.

O yüzden, duygulanmak için film izlenmez. Film izlenerek ağlanabilir, ağlamak için film izlenmez. Bir ölüm karşısında hüzünlenilir, hüzünlenip bunu yazıya dönüştürmek için mevtaya yaklaşılmaz.

Sayıları giderek artan duygu taciri yazarlar, sayıları giderek artan duygu satıcısı yazılar ve kitaplar sinirime dokunuyor.

Bilgisi ‘boğazından aşağı’ gitmeyen, yani kalbine yerleşmeyen ahir zaman bilginlerine dair hadisi hatırlıyorum bunları gördüğümde.

Onların haşrolunduğu anın tasvirini...

Herkesi rahatsız eden bir ses, bir böğürtü ile meydan-ı haşre gelişlerini...

Rabbim maddî hayatımızın ‘sinir’leri ne derece önemliyse manevî hayatımız için o derece önemli olan, manevî hayatımızın ‘sinir’leri ve hayatiyet kanalları olan duygularımızı inkişaf ettirsin, bizi asla duygusuz bir insan yapmasın. Yaşaran bir gözle, hüzünlenen bir kalble bizi nimetlendirsin.

Ama asla asla asla duygu taciri yapmasın...

Veyl o tacirlere...

  04.12.2005

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

4meteryalizm ve duygusallıkkim bilir, 06.12.2005, bu şehir

yalnız tacirliği yapılan duygusallık değil duygusallığın tüm yaşanma biçimlerini meteryalizmi besleyen ve ondan beslenen bir hastalık olarak görüyorum.duygusallığın olumlanan tarzları da dahil olmak üzere derinlemesine tartışılmasına katkılarınızın olabileceğini umuyorum.

3"Bilmek" ile "yapmak" arasındaki mesafe.Ayhan KÜFLÜOĞLU, 05.12.2005, İstanbul

İnsanın, "insan" olması; yani yer ve göklerin taşımaktan çekinip, korktuğu emaneti insanın yüklenip, dünyaya gönderilmesi; yani bir imtihanı ebedî kazanıp - kaybetme davasının o insanın başına açılmış olması; yani bu hâl, “insan” olarak yaratılma ve yaşamayı dahi riskli ve tehlikeli hale getirirken; bunu mes’ele edinip, üzülmek ve imtihanda olduğumuzu bir an dahi unutmayarak, imanı kazanıp – kaybetme endişe ve korkusunu (havf ve reca arası dalgalanmalar ve kabz – bast hâlleri) içimizde canlı tutarak, ebedi zarardan kurtulma ve korunma yollarını araştırmak varken; aynı insanın üzülmek ve duygulanmak için başka şeyler araması, mes’elâ bu yazıda duygulanmak için bir filme giden ve o filmden etkilenip, filmdeki hayalî olaya ağlayan insanın bu durumu, cidden ağlanacak elîm bir hadise! Bunu söyleyen ben olduğum hâlde ağlamıyorsam ve hiç değilse ağlayamadığıma ağlamam gerektiği halde bunu dahi kendime dert edinmemişsem, burada yazdıklarımın kendi nefsimi tatmin etmekten öte bir anlamı varsa, inşaallah o “Ey liyakate göre değil; ihtiyaca göre veren Rabbim! Beni bırakma!” dua ve niyetidir!...

Kâfirlerin dahi inkâr edemediği en kesin gerçeklerden olan “ölüm” ve öleceğimi bilmem ve hatta mezarların yanından geçerken bile kalb atışlarımda bir değişme olmaması ve ölümün somutlaştığı mezar taşlarına bakmak dahi ölümü(mü) hatırıma getir(e)miyor veya anlık hatırlasam da bu anlık hatırlayış, beni derin düşünce ve hüzünlere garketmiyor, akşam ne yapacağımı plânlıyorsam; bunu, kalblerin ne kadar katılaşabildiğine örnek olarak sunmak isterim... Tabii bildiklerime göre olmaması gereken bu, eğer Peygamber Efendimiz’in (S.A.V.) --- mana itibariyle --- buyurduğu gibi : “Daha fazlasını bilip, hissetseydik, dağlarda kendini bilmez hâlde dolaşır, eşlerimizin yanına uğramazdık” ve “Bildiklerimizi, hayvanlar bilse idi, onlarda yiyecek et bulamazdık.”

“Bilmek” ile “yapmak” arasında ne kadar mesafe var... Eğer robot gibi salt rasyonel kurallarla hareket eden birisi olsaydım : “Sigara sağlığa zararlı, o halde sigara içmemeliyim” der, bırakırdım. Ama nefs, ama nefs! Her istediği kendi aleyhine.

2Duygu KabızlığıKemal Tan , 04.12.2005, İstanbul

Hazmolmayan İlim, Telkin Edilmemeli

Hakikî mürşid-i âlim; koyun olur, kuş olmaz. Hasbî verir ilmini.

Koyun verir kuzusuna hazmolmuş Mûsaffâ sütünü.

Kuş veriyor ferhine lûab-âlûd kayyını.

(Sözler-Lemeat)

Bu sözden sonra başka söze ne hacet. Cenab-ı Hakk cümlemizi "yazma ishali ",

"entellektüel ishal " ve " duygu ve kalp kabızı “ olmuş bu dönem

yazarlarından muhafaza eylesin. Amin...

1sinir bozukluğumustafa mahir, 04.12.2005, Ankara

bir alıntı var aklımda. tam hatırlayamıyorum ama ismet özel e ait olabilir. "sinir bozukluğu ile hassasiyet arasındaki nüans"ı ayırtedebilmek üzerine. duygu teşhirciliği edebiyatın ana damarlarından biri. Dostoyevski kitapları da neredeyse tama yakın bu minval üzere gider. "kol kırılır yen içinde kalır" mantığı da duygusal teşhir meselesinin diğer ucu. istikamet ise kendi hissiyatını güvendiği biriyle paylaşmak (istişare) olabilir. yazı ise tümüyle teşhirciliktir bir bakıma. hassas dengeli bir konu esasen.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut