“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Düşüş
–Metin Karabaşoğlu

[*4.593 yazı içinden]

 Arşiv

Tıbbın ızdırabı, ızdırabın tıbbı

Yazara Mesaj Gönder

DÜNYADA KÜLTÜREL PSİKİYATRİ yaklaşımının öncüsü olan Arthur Kleinman, The Illness Narratives adlı kitabının önsözünde, ilk hastasıyla olan macerasını anlatıyor:

“İlk hastam yedi yaşında duygulu bir kız çocuğuydu. Bedeninin neredeyse tamamı çok kötü bir biçimde yanmıştı ve ölü dokuların bir pansuman işlemiyle her gün yeniden çıkarılması, derinin her seferinde soyulması gerekiyordu. Bu yaşantı ona çok büyük acı veriyordu. Ağlıyor, çığlık atıyor, kendisini incitmemeleri için tedavi ekibine yalvarıyordu. Benim görevim yeni bir klinik öğrencisi olarak onun hasar görmemiş elinden tutmak ve cerrah onu temizlerken çocuğu sakinleştirmeye çalışmaktan ibaretti. Bütün pansuman boyunca onunla bir ilgi kurmaya çalışıyor, ailesinden, evinden bahsetmeye çalışıyordum. Bütün bunların onun dikkatini pansumandan alacağını sanıyordum. Onun yaşadığı dehşete doğrusu ben de zor tahammül ediyordum.

Ama bir gün aramızda bir ilişki kuruldu. Kendi yetersizliğime ve bilgisizliğime hayıflandığım ve onun elini tutmaktan başka birşey yapamadığıma yazıklandığım bir sıra, ona bütün bunlara nasıl tahammül ettiğini sordum. Böylesine berbat biçimde yanmış olmak ona ne hissettiriyordu? Günbegün bu berbat cerrahî ritüele maruz kalmak nasıl birşeydi?

Birden durdu. Şaşırmıştı. Sonra belirsiz bir yüz ifadesi ile ve doğrudan ve basit cümlelerle anlattı. Konuşurken elimi giderek daha sıkı tutuyor; ne çığlık atıyor, ne de cerrah ya da hemşireyi uzaklaştırmaya çalışıyordu. O günden sonra bana güveni giderek pekişti ve bana neler yaşadığıyla ilgili duyguyu daha çok anlatmaya, hissettirmeye çalıştı. Bu rehabilitasyon birimindeki eğitimim sona erdiğinde ufak yanık hastası pansuman işlemine daha iyi katlanır olmuştu. Ancak onun benim üzerimdeki etkisi çok daha büyüktü: Bana hasta bakımıyla ilgili bir ders vermişti. Hastalarla konuşmak mümkündü. En sıkıntılı olanlarıyla dahi hastalığın yaşanma biçimi üzerine konuşabilirdiniz ve bunun tedavi edici bir değeri olabilirdi.”

Günümüzün tıp ortamına bakıldığında empati yahut hemhal oluş üzerine kurulu bir pratik göremiyoruz. Doktor, pazarlanan-reklam edilen-satılan bir ürünün sağlayıcısı, bakım ise metalaşmış, bir ticarî mala dönüşmüş. Bu öylesine vahşi bir rekabet ortamı ki, özellikle meslek ahlâkına ilişkin yaptırımların bulunmadığı ülkemizde her türlü değerin reklama âlet edilebilmesine yol açıyor. Kimi doktorlar kendilerinin farklı bir mal sattıklarını kanıtlamak için muhayyel bir metod icat ediyor, şu ya da bu metoda göre ameliyat yaptıklarını söylüyorlar. Kimileri akla gelen her konuda gazete ve televizyonlara çıkıp yerli yersiz demeçler vererek etraflarında bir şöhret hâlesi meydana getirmek istiyorlar. Kimileri televizyon kanallarında müşteri toplamak için geyik muhabbetinin en bayağısını yapabiliyorlar. Tıp, ahlâktan soyulduğunda, yeryüzünün en soysuz ticarî vasıtalarından biri olmaya adaydır. Ancak merhamet, hemhal oluş ve ahlâk ile uygulanmasıdır ki, onu kutsal bir meslek kılar.

Biyotıp, beden/zihin, gerçek/işlevsel hastalık, değerli tedavi/özgül olmayan plasebo etkisi gibi ikilikler üzerinde durur ve rahatsızlığı bozulmuş biyolojik süreçler olarak inşa etmemizi ister. Çalışma nesnesi olarak da, bozuk biyolojik süreçleri seçer. Burada hastanın ızdırabı nasıl yaşantıladığı önemli değildir. Hastanın ve ailenin şikayetleri, bu bakışa göre, subjektif ve taraflı bildirilerdir. Oysa hekimin görevi, bu yanlı gözlemlerin yerine nesnel verileri koymaktır. Doktordan beklenen, güvenilmez bir yaşantı olarak hastalık hikâyesinden, daha otantik olduğu varsayılan bir biyolojik patoloji olarak rahatsızlık kanıtı çıkarmaktır.

Bu süreçte doktora hastanın yaşantısını önemsiz sayması öğretilmektedir. Hastanın ve ailenin yaşantısını yok saymak suretiyle ızdırabın ahlâkî gerçekliği de gözden yitmekte ve sözgelimi ağrıya katlanma yaşantısı, ‘objektif’ bedensel belirtiler yanında önemsizleşmektedir. Yani biyotıp, yahut bir başka deyişle modern tıp, tedavi nesnesini ızdırabı meşrulaştırmadan inşa etmektedir. Hekimler hastalık yaşantısıyla ilgili anlamlı bir açıklama sunmaktan âdeta imtina ediyorlar. Anlamın kendisi tıbbın temel rükünlerinden birisi olarak kabul görmüyor. Bu da ister istemez tıbbı insansızlaştırıyor. Bu insansızlaştırıcı ethos hastane ve kliniklerde muzdarip kişinin yalnızca bir müşteri, bir tüketici olarak algılanmasına yol açıyor.

Bir dahiliye vizitinde hoca sormuştu: “Çocuklar, karaciğer absesi nerede yatıyor?” O zaman irkilmiştim, şimdi hatırladıkça gülüyorum. Hekimin gözünde karaciğer absesi olarak şekillenen rahatsızlık, aslında kişiye büyük ızdırap veren bir hastalıktır. O kişi bu hastalık yüzünden işlerini yapamamaktadır, ailesi perişan durumdadır, çocukları üzüntü ve merakla olan biteni izlemektedir, eşi onu kaybedebileceğinden kaygılanmaktadır. Kişinin etrafındaki sosyal ilişkiler ağı o karaciğer absesi ile bambaşka bir vaziyet almıştır. İnsanların iç dünyalarında türlü kaygılar, vehimler, tasalar cirit atmaktadır.

Bütün bunları görmezden gelip bu insanın yaşadıklarını bir karaciğer absesine indirgemek ne derecede açıklayıcı olabilir ki? Izdırabı ihmal eden, onu yok sayan bir pratik; sözkonusu abseyi tedavi etse dahi, onun iç dünyalarda oluşturduğu yarayı tedavi edebilir mi?

Tıp bir şefkat mesleğidir. Şefkat ise hemhal oluşla mümkündür. Modern tıbbın ızdırabı, ızdırabın tıbbını yok saymasından kaynaklanmaktadır.

  23.11.2005

© 2015 karakalem.net, Kemal Sayar

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut