Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Müslüman ve İngiliz?
–Abdülhakim Murad

[*4.659 yazı içinden]

 Arşiv

Türkiye’de benliğin dönüşümü

Yazara Mesaj Gönder

YAŞADIĞIMIZ YÜZYILDA ARTIK, KİMLİĞİN sosyal bir ürün olduğu ve ‘postmodern’ toplumlarda tek ve istikrarlı bir kişisel kimliğin üretilip sürdürülmesinin zorlaştığı dile getirilmektedir. Benliğin kalabalıklaşmasını tarif etmek için icat edilen ‘multifreni’ kavramı, varlığın çoklu ve farklı potansiyellerinin edinilmesine atıfta bulunur. Benlik, günümüzün postmodern Batılı ya da Batılılaşmış toplumlarında her kalıba girmekte, bir ömür boyu büyük değişmeler geçirebilmekte, bir kişilikten diğerine seğirtebilmektedir. Benlik artık bir sürekliliği olan kararlı bir organizma değil, kendini şimdiki zamanda nasıl tanımlıyorsa öyle olan birşeydir.

Yirmibirinci yüzyılda benliğin ‘çoklu benlik’ olarak tanımlanabileceği de dile getirilmiştir. Benliğin dışındaki kimlikler, bir giysi gibi kolayca giyinilip soyunulabilmektedir. Kişi bu kimliklerle özdeşleşse de onların varlığını ‘olmazsa olmaz’ bir durum olarak yaşamamakta, onları pek de sahih olmayan bir tarzda benimsemektedir. Bu, bir anlamda, ‘derin ama boş’ benlikten ‘sığ ve çoklu’ benliğe geçiştir; içsel yaşantıyı arzulayan benlikten dışsal yaşantıda girebileceği yeni kılıklar arayan benliğe geçiştir. Temelde değişmeyi, dönüşmeyi ümit eden benlikten, o anda, hemen en etkili ve çekici kimliği kuşanmayı bekleyen benliğe bir geçiştir sözkonusu olan.

Benliğin günümüzde doyduğunu, kalabalıklaştığını öne süren sosyal psikolog Kenneth Gergen, yüzyılın ilerlemesiyle birlikte benliklerin başka insanların karakterleriyle kalabalıklaştığını yazar. Belleğimizde başka insanlara ait imgeler çoğalmış ve bu da bir sosyal doygunluğa yol açmıştır. Yüzeyde tek ve bütüncül bir kimliğimiz var gibi görünse de, içimizde kalabalık bir kimlikler dizisi hükmünü icra etmektedir. Yazar, postmodern dünyada benliğin ancak ilişkilerin bir tezahürü olarak tanımlanabileceğini öne sürer. Artık ‘bireysel benlik’ değil, ‘ilişki içindeki benlik’ sahnededir. Benlik pek çok bağlamda kendisini yeniden yapılandırır. Bireysel özerklik duygusu yerini karşılıklı bağımlılık duygusuna bırakır. Geleneksel toplulukta kişi samimî, güvenilir, çalışkan bir kişi olmakla ‘iyi’ sıfatını hak ediyordu. Sosyal açıdan doygun bir bağlamda bir orta sınıf erkeğinden beklenen, bundan çok daha fazlasıdır. Bu da insan eylemlerindeki yüzeyselliği ve samimiyetsizliği arttırmaktadır. Otantisite (sahihlik) ve samimiyet uzaklaşırken, suçluluk ve yüzeysellik duygusu sahne alır ve bunlar ‘pastiş kişilik’in zeminini hazırlar.

Pastiş kişilik, sosyal bir bukalemundur. Hazırda olan herhangi bir kaynaktan kimlik kırıntılarını alır ve onları belirli bir durumda arzu edilir ve işe yarar hale dönüştürür. Multifreni, insan geriye dönüp neyi yitirdiğini hatırlamadığı sürece işe yarar: Dünyanın küreselleşip küçüldüğü bir çağda onun dost çevresi ve sosyal etkinliği gittikçe genişlemektedir. Küresel hız çağında herşey değişirken, benlikler de bundan payını almaktadır. Artık benliğin istikrarı değil, değişimi ve dönüşümü hedeflenmektedir. Gündelik hayat haz peşinde koşmakla geçer. Pastiş kişilik için sosyal bağlam dışında inşa edilecek bir benlik yoktur. Giyim kuşam, benliği oluşturmanın temel aracı olur. Her uluslararası marka benliğe yeni ve farklı bir ifade imkânı verecektir.

Sosyal doygunluğun sonuçlarından birisi de, ilişkilerde mahremiyet ve adanmışlığın giderek kaybolmasıdır: ‘Gerçek’ benlik yitip gitmiştir ve benlik ancak diğerleri varsa vardır. Gerçek benliğin yitmesiyle birlikte, sahneye kısmî ilişki çıkar. Bu ilişki kişinin varlığının kısıtlı veçhesi üzerine inşa edilir. Bu ilişkiler, kişinin kendisini tümden ifşa etmesini gerektirmez. Kişi bir bütünlük ya da tutarlılık duygusu olmaksızın, kişiliğinin yalnızca bir kısmını dışa vurabilir. Farklı faaliyetler için biraraya geldiğimiz farklı insanlar vardır. Bu faaliyetler dışında birbirimizin yüzünü görmek istemeyiz.

Peki bu kadar teorik lakırdıyı biraraya getirmekten murad ne?

Bu erozyona uğramış, içeriği boşaltılmış yeni benliğin dili çarşıda pazarda, gazetelerde ve TV ekranlarında sıklıkla karşımıza çıkıyor, kulağımıza çalınıyor. Bu dil şehre yeni gazeteci tipinin fener alaylarıyla girdi ve pahalı mekânların müdavimleri arasında yankısını buldu. Yuppie kültürünün misyonerleri ‘sığ ve çoklu benlik’lerini gittikleri her yere bir bayrak gibi taşıdılar ve şehirde, temerküz ettikleri her yerde, kendilerine benzeyen insanlardan bir koza ördüler. Yağmurlu günlerde onların paçalarına çamur bulaşmaz ve onlar için Laila’nın ışıklarının sönmesi insanların ocaklarının sönmesinden daha korkutucudur.

Tuhaf bir cemaat duygusuyla yaşadıklarını sandığım bu insanları birleştiren, hırs ve iktidarın karşı konulmaz enerjisi olsa gerektir. Bu tipin mümeyyiz vasfı, dertsizliği ve rüyasızlığıdır. Nasıl olsa her gün yeni bir kalıba girebilir. Bir gün başarılı bir işadamı, öteki gün memleket meseleleri için kendini yollara vurmuş politikacı, sonraki gün sosyetenin hızlı çapkınıdır. Bu kişilik tipi reklamlarda oynamaya yatkındır; hayatını bir reklam kişiliği gibi yaşadığı için, bütün hayatını bir reklam fragmanına dönüştürdüğü için, sahnenin önünde olmak ona büyük bir emniyet ve huzur duygusu verdiği için, o bir reklam kişisi olabilir.

Onlar tüketim mabedinde kâh fanatik rahipler, kâh mütedeyyin şâkirdler olarak gözümüze çarpar. Onları ‘yalnızlığın kokusu’ndan tanıyabiliriz. İçlerinde kalabalık bir benlik de taşısalar, onlar kalabalıklar içinde yalnızdırlar. İlişkilerini derin ve sağlam bir bağa dönüştürmeye hevesli olmadıkları için, her ilişki ancak onları mutlu etmeye ve zamanı geçirmeye yaradığı sürece var olduğu ve en ufak bir ‘yan tesir’de kolaylıkla çöp sepetine atılabildiği için, kendilerini yalnızlığa sürgün etmişlerdir.

Peki ama Türkiye’nin o sessiz çoğunluğuna ne oluyor? O sessiz çoğunluk neden “Biri Bizi Gözetliyor,” “Dokun Bana,” “122 Milyon,” “Benimle Evlenir misin?,” “Size Anne Diyebilir miyim?” gibi absürdlüklerin karşısında sabahlıyor? O taraf tutmalar da ne öyle kuzum? Şu ya da bu aileyi kendinden saymalar, yarışmacıları bağrına basmalar? Şehrin serâzad beyazlarını harcadık da, bu meseleyi nasıl halledeceğiz?

Görünen o ki, televizyon Türk insanının yeni kamusal alanını teşkil ediyor. Bizi birleştiren ortak mekânlar ve nihayet mahalle hayatlarımızdan çekildikçe, onun yerini sanal ortak alanlar doldurmaya başlıyor. TV ve internetin sağladığı sanal ortam, bize hâlâ güçlü bir cemaatin parçası olarak yaşadığımız hissini veriyor. “Biri Bizi Gözetliyor” ya da “Benimle Evlenir misin?” evinde yaşananlar bizim günlük hayatımızın bir parçası oluyor. O evde yaşananlardan yola çıkarak, ev sâkinlerinin kimine sempati, kimine öfke duyabiliyoruz. Aramızdaki beyaz cam buharlaşıp yok oluyor. Ama o eve yerleştirilen kameralar bizi daha geniş bir cemaatin bir parçası da kılıyor aynı zamanda. Bizimle çok farklı köken ve yerlerden gelen başka insanlarla, aynı evi ‘gözetledikleri’ sürece, paylaşabileceğimiz birşey, edebileceğimiz bir çift lakırdı bulunuyor.

Yalnızca bu programlar değil, türlü magazin programları da bu kamusal alan hissini çoğaltırlar. Manken ve şarkıcılar sanki arka odamızdadır, bir dokunsak onlara ulaşabilecek gibiyizdir. TV aygıtı, toplumumuzun yeni kamusal alanı olarak hepimizi görünmez bağlarla birbirimize bağlamakta, içimizdeki açlığa sahte bir şifa sunmakta, aramızda anlaşabileceğimiz yeni ve sığ bir dili çoğaltmaktadır. Reklamlar toplumsal hayatın diline karışır ve reklam cümlecikleri ile bir ‘hayat felsefesi’ oluştururken, TV kişilikleri bize hayatı nasıl yaşayacağımız konusunda yol gösterirler.

Bu yeni kamusallık, benliklerin geçirdiği dönüşümle çok yakından ilgili görünüyor. Gerçek ilişkinin yerini simülasyona terk ettiği, derinlemesine bir paylaşımın tek taraflı alıcılığa—edilgen izleyiciliğe—tahvil edildiği, politik baskıların kişileri mahrem ortamlarda farklı, dış dünyada farklı davranmaya icbar ettiği ve dolayısıyla mahrem benlik ile kamusal benliğin ayrıştığı bir ülke, sığ ve çoklu benliğin yayılması için uygun bir fideliktir. İşyerlerimizde devletin sevdiği yurttaşlarızdır, evlerimizde haşin birer ideolog kesiliriz, TV karşısında bambaşka bir dünyanın rengine bürünürüz. Erzurumlu muhafazakâr bir ailenin aynı zamanda BBG programının sadık izleyicileri olması, bu kararsız ve ‘çiçekten çiçeğe konan’ yeni benliğin basit bir tezahürü olsa gerektir.

Demem o ki, artık zihinsel yarılma yahut şizofreninin bir metafor olarak kullanım değeri kalmamıştır. Artık ‘multifreni’ çağındayız, gerçeğin nasıl birden çok yüzü varsa, insanların da giderek daha fazla benliği olmaktadır.

Sinir bilimindeki gelişmeler beynimizin harikulâde bir müteahhit olduğunu gösteriyor: Gözün gördüğü, beyinde bambaşka biçimlerde inşa edilebiliyor, beyin gözün yarım yamalak gördüğü şeyi belleğin diplerinden anıları çağırarak yeniden yapıyor, âdeta icad ediyor. Dolayısıyla, modern sinirbilimi, ‘gerçekliğin bizim inşa ettiğimiz birşey olduğu’ önermesini algı düzleminde destekliyor.

Yaşadığımız çağla birlikte, dünyayı atalarımızın bildiğinden çok farklı biçimlerde bilmeye başladık. Nesilden nesile aktarılan kültürel bilinç, yerini giderek kültürler arası sınırları tanımayan, toplumlar arası kısmî bir melezleşmeye ve daha ziyade hâkim dünyanın rengine bürünmeye yol açan bir ‘küresel bilinç’e bıraktı. Postmodern zamanlar bilincimizin yapısını değiştirmekte ve benliklerimizi dönüştürmektedir.

Bir değil birkaç maske ile dolaştığımız günden beri, hangisinin gerçek yüzümüz, hangisinin maske olduğu bilgisini yitirdik. Sığ ve çoklu benliklerimizle, hayatın tesellisini ekranlarda arayan, yönünü yitirmiş, şaşkın kimseleriz artık...

  23.11.2005

© 2015 karakalem.net, Kemal Sayar

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

1Tazelenmeye ihtiyaç vardırYusuf Fatih Yücel, 16.06.2006, İstanbul

Popüler kültür mü dersiniz bu değişime yoksa başka bir şey mi,önemli değil,toplumumuz dönüşmeye başladı.Akıllarımız bulanık ve kimliklerimiz belirsiz.Muhafazakarım diyenin neyi muhafaza ettiği muğlak!!!Değişim yanlısının ise neyi "değiştiremediği" aşikar."Değişme her zaman iyidir" dogması ile dolu zihinler rasyonaliteden uzak.

Nescafe gibi çabuk ve hazır olan popüler hayata tek merhem dindir,dini hayatımızın tazelenmesidir.Bediüzzaman Hazretleri nin davası bu değil miydi?Necip Fazıl ın gençlik hayalleri tazelenme üzerine kurulu değil miydi?Sezai Karakoç un Diriliş Rüyası tazelenmeyi arayış değil miydi?

Günümüz kimliksizliğinde bütün müslümanlara düşen görev,kimliğimize sahip çıkmaktır.Sahip çıkmanın yolu da inanç ve ilimdir.Herkes kendi ölçü ve fıtratında bu iki kaynaktan faydalanmalıdır.




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut