“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

İlk iş
–İsmail Örgen

[*4.593 yazı içinden]

 Arşiv

Kırlarda bir kelebek

Yazara Mesaj Gönder

ÇOK–ULUSLU BİR ŞİRKETTE ÜST DÜZEY yönetici olarak çalışan adam, “Gönüllü kölelik düzeni bu” diye mırıldandı.

Kendisine bahşedilen onca imkâna karşın, iş hayatından hoşnut değildi ve bu hoşnutsuzluk olmadık zamanlarda baş gösteren endişe nöbetleriyle kendini dışa vuruyordu. O ana dek iş ortamlarında çok girişken olan bu kişi, şimdi en basit sunumları yaparken bile zorlanıyor, dili damağı birbirine yapışıyor, sözün sonunu getiremiyordu.

Örseleyici bir ayrılığın ardından içinde gelişen ve bir türlü halledemediği o boşluk duygusunu, “Ben kocamı çok-uluslu şirketlere kurban verdim” diye açıklayan genç kadın ise, devam ediyordu: “Oradaki yozlaşmış insan ilişkileri kocamı da bir tufan gibi önüne katıp sürükledi.”

Oysa üniversite yıllarından bu yana aynı siyasetin omuzuna yaslanmış; hem yoldaşlık, hem de hayat arkadaşlığı yapmışlardı. Yazgı onları önce kapitalist sistemin buyruğuna sokmuş, sonra da ruhlarının ağır ağır baştan çıkışına tanıklık etmişlerdi.

Kendisini küresel bir firmanın ülkedeki vazgeçilmez yöneticisi olarak tanıtan ve işini çok sevdiğini söyleyen adam, son zamanlarda anlam veremediği panik ataklardan yakınıyordu. Bu ataklar, kendisi kabul etmese de, iş hayatındaki doyumsuzlukla birlikte başlamıştı. Sık sık cipine binerek kırlara gidiyor, tabiatta uzun saatler geçiriyor ve özlediği hayatın tabiat içinde özgürce yaşamak olduğunu dile getiriyordu.

Bildik hikâyeler, değil mi?

Bu hikâyeler modern çalışma düzeninin insanın ruhunu e-mip de onu nasıl bir posaya çevirdiğinin kıssaları olarak okunabilir.

Denilebilir ki, modern kölelik düzeni baştan çıkartıcı maaşlar ve albenili pozisyonlar karşılığında bizi ruhlarımızı unutmaya ve hatta giderek Faustiyen bir anlaşmayla ruhlarımızı satmaya çağırıyor.

Peki neden böyle?

Çağımızda benliğin anlam sağlayıcı kaynakları bir bir kuruyor. Hayatın anlamını devşirmek için işimize, banka hesabımıza, evimize, evimizin önündeki arabaya döndürüyoruz yüzümüzü. Maddî imkânlarımızın çokluğu, bize, bu hayatı doğru ve mutlu bir biçimde yaşadığımız yanılsamasını veriyor. Oysa hepimiz içimizde yaşanmadan bekleyen bir hayatın suçunu duyuyoruz. O hayat orada, keşfedilmeyi ve açığa çıkarılmayı bekliyor. O orada beklediği sürece de hayatlarımızı, bütün ışıltısına rağmen, saman tadında yaşıyoruz. Çünkü kendimizi yeterince özgür hissetmiyoruz. Çünkü işimiz bizi görünmez prangalarla bağlıyor, hareket kabiliyetimizi sınırlıyor.

Yeni çalışma düzeni, müntesiplerine daha çok tüketme kabiliyeti vaad ediyor: Ruhunu sat, ama karşılığında büyük arabalar, büyük evler, sayısız eşya al!

Dövüş Kulübü’nün o eşsiz repliğinde söylendiği gibi: “Sahip olduğun şeyler, bir süre sonra sana sahip olur.”

Bu çalışma düzeniyle birlikte yeni bir yoksulluk tarzı sökün ediyor. Yeni yoksulların özelliği, eşyadan yana zengin ama zamandan yana yoksul olmaları... İşte geçirilen uzun saatler ailenin mutluluğundan çalınıyor. ‘Kalpsiz bir dünyada son sığınak’ olan ailenin temelleri sarsılıyor. Çocuklarımızın en çok gereksindiği iki şey, onlara sunduğumuz dikkat ve varlığımız, kayıplara karışıyor.

Afrikalıların iki tür açlıktan söz ettikleri söylenir. Biri maddî olana; yiyeceğe, barınağa duyulan açlık. Diğeri ise ‘niçin?’ sorusunun cevabına duyulan açlık. Başka bir deyişle, anlam açlığı. Bana sorarsanız, modern iş hayatı, insanların içinde saklı duran anlam arayışını törpülediği için, yaygın bir hoşnutsuzluk doğuruyor.

Anamalcı zihniyet, sadece kâr ve büyümeyi düşünüyor. Ama öte yanda ‘ruhun krizi’ büyüyor. İnsanlar işyerlerinde de kişilikleriyle dikkate alınmak, varlıklarını ve biricikliklerini hissetmek istiyorlar. Çarkın içinde sıradan bir vida olmak, varlığımıza esaslı bir cevap arayan bizi ürpertici sorular karşısında kolsuz kanatsız bırakıyor.

İnsan benliği, kadim zamanlardan beri, bağlanmak arayışında. Benliklerimiz aşan, daha yüce, zamanla ve zeminle değişmeyecek değerlere bağlanmak, ruhu özgürleştiriyor.

Seçim yapabilmek, ruhun özgürlüğüdür. Kim kırlarda bir kelebek olmayı yeğlemez ki?

  18.11.2005

© 2015 karakalem.net, Kemal Sayar

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut