“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.616 yazı içinden]

Cihadın yeni adresi

Yazara Mesaj Gönder

PEYGAMBER EFENDİMİZ, bir cihad dönüşü sahabilerine ‘küçük cihaddan büyük cihada dönülüyor olduğunu” söylemişti. Doğrusu bu, benim duyduğum ilk anda çok da rahatlıkla anlayabildiğim bir söz değildi. Canını ortaya koyarak, düşmanla savaşa gidiliyor; ama bu ‘küçük cihad’ olarak niteleniyordu. Güven içindeki evine dönüyordu, evinde rahat bir halde ibadet ve zikir ile meşgul olunacaktı, ama bu eve dönüş ‘büyük cihad’ diye isimlendiriliyordu. Anlaşılması çok da kolay görünmüyordu bunun.

Yaşım ilerledikçe, sosyal hayat tecrübelerim arttıkça ve bu vesileyle insan ilişkilerim yoğunlaştıkça, kudsî nebînin (a.s.m.) başkaca hadisleri yanında bu sözleri de benliğimde anlaşılır hale gelmeye başladı.

İnsan asıl cihadını, büyük cihadını ‘eve döndüğünde’ ve ‘nefsine karşı’ yapıyordu gerçekten. Her ne pahasına olursa olsun sözüne zerre kadar yalan katmamak, beş vakit namazı kılmaktan daha çok gayret gerektiriyordu. Ne kadar kızarsam kızayım bir sırrı açığa vurmamak, emin kalabilmek, sayfalarca Kur’ân okumaktan daha zordu. O anki çıkarlarıma ters düşüyor görünse de, güçlü haksıza karşı zayıf haklıyı savunmak ve her ne pahasına olursa olsun bu savunmanın arkasında durabilmek, gece namazlarıyla tatlı uykuyu bölmekten binlerce defa daha meşakkatliydi. Mevkime zarar verir korkusuyla her yaptığımı alkışlayanlar yerine, hakikatli bir şekilde yanlışımı söyleyen bir küçüğü benimseyebilmek; türlü ayak oyunları ile iftiralar ve gıybetler ile onu gözden düşürüp gözlerden saklamaya çalışmak yerine kendisinden hakikat dersini alabilmek ve başkalarının da bu dersi almasına fırsat vermek, mürşidlik vazifesi ile diyar diyar dolaşmaktan, gece gündüz ayakta kalmaktan ve sağlığını dahi feda etmekten kıyas kabul etmez derecede zor olmalıydı ki, ehl-i din nezdinde vuku bulan bunun tersi idi. Oysa farz namaz ve Kur’ân tilaveti, gece namazı ve emri bi’l-mârufla birlikte, yalandan uzak durmak da, haklının yanında yer almak da, hak sözlere kulak vermek de hem namazlarda okumakla yükümlü olduğum hem de sair zamanlar içinde kendisini yüzünden okuduğum Kur’ân-ı Hakîm’inde Rabb-ı Rahîm’in kesin buyruklarıydı ve dolayısıyla, mü’minin vasıflarıydı.

Gelin görün ki, halihazırda yaşananlara ve bunların ehl-i din nezdinde bu kadar geçerli olabilmesine bakılırsa, Resul-i Ekrem haklıydı. Bizi bilen adına konuştuğu, gün gibi ortadaydı. Doğrudan Allah adına ibadet diye niteleneni yapmak, gündelik hayatı yaşarken, insan ilişkileri içerisinde O’nun rızasına uygun olanı nefsimize rağmen tercih etmekten daha kolaydı. Habibullah (a.s.m.) bu sözüyle, bunu söylüyor, böylece bizi ikaz ediyor olmalıydı. Nefsim menfaatinin ardındaydı. Onu bundan, hazır bir hazdan mahrum etmek, düşman karşısında ölümüne savaşa girişmekten daha zordu.

Nitekim, hayat tecrübelerim bana bir kadın, hem ehl-i din bir kadın olarak evlilik ilişkisinde de Resul-i Ekrem’in buna mümasil bir sözünün de ne kadar haklı olduğunu öğretti. Yine ‘cihad’ın sözkonusu olduğu bu hadisinde de, “Kadının cihadı kocasına iyi davranmasıdır” buyuruyordu Hz. Peygamber. İlk anda bu hadis de “Mü’mine kadına düşen vazife bu kadar sıradan mı?” dedirtmişti bana. Oysa ki, meydanlarda tesettür mücadelesi vermek, sohbetlere koşturmak, herşeyi bir yana bırakıp insanları irşada girişmek, ana-baba muhalefetine rağmen emr-i ilâhîyi gözetmek insanın gözüne daha zor ve meşakkatli, dolayısıyla da daha büyük kıymet ve sevaba medar görünüyordu. Fakat, neden bunlar değil de, kocasına iyi davranmak kadının cihadı oluyordu?

Fakat gerek kendi nefsimde, gerekse benim gibi diğer mü’mine hatunlar cephesinde tecrübe ettiklerim, işin renginin hiç de göründüğü gibi olmadığını, Resul-i Ekrem’in bu sözüyle de haklı olduğunu bana öğretti.

Açık bir izn-i ilâhî olan ‘taaddüd-ü zevcat’ hemen hiçbir mü’min erkeğin evinde ağzına alamadığı, ağzına almak bir yana, şakasını dahi yapamadığı bir meseleydi meselâ. En yumuşak karşılandığı durumlarda ise, “Bir sizin için daha hayırlıdır” âyetiyle mesele çözümlenmeye çalışılırdı. Oysa bu iznin muhatabı kim ise, âyet de ona hitaben konuşuyordu. Dolayısıyla, bunun muhasebesini yapacak olan, iznin muhatabı idi. Böylesi bir konuşmanın yaşandığı evin hanımı ise, pek çoğuna zor görünen tesettüre takva derecesinde riayet eden, sohbetten sohbete, dersten derse koşuşturan bir insan olabiliyordu pekâlâ.

Keza, bir erkek hanımının zaruri ihtiyaçlarını karşıladığı gibi, yine kendi kazancından Allah’ın gerektiğinde kendilerine bakmakla yükümlük kıldığı ana-babasına maddî yardımda bulunmaya kalksa, rıza-yı ilâhî adına sohbetlere koşturan hanımının ya açıkça karşı koymasıyla karşılaşıyordu; yahut kadın tarafından yeni bir masrafın zarurî gibi gösterilmesiyle bu yardım engelleniyordu; veyahut erkek anne-babasına yardım yapmak için bir istediğine ‘evet’ demek suretiyle karısına ‘rüşvet verme’ye mecbur bırakılıyor; veyahut, kendi helâl kazancından kendi anne-babasına gizli saklı bir surette yardımda bulunma durumunda kalıyordu.

Keza, kendi evini mahrem köşelerine kadar yabancı elleri sokmak yerine kendi elleriyle temizlemek veyahut kocasının evde olacağı zamanda onun sevdiği yemeklerin bulunduğu bir sofrayı zevkle hazırlamak ağır geliyordu nice mesture ve mütedeyyin hanıma. İlkini yabancı birilerine ücret karşılığı yaptırmak; ikincisini ise ‘irşad faaliyetlerine konsantre olmak’ adına aksatmak pekâlâ revaçtaydı.

Halbuki, ne demişti Resul-i Ekrem (a.s.m.): “Kadının cihadı, kocasına iyi davranmaktır.”

Gelin görün ki, meselâ tesettür gibi bir emr-i ilâhîye uyma kararlılığı dolayısıyla ana-babaya dahi haklı surette direnebilmiş mü’mine bir hatun, iş evliliğe, eşiyle münasebete, aile hayatının güzel bir şekilde devamına ilişkin ilâhî ve nebevî emirlere geldiğinde bu defa aksi yönde ayak diretiyor bugünlerde.

Bu yaşananlar, insana, Resul-i Ekrem’in hak söyleyen, hak bir elçi olduğunu bir kez daha ikrar ettiriyor. Asıl cihadın savaş meydanında değil, eve dönüşte ve nefse karşı yapılan cihad olduğunu bildiren; ve kadının cihadının ‘kocasına iyi davranmak’ olduğunu bildiren Resul-i Ekrem, bu sözleriyle, bu zamanın mü’min evlerini dahi sarmış bir yangını nasıl da teşhis edip çıkış yolunu gösteriyor!

Asıl cihad meydanlarda değil, evlerde ve kalplerde yaşanıyor kısacası.

Ve bu ‘büyük cihad’ın terki, evleri ‘savaş alanı’na çeviriyor...

  23.09.2005

© 2015 karakalem.net, İnci Şirvan

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.

8ÖlçüAbysmal, 18.02.2006, İstanbul

“Taaddüd-ü zevcat” meselesinin bir kadın tarafından kabulünün kadını imanen yücelttiği, istenmeyişinin ise imanen seviyesini düşürdüğü konusuna katılmıyorum.

Ahmet Bey’in söylediklerinin ise olmasını istediği gibi “erkeksi” likten sıyrılmış olarak göremedim ne yazık ki.

Erkek ve kadın farklı yaratılmıştır ve kendi fıtratlarına dair konularda birbirine üstünlükleri vardır. Fakat bu birini diğerinden üstün kılmaz. Erkeğin Allah’ın kendisine görev olarak verdiği “hamiliği” benliğinden ayırarak usulüyle yerine getirmesi, kadının ise bu hamiliğin altında şefkat ve nezaketle yaşamını sürdürmesi –yani herkesin karşılıklı olarak vazifesini bilmesi- bütün sorunları halledecekken nedense ortaya sürekli kadınlar açısından eşitlik ve erkekler açısından ise daha üstün olma sevdası ortaya çıkar. Kimse benliğini gerçekten ayrıştıramaz.

Elbette erkeğin birden fazla eşi olabileceği Kur’an’da açıkça belirtilmiştir ve elbette inanan tüm insanlar bunu kabul etmek, hikmetlerini anlamak ve içine sindirmek durumundadır. Kişi “bir tanesi sizin için daha hayırlıdır” tavsiyesini de aynı “müminlikle” içine sindirmeli bu cümlenin de hikmetini idrak edebilmelidir. Allah’ın erkeğe izin verdiği bu konuda kadının eşine yasak koyması tabi ki kabul edilemez bir cür’ettir. Fakat kadının bu çok eşliliğin içinde bulunmak isteyip istememesi de herhangi bir şekilde kısıtlanmamıştır. Sonuçta olayın psikolojik bir boyutu vardır ve her kadının kadınlık fıtratı yanında şahsına münhasır bir fıtratı da mevcuttur. Nitekim Hz. Fatıma validemizin meselesinde de durum bu değil midir? Zaten dikkat edilecek olursa söz konusu ayet bir emir değil sorumlulukları ağır olan bir müsaadedir. Tabi ki sorululuğun ağırlığını tartacak olan sorumluluğu alacak olan kişidir. Fakat erkeğin buna karar verme hakkı var iken kadının bunu istememe hakkının bulunmayışı hangi ayete ya da hangi hadise dayandırılmaktadır bunu anlamak zordur.

Sonuç olarak ölçü, böyle bir şeyi isteyen erkeğin isteğine de çok eşli bir evlilik içerisinde bulunmamak isteyen bir bayanın isteğine de kötü gözle bakmamaktır. Bir çok kadın ve bir çok erkek vardır. İsteyen erkekler isteyen bayanlarla bu şekilde evlilikler yapabilmelidir. Evlilik öncesinde böyle bir arzunun dile getirilmesi ve taraflar tarafından anlaşma sağlanması kafidir kanaatimce. Bir erkeği bu haktan men etmek ne kadar yanlışsa bir kadını da buna zorlamak veya bunu istemediğinde “eksik inançlı” ve “nefsine esir olmuş” muamelesinde bulunmak da o derece yanlıştır.

7dengeabdurreşid, 02.10.2005, İstanbul

sa.

öncelikle inci ablaya erkeklerden daha ziyade kadınların femminizm fitnesinden allaha sığınması gerektiği bir zamanda -çünkü bundan en büyük zararı onlar görüyorlar- böyle bir yazı yazma cesaretinden dolayı tebrik ediyorum.

ikinci olarak damla hanımın yazısın da bir nebze denge kayması olsa da ahmet kardeşin tenkidine katılmıyorum. öncelikle rasulullah çeyrek asra yakın tek bir hanımla iktifa etmiş. daha sonra risaleletin tebliğine bakan bir çok hikmete binaen cok eş almasına müsade edilmiş. resulullahın çok eşlilikteki saiki ile bu zamanda dindar erkekserin saiki çok farklı. daha çok nefsani ve şehevani eğilimler ağır basmakta. bunun yanında bu eğilimin de asıl sebebinin yine kadınlar olduğunu düşünüyorum. zira aczlerini vecinselliklerini-allahın emrine ragmen birer silah olarak kullanıyolar bu da huzursuzluğa sebebiyet veriyor.erkeklerrin başka kadınlara yönelmelerine fetva çıkarıyorlar. elbetteki taaddüdat-ı zevcatta hikmetler vardır. üstad köleliğin kaldırılmasına yönelik ehven-i şer yorumunu çok evlilik için yapmıyor ve bir çok hikmete binaen.... ehven -i şer demiyor. haslı kadınların itirazını genellikle nefsani bulduğum gibi erkeklerrin yönelişini de pek masum görmüyorum.

6denge ve dengesizlikahmet, 01.10.2005, İstanbul

taaddüd-ü zevcat hakkında damla hanımın, çocuk yetiştirme konusundaki hassasiyetlerine katılmakla birlikte, Hz. Peygamberin tek eşliliğine yaptığı vurgu ve kızı Fatıma nın üzerine Hz. Ali nin başka bir kadınla evlenmesine karşı geliştirdiği konusunda bir denge eksikliği görüyorum. Yani sayısı 10'u geçen eşleri olan bir Peygamberin neredeyse tek eşli bir insan olarak nazara verilmesi isabetsiz olmuş. Hz. Peygamberin bir yarısını nazara vermek, neden bu çağın müslüman erkekleri için daha güzel örnekler sergilesin. Neden Hz. Peygamberin hayatındaki bütün örnekler bizim için örneklik teşkil etmesin. Yani hem bardağın yarısı boş, hem de yarısı dolu diyebilmemiz lazım. Eğer diyemiyorsak, bir takım önyargılarımızın varlığı anlamına gelir. Bu bakımdan, hem çocuk yetiştirme konusunda gerekli ve yeterli hassasiyeti gösterme konusunu tartışmamız lazım, hem de çok eşliliği tartışmamız lazım. Tartışmadan, modern çağın bize dayattıkları tutumlardan ve tabulardan kurtulma şansımız maalesef yoktur. Önce sünnet-i seniyyenin varlığını kabul etmemiz ve anlamamzı, sonra da onun hikmetlerini tartışmaya başlamamamız gerekiyor. Ama önyargısız ve hiç bir erkeksi ve kadınsı önyargımızı Berlin duvarına çevirmeden. İnci hanıma da bu tabulu konuya getirdiği yaklaşım ve tartışmayı başlattığı için teşekkür ederim.

5Taaddüd-ü Zevcat Değil Sabır ve TeslimiyetDamla Nur Yıldız, 30.09.2005, Türkiye

“Küçük cihaddan büyük cihada dönüş” hadisi, çokça duyduğumuz, anlamını yaşantımıza aktarma konusunda zorlandığımız bir hadis. İnci Hanım, bu hadisi kadın bakış açısıyla, kadının büyük cihadının nerede ve nasıl olması gerektiğiyle ilgili görüşler serdetmiş. Doğrusu, bu düşüncelere katılmamam elde değil.

“Kadının cihadı kocasına iyi davranmasıdır” hadisi de öyle. Ancak bu hadisi kadının hayatına aktarabilmesi için evvela “saçını süpürge etme” mantığından, ve kendisini “evin hizmetçisi “ olarak görme modundan kurtarması gerekir. Dahası, kendisini önce kul, sonra kadın olarak görmesi gerekir ki, bu hadisi içselleştirebilsin. İnci hanımın bu hadise gönderme yaparak, cihadın evlerde ve kalplerde yaşanacağını belirtmesi gerçekten anlamlı. Kadının mutluluğu evinde değil sosyal alanlarda, “dışarıda” aradığı şu ortamda, “eve dönüş” çağrısında bulunmak çok yerinde.İyi çocuk yetiştirmek öncelikli, sakin, huzurlu, telaşsız evlerin varlığına bağlı. Daniel Goleman’ın Amerikan toplumu bağlamında ifade ettiği eski-yeni kıyaslaması açısından söylediği “eskiden evlerde anneler vardı, şimdi ise bomboş…” sözü ne kadar da gerçek… Anneler çalışmadığında bile, çoğu ev “manen” boşalmış durumda. Bu evleri dolduracak ve ılıtacak olan şey, kadınların/annelerin sabrı, şefkati, sakinliği ve güzelliğidir…

İnci hanımın bu hadis çerçevesinde çok eşliliğe yaptığı gönderme, hanımların bu konudaki rahatsız yaklaşımlarına paradoksal bir tepki olarak ortaya koyduğu bir tutum gibi geldi bana. Çok eşlilik konusunu tartışırken “olmalı/olmamalı” gibi kestirme yaklaşımlardan yola çıkmak anlamlı değil elbette. Ancak, farz olan ve sembolik önemi bulunan tesettüre riayet eden hanımların bu konuda muteriz bir tutum takınmaları, kadınların dini hükümleri kendilerine göre yontmalarından değil, içerdiği hassasiyetten kaynaklanmaktadır. Burada Hz Hacer ile Sare meselini hatırlamak yeterli bir fikir verecektir sanırım.Hz. Peygamberin Hz Hatice ile tek eşli bir hayat sürmesi, Hz Ali’nin kıza Fatima’ya ek olarak başka bir kadınla daha evlenmesinden kızı adına incinmesi ve buna izin vermemesi, bu çağın Müslüman erkekleri için daha güzel örnekler sunmuyor mu?

Bu söylediklerimin feminist yorumlar olarak anlaşılmasını istemem. Risale-i Nur modern zamanların düşünce kirliliğini gideriyorsa da, kişisel olarak bu kirlerden azade değiliz. Ben hemcinslerimi de, karşı cinsi de kardeşlik duygusu içinde seviyorum. Dolayısıyla cinsiyetçilik yakınlık duyabileceğim bir tutum değil.Modern zamanlarda, bir beyefendinin tek eşi ve çocuklarıyla tatlı geçim içinde olması, hem maddi açıdan, hem de zaman ve güç açısından ancak mümkün olabiliyor. Geçim derdiyle istila edilmiş modern zaman erkeğinin çok eşlilik lüksünün olamayacağını düşünüyorum. Geçim derdi olmayanların gizlilik içinde sürdürdükleri ve “garsoniyer” evlerde yaşadıkları ilişki biçimine gelince, buna sözüm şu: “Madem bu ilişkiyi her türlü zorluğu göğüsleyerek sürdürüyorsunuz, o zaman nikah bağınızı alenileştirerek, peygamberimizin çok eşlilik sünnetini uyguladığınızı söylemekten çekinmeyin.Çocuklarınız için ayıracağınız zamanı diğer eşler için ayırın. Onlar için sarfedeceğiniz paradan, diğer eşlerin ev, araba ve giyim giderlerini karşılamak için bolca harcayın. Ama şunu da unutmayın: çocuk terbiyesi, anne kadar, evet, en az onun kadar, babanın da sorumluluğundadır.

4tebrikt d, 28.09.2005, Ankara

gerçekten ilaç gibi bir yazı. keşke bu hassasiyeti herkeste müşahede edebilsek. işte o zaman beklenen ve özlenen bir ümmete doğru en sağlam adım atılmış olur. allah razı olsun.

3(...)nihat dağlı, 28.09.2005, İstanbul

...

doğrusu, bu metnin altında bir hanımefendinin imzasını görmek hayli şaşırtıcı. çok kıymetli inci ablacığım, sahiden bu yazı sizin mi?

:))

çok selam ediyorum.

2titre ve evine don ms., 26.09.2005, patagonya

yakınlarımızı teşvik edip durduk yıllardır. okuyun diye. ama şimdi kreşlere verdikleri çocukların hazin hallerini gördükçe ve o yakınlarımızın kocalarına karşı gösterdikleri kabalıkları görünce acaba yanlış mı yaptık diyorum. evet özellikle kadınlar yuvalarına dönmeli.

1Tebrikhuseyin sobe, 23.09.2005, manisa

Hanımefendi...Tebrik ediyorum. Allah bize büyük cihadımızda muvaffak eylesin...Dua ve selam




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut