Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.676 yazı içinden]

 Arşiv

Ümide Çağrı

Yazara Mesaj Gönder

ÜZERİNDE YAŞADIĞIMIZ ülkede bugünlerde birilerinin iz'ansız fiillerle sergilediği kalb katılığı ve akıl donukluğu karşısında, birçok mü'minin ya derin bir bedbinlik yahut derin bir hiddet üzere olduğunu görüyorum.

Oysa, her iki hal de mü'mine yakışmıyor.

Her iki hal de mü'mine yakışmıyor; çünkü, bir Kadîr-i Zülcelâl'e intisabı cihetiyle hadiseye yatay ve arzî düzlemde bakmaktan öte, dikey ve semavî boyutta hadiseyi görmesi icab eden mü'minin, öncelikle yaşanan hadisatın Kadîr-i Zülcelâl'in kudret ve tasarrufu haricinde olmadığını bilmesi gerekiyor. Hakikat-ı halde, "Rahmetim herşeyi kuşatmıştır" buyuran Rabb-ı Rahîm bu hadiseler içinde dahi rahmetinin bir cilvesini sergiliyor. Ve yine Kadîr-i Zülcelâl, ehl-i küfre yönelik "Allah onları çepeçevre kuşatmıştır" ilâhî tehdidi mucibince, onları ne yaparlar ise yanlarına kâr kalacak bir durumda bırakmış bulunmuyor. İstese saniyeler içinde herşeyi değiştirmeye kâdir bir kudret-i mutlakaya malik bulunuyor. O yüzden, mü'minin Allah'ın rahmetine itimad ve kudretine teslimiyetten gelen bir sekîne halini kuşanmış olması; bu sekîne hali dolayısıyla da, bedbinlik, karamsarlık, hiddet, öfke, nefret gibi kuşatılmışlık ve kıstırılmışlık halet-i ruhiyesi içeren duygulardan azade olması gerekiyor.

Açıkçası, gözlemlenen bedbinlik yahut hiddet tabloları, esasında, Rabb-ı Rahîm'i bütün isimleri ile hakkıyla tanıyamamışlığımızdan kaynaklanıyor. Dolayısıyla da, yaşanan tablodan hareketle, en başta marifetullah ve ubudiyet noktasındaki kendi zaaflarımızı farkedip, bu yönde alınması gereken enfüsî tedbirleri almamız elzem gözüküyor.

İmandan gelen "intisap," yani dikey bağlantı itibarıyla zaafımızı ele veren bu bedbinlik yahut hiddet hali, öte taraftan yatay düzlemdeki miyopluğumuzu ve vizyon darlığımızı da ele veriyor. "Bu iş böyle gidecek"miş gibi düşünmemize sebep olan bedbinlik hali yahut bir kıstırılmışlık ve kuşatılmışlık duygusuyla gelen hiddet, arzî ve yatay düzlemde de dört ciddi bakış darlığını belgeliyor.

Bunlardan ilki, bugün imanın ve ehl-i imanın karşısında gözükenleri tek bir cephe olarak görüp okumak. Halbuki, bu kitle, yekvücut bir bütünü değil, değişik saik ve hesapların toplandığı bir "karışım"ı ifade ediyor. Sözgelimi, korku, tamah ve makam sevgisi gibi saiklerle orada gözüken; ama hakikatte kalbi imandan tarafa olan insanlar var aralarında. Yahut, bulunduğu konum itibarıyla, fenalığa bir derece engel olma düşüncesiyle orada olanlar var. Öte yanda, sırf menfaatini bugün orada gördüğü için orada olan, menfaati aksini iktiza ettiği an yol arkadaşlarını elinin tersiyle itmeye hazır nice insan var. Aldandığı yahud aldatıldığı için orada olan; aldanışının farkına vardığında oradan kopabilecek olan var. Velhasıl, hakikat-ı halde imana ve ehl-i imana hasmâne bir tavrı gerçekten içlerine sindirenlerin sayısı hiç de fazla değil; değil yüzde'ler ile, binde'ler ile ifade edilmekten bize uzak; lâkin, sairlerinin hasbîlik yerine 'hesabî'liği tercih etmeleri ve korku ve tamahtan gelen bir riyayı benimsemeleri yüzünden bu müfsidler etkili olabiliyorlar.

İkincisi, mü'minin bir insan bugün imana uymayan bir fiilde ise, onu ilelebed bu fiil üzere kalacakmış gibi görmeme durumunda bulunuyor. Asr-ı Saadet'in eşsiz örnekerini hatırlarsak, ondokuz yıl İslâm'a karşı savaşan Halid b. Velid ve Amr b. s yahut yirmibir yıl İslâm'a karşı savaşan Ebu Süfyan b. Harb, İkrime b. Ebu Cehil, Süheyl b. Amr.. örneklerinin bu kadar yıl İslâm karşıtlığına mukabil birer sahabi olarak vefat ettiklerini akılda tutarak, bugün bir insan nerede ve ne şekilde gözükürse gözüksün, onun yarın pekâlâ samimî bir mü'min ve sıcacık bir dost olabileceği imkânına da aklımızı açık tutmamız gerekiyor. Aksi halde, nasıl birileri mü'minleri basmakalıp tekdüze kalıplar içinde görüp hepsini üç-beş muvazenesiz insan örneğine hapsederek hata ediyorsa; ehl-i iman da, bugün imandan yana net bir tavır göstermeyen, hatta iman-karşıtı gözüken herkesi mutlak anlamda mahkum ederek benzer bir hataya düşme tehlikesiyle yüzyüze bulunuyor.

Açıkçası bugün imana karşı gözükenlerin hepsinin nihaî anlamda imana karşı olduğunu söylemek de zor; bugün gerçekten karşı olanların ilelebed karşı olacaklarını söylemek de... O yüzden, bedbinlik ve nefret yerine, hikmet ve hakikati kuşanmış bir büyük şefkat ile ve mü'mine yakışır bir sekîne haliyle olaylara ve kişilere bakmak gerekiyor.

Üçüncüsü, yaşadığımız coğrafyada bugün görünen halin hep böyle kalacağı şeklinde, zaman itibarıyla bir vizyon darlığına ve miyopluğa düşmemek gerekiyor. Çünkü, zahirde her ne kadar olumsuz bir yığın durum olsa bile, bunlar aşılamaz olumsuzluklar değil. Dahası, pek çoğu baştakiler akıllarını başlarına devşirip kalblerine insafı koyduklarında kolayca çözülebilir türde olumsuzluklar. Hele, "Fıtrî meyelân mukavemetsûzdur" hükmünü, "Dinsiz bir millet yaşayamaz" fıtrî gerçeğini hatırda tutarsak, yanlış hesabın fıtrattan döneceğini asla unutmamak gerekiyor. Dolayısıyla ne insanı imanî cehd ve gayretten alıkoyan bedbinliğe, ne de cehdini ve gayretini yanlış ve tehlikeli yollara sürükleyen hiddete düşmeden tam bir sekîne üzere yoluna devam etmek icab ediyor.

Dördüncüsü, dünya yalnızca şu yaşadığımız diyardan ibaret değil. Allah'ın arzı geniş ve şu arzın yaşadığımız kısmında birileri istediği kadar akıntıyı tersine çevirmeye uğraşsın, ortada çuvala sığmayan bir dizi vâkıa bulunuyor. Meselâ, 1880'de dünya nüfusunun yüzde 13,7'si Müslüman iken, bugün bu oran yüzde 21'e çıkmış bulunuyor ve bu seyrin hızlanmadan süreceğini farzetsek bile 2025'te yüzde 30'lara ulaşacağı tahmin ediliyor. Keza, 1970'den bu yana bütün dünyada ateistlerin sayısında ciddi bir düşüş tesbit edilmiş iken; dinler arasında en hızlı büyüyen din olarak hep İslâm başı çekiyor. Ki, bu rakam, yalnızca doğumla gelen bir artış değil. Şu an için, her yıl bir milyon civarında insanın dinsizliği veya başka bir dini bırakıp İslâm'ı seçtiği görülüyor.

Velhasıl, bütün dünyada Hakikata doğru bir seyrüsefer başlamış bulunuyor. Ve durum bu iken, bazı hakikat-ı halde zayıf 'güç'lerin akıntıyı tersine çevirmesi hiç mi hiç mümkün gözükmüyor.

  18.05.2001

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut