“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Sermayesi eriyen adam
–İsmail Örgen

[*4.593 yazı içinden]

Eleştiri gıybet midir?

Yazara Mesaj Gönder

BUGÜN BU ülkede dindar kesimde göze çarpan en önemli çelişkilerden biri, ‘açık toplum isteyen kapalı cemaatî yapılar’ çelişkisidir.

Ortada olan, müthiş bir sıkışmışlık tablosudur.

Faşizm ve komünizm gibi totaliter ideolojilerin bütün dünyada yükselişe geçtiği bir dönemde türetilmiş köhnemiş bir ideolojiye yaslanarak hâlâ daha bu ülkede özgürlük taleplerine ‘evet ama’larla yaklaşıp mutlaka kendi kafalarına uygun büyük engeller koymaya çalışan muktedirlere karşı, ehl-i din, haklı olarak özgürlük talep etmektedir. Bir mü’min olarak inancını ve fikrini ifade ve izhar edebilme özgürlüğü gibi, en temel ve en masum bir özgürlük talebidir bu ve bir kez daha belirtelim, ehl-i din ‘din ve vicdan özgürlüğü’nü ve ‘düşünce özgürlüğü’nü anayasasında garanti etmiş bir ülkenin devletlûlarından bunu talep ederken kesinlikle haklıdır.

Ama öte yandan, ehl-i dinin, kendisinin muktedir olduğu alanlarda yeterince ve gereğince özgür olamadığı da bir vâkıadır. ‘Açık toplum’ isteyen nicelerinin iş cemaate gelince ‘kapalı cemaat’ lehine bir tutum sergilemesi; bu meyanda ‘dışarısı için’ makbul olan eleştirinin içeride peşinen ‘gıybet’le eşleştirilmesi, bizim bir gerçeğimizdir. “Ehakkı ararken bâtılın vücuduna bir nevi müsamaha vardır” diyen Bediüzzaman’ın daha yüz yıl önce açıklıkla ortaya koyduğu üzere, ‘doğru’nun içinde ‘daha doğru’yu ve hatta ‘en doğru’yu bulma çabası farklı ve hatta aykırı düşünebilme yeteneğini gerektirir; ve ancak bu takdirde ‘doğru’nun içinden ‘daha doğru’ ve ‘en doğru’ meyvesi devşirilebilir. Bu yüzden de, özgürlük, ‘düşünme’nin ayrılmaz bir parçasıdır. Gelin görün ki, ehl-i dinin içerisindeki yapılanmalara baktığımızda, ‘en doğru’nun zaten birisi veya birileri tarafından ifade edildiği, bize düşenin bu ‘bütün’ün dişli misali ‘mekanik’ bir parçası olmamız gerektiği şeklinde bir anlayış hakimdir. En ufak bir farklı ses ise, yuvasından oynamış bir dişlinin çıkardığı ses olarak algılanır; dolayısıyla, ‘makine’nin selameti adına o ‘dişli’ ya yerine iyice sıkıştırılır (farklı düşünmemesi sağlanır), veyahut bu dişlinin artık iflah etmeyeceği düşüncesiyle çıkarılıp değiştirilir.

İşte bu çerçevede, ehl-i dinin bizatihî ehl-i din nezdinde getirdiği her türden eleştiri, ‘gıybet’ sınıfına sokulup reddedilir. ‘Her türden eleştiri’ derken, elbette, ehl-i dinin ‘muktedirleri’ arasında yer almayanların getirdiği her türden eleştiridir bunlar; yoksa, muktedirlerin mutlak bir eleştiri hakları vardır. Onlar eleştirebilir, ama eleştirilemezler.

Tam bu noktada, Bediüzzaman’ın Münazarat’ını hatırlıyor insan. Yazılmasının üzerinden neredeyse yüzyıl geçmiş, ama içimizde ‘yaşanılır’lığından söz etmenin hâlâ daha mümkün olmadığı bu Eski Said harikası, ehl-i dinin çemberi yırtıp fikren ve fiilen inkişaf edebilmesinin birinci şartı olarak, hep ‘hürriyet’i işaretler. Bu eserde Bediüzzaman’ın ısrarla belirttiği üzere, ehl-i dinin yaşadığı fikrî ve fiilî gerikalmışlık, farklı farklı suretler alıp üstümüze çöreklenmiş ‘istibdad’la yakından ilgilidir. Bu meyanda, farklı fikirlerin ifadesinden bir ‘tadil’ ameliyesinin değil bir ‘tadlil’ neticesinin çıkmasına sebebiyet veren ‘istibdad- ilmî’ de siyasî istibdadın oğlu ve taklidin babasıdır. Siyasî ve manevî otoritesine dayanarak kendi dediğini dayatmaya çalışan, başkalarının aklını kendi cebinde görmek isteyen kişiler ise hakikat-ı halde ‘büyük’ değillerdir. “Tekebbür edeni, siz büyük tanımayınız.”

Bu meyanda, aynı eserinde, Bediüzzaman, gerçek bir ‘büyük’lük örneği sunar. Herhangi bir söz veya fiil için, “Siz mehenge vurmadan almayınız” dedikten sonra, “Hatta benim sözümü de” der, “ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler, hayalin elinde kalsın, mehenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalbde saklayınız; bakır çıktı ise, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.”

Bediüzzaman gibi bir gerçek bir büyüğe gerçekten yakışan bu son derece açık yürekli, açık fikirli ve mert cümleler içinde dikkati çekmesi gereken ifadelerden biri onun kendi sözleri için dahi “...eğer bakır çıktı ise, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz” sözüdür.

Aynı Bediüzzaman, “Uhuvvet Risalesi”nin müellifidir ve bu risalenin hâtımesi “Gıybet hakkında”dır. Bu hâtimede, Hucurat sûresinin ilgili âyetinin i’cazını da izhar ederek, gıybetin çirkinliğini ve zararlarını ortaya koyar Bediüzzaman.

Yani, “Sözlerim bakır çıktı ise, çok gıybeti üstüne takınız, bana gönderiniz” diyen Bediüzzaman, ‘gıybet’in haram olduğunu bilen ve bu haramiyetin hikmetini muazzam bir incelikle kavramış bulunan bir insan olarak bunu söylemektedir.

Peki, Bediüzzaman, neden ‘mehenge’ vurduğumuzda altın değil de bakır olduğunu anladığımız sözlerini ‘çok gıybeti üstüne takarak kendisine iade’yi bize önerirken, bize neyi ders vermektedir?

Buradan çıkan ders, görebilen için açıktır ve besbellidir. ‘Gıybet,’ bir sözünden veya fiilinden dolayı bir mü’minin şahsının, bir bütün olarak şahsiyetinin zemmedilmesidir. Oysa, nefsine uyup yanlış bir davranış sergileyen veya aklen bir yanlış düşünceye kapılan bir mü’min, bu halde dahi mü’mindir; ve bu yanlış davranışı yahut düşüncesi yüzünden onu bir bütün olarak zemmedemeyiz, kalbini itham edemeyiz, şahsını rencide edemeyiz.

Ama, kalbini itham etmeyelim, şahsını rencide etmeyelim derken, sergilediği uygulama veya düşünce yanlışına seyirci olmamız da gerekmez.

Bilakis, imanı itibarıyla değer verdiğimiz bir mü’min, değiştirilmesi gereken bir yanlış fiil veya yanlış düşünce sunuyor olabilir. Ve bu noktada, şahsına değil, fiilini veya düşüncesini mehenge vurup ‘çok gıybeti o fiil veya düşüncenin üstüne takma’ya kesinlikle hakkımız vardır.

Sözün kısası, bir mü’minden yahut bir mü’minler topluluğundan sâdır olan fikirler ve fiiller, sâdır olduğu adres mü’min olduğu için ‘dokunulmaz’ değildir. Hangi sıfatı haiz, hangi ayardaki mü’minden sâdır olursa olsun, sözleri ve fiilleri mehenge vurmak hakkımızdır.

Bunun kaçınılmaz sonucu olarak, eğer bakır çıktı ise, bu sözü ve fiili eleştirmek de...

Velhasıl, söz ve fiilin eleştirisinde sınır çizgisini aşıp ‘şahsın zemmi’ demek olan ‘gıybet’e düşme riski olmakla birlikte; eleştiri, gıybet değildir.

Yahut, Bediüzzaman’ın Münazarat’taki tanımını kullanırsak, zemmedilen gıybet şahsın gıybetidir; sözün veya fiilin değil...

Bu satırların yazarı zaman zaman sözün veya fiilin eleştirisi bâbında ‘zülf-i yâre’ dokunan sözler söylüyorsa, bundan rahatsızlık duyanlar bilsinler ki, meselelerini bizimle değil, bu yolda da bize yol ve ölçü göstermiş bulunan Bediüzzaman’la halletmeleri gerekmektedir.

  01.09.2005

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

11nefsi emmarenin sözüysezyadin, 16.11.2007, ank

Gercekten bir şeyelri duzeltmek bir başkasını hatadan cevirmek yakasındaki akrebi göstermekse eleştiri tamam amanne kabul

Peki bunu yapacak saf niyet ve kabiliyet kimde var evet her söyledigin hak olsun ama her hakkı söylemek senin hakkınmı senin sözün nefsi emmarenin sözüyse? bir cok damara dokunabilir! birde eleştiri okunun bir ucu var ki hele bu zamanda her tarafa herkese batıyor ama kimsenin umrunda degil ben aklımdan geceni söyledim ya buda tesellisi işin

Yazar eleştirinin müslümanlar arasında yapılmadıgını kastediyor yapılmamak şöyle dursun hayatlarımız eleştiri oldu cocugundan buyugune herkesin dili kamçı misali her yere carpıyor cok canlar acıtıyor

10ELEŞTİRİLMEZLİK Selahattin Karakök, 15.11.2007, ÇAYCUMA

Alemlere Öğüt'ten

Yüzünü ekşitti ve döndü:

anına âmâ geldi diye.

Nereden biliyorsun, belki arınacaktı.

Yahut öğüt alacak,

öğütten faydalanacaktı.

Öğüte ihtiyaç duymayan kimseye gelince:

Sen ona yöneliyorsun.

Oysa o arınmadı diye sen sorumlu olmazsın.

Fakat sana can atarak geleni,

Üstelik çekinerek gelmişken,

Sen ihmal ediyorsun.

Sakın! Çünkü o bir öğüttür.

İsteyen ondan öğüt alır.

Abese 80/1-12

Ey Peygamber!

Allah'ın sana helâl kıldığı birşeyi,

eşlerinin hatırı için

neden kendine haram ediyorsun?

Halbuki Allah çok bağışlayıcı,

çok merhamet edicidir

Tahrim 66/1

Allah seni affetsin,

neden kimin doğru söylediğini,

kimin yalancı olduğunu anlayıncaya kadar beklemedin de onlara izin verdin?

Tevbe 43

Yeryüzünde iyice güçlenmedikçe

esirler almak,

hiçbir peygamber için uygun değildir.

Siz dünyanın

gelip geçici menfaatini istiyorsunuz;

Allah ise âhireti murad ediyor.

Allah'ın kudreti herşeye üstündür, her işi ve her hükmü hikmet iledir.

Eğer daha önce Allah katında yazılı bir hüküm olmasaydı,

almış olduğunuz şey yüzünden size büyük bir azap dokunurdu.

Enfal 67-68

Hiçbir şey hakkında da

“Ben yarın şunu yapacağım” deme.

Ancak Allah'ın dilemesine bağlarsan müstesnadır.

Unuttuğun zaman da Rabbini an ve

“Umarım, Rabbim beni bundan daha doğru bir yola iletir” de.

Kehf 23-24

Hem Allah'ın nimetine, hem senin iyiliğine erişmiş olan kimseye sen

“Allah'tan kork da eşini yanında tut” diyordun.

Bunu söylerken, insanlardan korkarak,

Allah'ın daha sonra açığa çıkaracağı birşeyi gönlünde gizliyordun.

Oysa Allah korkulmaya daha lâyıktır...

Ahzap 37

Eleştirilemez bir insan olabilir mi?

9uyacak mısınız?sezer, 27.12.2005, İstanbul

Arzu hanım Metin Abi nin cevabına göre fikriniz şekil alacak mı.Yoksa imtihana mı tutuyorsunuz?Asıl önemli olan bu.

Ben üslubunuzdan şahsen bir imtihana çekme anlayışı seziyorum.Kimse kimseyi bu şekilde imtihan edemez diye düşünüyorum nacizane

8sitemimdirarzu kimsesiz, 17.09.2005, malatya

metin bey yazılaınızı zevkle okuyorum ama demirel ve yeni asya konusunda yazdığım mailere cevap alamıyorum

nurcu olmam için demirel sevilecek mi? yoksa demireli sevmeyen insan nurcu olamaz mı?

cevap bekliyorum

7İlk cümleye katılmıyorum...cuneyt oğuz, 14.09.2005, İstanbul

Yazılarınızı zevkle okuyorum...Ama dini cemaatlerdeki kapalılık dindarlara yapılan baskı nedeniyledir...Yani sistem insanları kapalı hale getiriyor..

Ne zaman ciddi bir yere gelmiş bir şahıs göğsünü gere gere ben Bediüzzamanı seviyorum diyebilirse o zaman dindar kesimde kendini daha bir açabilir..

Bu durum olmadan,bir başörtüsü meselesi bile halledilemeden ne açıklıktan bahsediyoruz acaba

saygılarımla...

6eleştirihüseyin sobe, 14.09.2005, manisa

"Bu satırların yazarı zaman zaman sözün veya fiilin eleştirisi bâbında ‘zülf-i yâre’ dokunan sözler söylüyorsa, bundan rahatsızlık duyanlar bilsinler ki, meselelerini bizimle değil, bu yolda da bize yol ve ölçü göstermiş bulunan Bediüzzaman’la halletmeleri gerekmektedir." cümleniz okların üzerine takılan kuran kabilinden sayılamaz mı ? sizin bize öğrettiğiniz eleştirme yeteneğine verin bu eleştirimi.....Selam ve dua ile...

5Allah razi olsunAbdullah, 09.09.2005, Singapur

Sunu belirtmeliyim ki, cok uzun zamandir elestiri ve giybet arasindaki sinirin izini bulmaya calisiyordum. Etrafinda elh-i din bildigim insanlarin yaptiklari bazi zulumlere seyirci kalmak cok zor ve yanlis geliyordu ama diger taraftan aman giybet olur dusuncesiyle seyretmek de beni cildirtiyordu. Bu baglamda yazinizdan dolayi Allah razi oldun ...

4Özelestiriye acik olmak..Hakan Kalkavan, 09.09.2005, Almanya

Metin Karabasoglu yine cok önemli bir konuya,cift tarafli dengeyi de güzelce koruyarak deginmis.

Hakikaten lafzen toplumu cok görüslü ve gayet özgür yapilanma icinde görmek isteyen cemaatler nedense is kendi icinde uygulamalara gelince en seffafinin bile farkli düsüncelere yahut samimi elestirilere yüz eksitmesi veya yok saymasi düsündürücüdür ve irdelenmesi gerekir.Muhakkak birden cok nedeni vardir.Bunlarin en basi camianin dagilmasina ta en bastan engel olabilme güdüsü olabilir yahut ufak olsun ama benim istedigim gibi olsun düsüncesinin disa vuran tezahürü de olabilir.ilkinin niyeti halis olsa da uygulamada yapilan yanlislik fikir ve gönül birlikteliginden cok fikren baskici ve merkeziyetci bir birliktelige yol acar.sonuc olarakta icten ice tepkisel ve kaybedilen insanlar olusur.kaybetmekten korkulanin aksine daha cok kaybedilebilir.ikincisi icin söylenecek fazla söz olmasa gerek.

Ehl-i dinin kendi icinde farkli fikirlere ve özelestirilere cok da acik olmamasi,ister istemez hem cemaatlerin niteliksel gelisimini hem de ferd ferd gelisimi engellemektedir.Belki de bu, islami toplumun son yüzyillarda icinde olusan ic hastaliklarindan en basta gelenidir.

Inaniyorum ki, bu site basta yazanlari olmak üzere ve okuyanlari ile kendini gelistirmeye calisan ve daha güzelini aramaya yürek koyanlarin bulusmasi ve okuyanlari icin kendilerini gelistirme mecrasidir.

3en doğru hangisi erol kayhan, 03.09.2005, manisa

en doğru hangisi ni aramak için cıktığımız fikir serdetmedeki yer ve ihlaslı hal bize gıybet sınırını idrak ettirebilir.en doğrusunu bulmak adına yapılan beyin fırtınalarına öncelikle dünyanın ihtiyacı var. BEDİÜZZAMANın öğretisinin farkı bunun için değil mi.

2metin ne söylüyorabdurreşid, 01.09.2005, İstanbul

s.a

öncelikle münazarattaki metinden çıkardığınız ölçüler doğru geliyor.allah razı olsun. tek endişem söz ve bilhassa fiille kişiyi ayırmaktaki sınır.

ben metimden her sözü mihenge vurun öyle alın , benim bakır çıkan sözlerime gıybeti yükleyebilirsiniz diye anladım fakat başkasını bakır veya daha aşağı olan sözlerini gıybet edebilirsiniz sonucunu çıkaramadım. risalelerden anladığım kadarıyla da üstad başkasının sözlerinin gıybetini yapabilirsiniz fetfasını vemez gibi geliyor bana. yanılıyor olabilirim. konuyu başka örneklerle desteklerseniz çok daha iyolur.gıybet çok hassas bir konu olduğu için bu küçük itirazı yaptım hakkınızı helal edin.

1beceremediğimizmurat doğan, 01.09.2005, ereğli/zonguldak

Eleştirinin insan hayatında çok önemli bir yeri olduğuna inanıyorum. belki de kamil insana erişmek için şart. ama öz eleştiriyi beceremediğimiz için başkasının eleştirisinide ya gıybet diyoruz ya da kulak arkası ediyoruz. bu bağlamda yazınız harükulade. böyle güzel bir yazı için teşekkür ediyorum




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut