“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Sermayesi eriyen adam
–İsmail Örgen

[*4.602 yazı içinden]

 Arşiv

İnfak Zamanı

Yazara Mesaj Gönder

ON YIL kadar önce, Elie Kedourie'nin kaleme aldığı, Osmanlının son döneminde İngiltere'nin Orta Doğu politikasına dair bir kitabın 'ek'lerinden birinde, ilginç bir hususla karşılaşmıştım. Bu ek, 19. yüzyıl sonlarında Osmanlı topraklarında dolaşan bir İngiliz casusunun, kıtlığın olduğu bir yılda Doğu Anadolu bölgesinde, yanılmıyorsam Iğdır taraflarında yaptığı gözlemleri içeren bir raporuydu. Kıtlıktan hareketle bölgede Osmanlıya karşı bir isyan üretme potansiyeli olup olmadığını araştırmakla görevli casus, Londra'ya, kendisini son derece şaşırtan bir gözlemini aktarıyordu: "Burada kıtlık var, ama açlık yok.

İnsanlar bir şekilde birbirlerini gözetiyorlar, o yüzden kıtlık açlığa dönüşmüyor. Dolayısıyla: Bu sosyal yapı içinde, kıtlıktan hareketle isyan üretmek imkânsız!" İngiliz casusun son döneminde Osmanlı topraklarında gözlemlediği bu olgu, benim için her zaman ibretli ve düşündürücü olmuştur. 'İnfak' denilen imanî hasletin ve Kur'ân-ı Hakîm'in 'infak' üzerindeki yoğun ısrarından alınan bir umumî dersin zor zamanlarda nasıl bir çıkış ve çözüm ürettiğine dair dokunaklı bir örnektir bu.

Ve, böylesi bir dizi örnek, yaşanan bütün yıpranmalara rağmen, Anadolu'da uzunca süre var olmayı devam ettirmiştir. Kendi hayat tecrübem içinde, bu infak ve dayanışmanın değişik örneklerini yaşadığım çevrede gözlemleme imkânı bulmuşumdur. Bütün kullarının rızkları O'nun kudret elinde olan Rezzâk-ı Zülcelâl sonraki bir, hatta iki yazıda dile getirmeye çalışacağım çok hikmetlere binaen bazan 'darlıkla,' 'verdiği rızkı kısmakla' imtihan ederken, bu imtihanlar dayanışma ve infak içinde aşılmıştır. Anadolu'nun her köyünün ve her mahallesinin zengini de, fakiri de vardır; dahası, bir büyük musibetle birdenbire fakirleşeni de vardır. Aynı şey, aileler için de geçerlidir. Ailenin zenginleri, orta hallileri, fakirleri vardır. Ayrıca 'darda kalan' kişiler, zaman içinde değişebilmekte, bir gün fakir olan ciddi bir darlıkla yüzyüze gelirken, bir başka vakit zengin olan satamadığı ciddi miktarda stoklanmış mal veya tahsil edemediği büyük bir alacak yüzünden neredeyse iflasın eşiğine gelmektedir. Benim kendi yaşadığım çevrede gördüğüm, bu iniş-çıkışların bir infak ruhu içinde ve bir dayanışma dahilinde aşıldığıdır.

İngiliz casusunu şaşırtan "Kıtlık var ama açlık yok" vâkıasını mümkün kılan ve yaşanan bir dizi irili-ufaklı darlığın aşılmasına imkân tanıyan bu infak ruhunun bir dizi veçhesi vardır. Meselâ zekât, nisap miktarı serveti bulunan için, infakın farz kısmındandır. Fıtr sadakası, vacip kısmındandır. Yine, bu infak sırrı dahilinde, imkânı olan mü'min, darda kalmış iseler dedesine, ninesine, annesine, babasına, çocuğuna ve torununa bakma yükümlülüğü altındadır. Ayrıca, bu çerçevede gerçekleşen bir diğer güzellik, 'karz-ı hasen'dir, yani faiz filan bulaştırmadan, kâr payı filan da ummadan borç vermektir. Bir diğer veçhesi de tasadduk, yani sadakadır.

İşte, alınan imanî terbiye dahilinde, infak ruhu içinde böylesi bir dizi mekanizma devreye girer. Birçok yerden istemeye yatkın olan bir dilenci, bu infakın sadaka kısmından nasiplenir, darda kalmış anne-baba, kardeş veya evlat İslâm'ın ayrı evde oturuyor olsalar da onları birbirine bakmakla yükümlü kılması dersini ifaya çalışır, borç batağına düşmüş esnaf veya tüccar 'karz-ı hasen'le doğrulur, senede yalnız bir defa verilen fıtr sadakası Anadolu'daki çok yaşlının senelik geçim kaynağıdır, zekât çok ihtiyaç sahibini ihtiyacına kavuşturmaktadır. Öte yandan, 17 Ağustos depreminde görüldüğü gibi, bir büyük musibet karşısında, şu toplumun insanları bir büyük dayanışma ve infak için organize olabilme becerisi göstermiş; ama, binler teessüf ki, engellenmişlerdir!

Öte yandan, 'selam' ve 'barış' anlamını taşıyan İslâm'a birilerince savaş açıldığı uzun yıllar neticesi, bu infak ruhu,-şükür ki büsbütün ortadan kaldırılamamıştır ama-ciddi ölçüde aşındırılmış durumdadır. Birçok yaşlıyı çocukları torunları, veya akrabaları bakar gözetirken, kendi anne-babasını 'huzurevleri'nde huzursuz bırakan insanların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Yeni ev ve iş kurmuş çok genç, yaşının yirmi veya otuz olmasına bakmadan, kendisini toparlayınca kadar ailesi tarafından gözetilirken, kendisi edindiği gayrimenkul geliriyle keyif süren ve kendi çocuğu için "Başını kurtarmayı öğrensin" kayıtsızlığında olan insanların sayısı da artmaktadır. Zekat, yüzde onu aşmadığını zannettiğim bir zümrece tamıtamına verilirken, üzerine zekat düşenlerin büyük çoğunluğunun zekatın zekatını dahi verdiği kuşkuludur. Ayrıca, zekatı tam verenlerin dahi, bunu ihtiyacı olan 'gerçek kişi'lerden ziyade, hizmet mülahazasıyla 'kurumlar'a verir hale gelmesi gibi bir alışkanlık da yerleşmiş durumdadır. Diğer taraftan, 'karz-ı hasen' neredeyse ölmüş durumdadır. 'Rahmetli' lâkabıyla anılan malum bir şahsiyetin faizi toplumun tam merkezine yerleştirmesinden, inancındaki salâbetinden dolayı faize para yatırmayanların ise paralarını 'kâr payı' umarak finans kurumlarına yatırmayı tercih etmesinden beri, 'karz-ı hasen'de müthiş bir düşüş yaşanmaktadır. Bu düşüşte, alışverişte emniyetin ortadan kalkmasının, yalanın ve ahde vefasızlığın revaç bulmasının, söz verilen tarihte ödeme yapmamanın normalleşmesinin de müthiş bir rolü vardır-ki, ahde vefa ve yalan söylememe, Kur'ân'ın açık emirleri arasındadır.

Sözün kısası, Ankara'nın bütün beceriksizliğine, alnına vurulmuş 'elidelik' damgasına, elinde olandan öte aldığı borcu dahi orada-burada çarçur etmesine rağmen böylesi bir kriz yaşanmayabilirdi Türkiye'de. Esnaf sokaklarda olmayabilirdi. Tüccar yollara düşmeyebilirdi. Olmadı. Çünkü, barış demek olan İslâm'a savaş açılalı beri, İslâm'ın değerleri aşındırıldı ve infak ruhu törpülendi.

O yüzden, bugün bir 'yabancı gözlemci' bu ülkeye gelecek olsa, "Kıtlık var ama açlık yok" diyemeyecektir. Bilakis, "Kıtlık yok ama açlık var" diyebilecektir.

Ve, bu kriz, 'Ankara'dan alınan önlemler'le değil, ondan ziyade, kendi aile ve eş-dost çevremizde aldığımız tedbirlerle geçilecektir. Krizi en az hasarla atlatanlar, infak ruhu en ziyade sağlam kalmış ortamlarda yaşayanlar olacaktır.

Sözün kısası: infak zamanı!

  23.04.2001

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

1infakemre canbaz, 06.12.2006, eskişehir

yazınızda belirttiğiniz herşeye katılıyorum. Zekat müessesesinin varlığının devamı şart ama zekat doğru yere verilmeli eyer zekat ve diğer maddi yardımlar doğru yere verilse hiçbir kriz bizi etkileyemez şimdi ben bakıyorum zekat sorumlusu kardeşim bulunduğu yerde yüzlerce zekat düşen fakir varken birileri okul yaptırmak için veya herhangi bir müessesenin yapılması için himmet toplantısı yapıyor orada milyarları bağışlıyo bunu zekattan sayıyor ama dibindeki fakiri görmüyor lütfen dikkatli olalım zekat ilk önce fakirlere yolda kalmışlara tedavi olamayan hastalara ve talebelere düşer önce bunları bir görün paranız kalırsa himmet toplantılarındaistediğiniz kadar bağışlayın

ayrıca devlet kurumlarına zekat düşmez sadaka fitre de düşmez camiyede zekat verilmez devlet kurumları zaten vergiyi alıyor vatandaşın evinin tamirini yakıtını düşündüğü gibi caminin ihtiyaçlarını düşünmesi lazım lütfen birazdaha hassas olalım




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut