“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Gök ile hasbıhal
–Rabia Nazik Kaya

[*4.622 yazı içinden]

“Elestü bi rabbikum?” sorusunun cevabı olarak dua

Abdullah Taha Orhan

Dua edebilmek tek başına, Cenab-ı Hakk’ın biz kullarına verdiği en büyük bir ihsandır. Zira dua insanın aczine, fakrına ve sonsuz ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir kudretin, bir Kadîr-i Rahim’in varlığıyla irtibat kurmasının yegâne yoludur.


DUA İLE İLGİLİ HAYATIMDA YAŞADIĞIM en çarpıcı yüzleşmelerden biri ilk gençlik yıllarında okuduğum bir Sokrates diyaloguyla gerçekleşmişti. Tam referansını ve lafzını şu an hatırlayamadığım diyalogda Sokrates özetle, kendisinden dua isteyen bir öğrencisine “henüz dua etmeyi öğrenemedim, öğrenince edeceğim” mealinde bir cevap veriyordu. Dua etmenin ‘öğrenilebilir’ ve hatta ‘öğrenilmesi gereken’ bir şey olduğu fikri beni epey etkilemişti.

Buradan hareketle kadim ilim geleneğimize bakarak, Sokrates’in burada kasdettiği öğrenmeyi hâllenme, ahlâklanma, tahalluk ve tahakkuk kavramları ekseninde düşününce mesele biraz daha tebellür ediyor. İslâm ilim geleneğinin ortaya çıkardığı en iddialı ve aslında en yalın/basit bilgi teorisi denebilecek sûfîlerin bilgi teorisine baktığımızda, ilim esasen eyleme dönüşen bilgi sayesinde Allâmu’l-guyûb olan Hakk’ın insana bahşettiği, önceki/önsel bilgi türünden olmayan, yeni bir tür bilgidir ki sûfîler bu üst-bilgiye ‘keşif’ demişlerdir. Bu sürecin tamamı, yani önsel bilgi-eylem-keşif döngüsünün bütününü ise ahlâk olarak tanımlamışlardır ki tasavvuf ilminin mevzuu olarak topyekün bu alanı/bu döngüyü belirlemişlerdir.

Sokrates’in başta zikrettiğimiz ‘dua bilgisi’ meselesinin de bu döngüye işaret ettiğini düşünüyoruz. İnsan fıtratı, vicdanı dua etmek üzerine programlanmış, lakin -tabir caizse- bu kodları çözmek için insanın bir öz farkındalık sürecinden, tahalluk ve tahakkuk süreçlerinden geçmesi, yani tekamül etmesi gerekiyor. Bediüzzaman’ın o enfes sözünü hatırlayalım şimdi de: “İnsan bu âleme ilim ve duâ vâsıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir” (Yirmi Üçüncü Söz). Burada harika bir insan ve kainat okuması, -sûfîlerin yukarıda zikrettiğimiz tanımıyla söylersek- harika bir keşif var. İnsanın varoluş gayesi tekemmüldür ve bu gayeye ulaşmak için iki temel basamak ilim ve duadır. İlmin önce zikredilmesi, Sokrates’ten bahisle başlayarak işaret etmeye çalıştığımız öz farkındalık ve keşfin, duanın ön şartı olmasındandır. Ardından gelen cümlelerde Bediüzzaman bu ilmin biraz daha açılımını yaparak meseleyi her hakikatin başı olan iman-ı billah ve marifetullaha bağlayacaktır ki öz farkındalık olarak ifade etmeye çalıştığımız keşif de esasen budur: “Mahiyet ve istidad itibâriyle her şey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esâsı ve mâdeni ve nuru ve ruhu, mârifetullahtır. Ve onun üssü’l-esâsı da imân-ı billâhtır.”

İnsan kendini tanımadan tam iman etmiş olamaz, iman etmeden de esas bilgiye, marifetullaha ulaşamaz. Dua bu yolculuğun hem başlangıcıdır hem de yolculuk boyunca insana eşlik eden en büyük yol azığıdır. Fakat dua ile devam edecek bu marifetullah yolculuğuna çıkmak için ön şart, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gibi, insanın kendini tanıması, yani marifet-i nefstir. Üveys el-Karenî’nin marifet-i nefsle marifetullahı buluşturan hakikatli münâcâtı bu yüzden meşhur olmuştur:

Ya İlahi! Rabbim Sensin! Çünkü ben abdim. Nefsimin terbiyesinden âcizim. Demek beni terbiye eden Sensin!

Hem Sensin Hâlık! Çünkü ben mahlûkum; yapılıyorum.

Hem Rezzak Sensin! Çünkü ben rızka muhtacım; elim yetişmiyor. Demek beni yapan ve rızkımı veren Sensin.

Hem Sensin Mâlik! Çünkü ben memlûkum. Benden başkası bende tasarruf ediyor. Demek Mâlik’imiz Sensin.

Tüm bunları İskenderî’nin bir hikmetini anlayabilmek için zikrettik:

“Kendisinden istemek üzere dilini çözdüğü an, bil ki sana ihsanda bulunmak istiyor.”

Bu cümleyi, yukarıda zikrettiğimiz bağlama yerleştirerek şu şekilde de ifade edebiliriz: Dua etmeyi öğrenmen tek başına, O’nun sana tüm ihsanlarının başı olan bir ihsanıdır. Burada yeniden Bediüzzaman’a müracaat ederek bu cümleyi biraz daha açmaya çalışalım: “Duâ eden adam anlar ki, birisi var; onun hâtırât-ı kalbini işitir, her şeye eli yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder.”

Buradan duanın başlı başına en büyük bir ihsan olduğunu anlıyoruz, zira dua insanın aczine, fakrına ve sonsuz ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir kudretin, bir Kadîr-i Rahim’in varlığıyla irtibat kurmasının yegâne yoludur. İskenderî’nin hikmette zikrettiği üzere, dua edebiliyorsak, zaten ihsana mazhar olmuşuz demektir. Çünkü dua edebiliyorsak, kendimizi tanımış, ihtiyaçlarımızı asla gideremeyecek mutlak aciz ve fakir mahluklar olduğumuzu bilmişiz demektir. Zaten ayet-i kerimede Cenab-ı Hakk’ın “Bana dua edin, cevap vereyim” (Mümin 40/60) buyurarak dua ile icabeyi yan yana, birlikte zikretmesi; yanı sıra, duayı bir zikir ameliyesi olarak düşünürsek, bir başka ayet-i kerimede “Beni zikredin, sizi zikredeyim” (Bakara 2/152) buyurarak O’nu zikrimizi, yani O’na duamızı O’nun bizi zikri, yani icabesiyle birlikte anması duanın ne büyük bir lütuf olduğuna işaret eder. Bu yüzdendir ki “duanız olmasa rabbim size neden değer versin?” (Furkan 25/77) buyrulur, zira dua kulun kulluğunu bilmesinin, ubudiyetinin özüdür.

Şöyle bir incelikten daha bahsedilebilir İskenderî’nin bu hikmeti bağlamında. Zikir veya tevbe söz konusu olduğunda nasıl ki insanın zikri ya da tevbesi, esasen Allah’ın onu zikrinin ya da tevbesinin/ona dönüşünün ardından gerçekleşiyorsa, duada da aslında bir öncelik-sonralık ilişkisinden bahsedecek olursak önce gelen, Allah’ın ihsanıdır, dua sonrasında gelir. Bu, Cenab-ı Hakk’ın kullara ait olduğunu düşündüğümüz şükretmek, sabretmek, tevbe etmek, iman etmek gibi fiillerin isimleri olan eş-Şekûr, es-Sabûr, el-Mü’min, et-Tevvâb gibi isimlere sahip olmasıyla izah edilebilir. Kulda görünen ancak bu sonsuz isimlerin mahdut tecellileridir. Dua için de bu, böyledir; Hak kulunu her daim kendisine çağırır, tabir caizse bir nevi dua eder, bazı kullar bu çağrıya kulak ve gönül vererek dua ile rablerine yönelirler, bazıları ise bu fıtrî çağrıyı duymazdan gelir.

Esas olan O’nun çağrısıdır, kulun dua ile yaptığı ise O’nun ezelî ve ebedî ‘elestü bir rabbikum’ (A‘râf 7/172) çağrısına sadece bir ‘bel⒠ile karşılık vermekten ibarettir.

  15.06.2020

© 2015 karakalem.net, Abdullah Taha Orhan


  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut