“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.622 yazı içinden]

1441 Ramazan Kur’ân-ı Kerim Notları - II: Tâhâ Sûresi

Abdullah Taha Orhan

Sûrede tevhid mücadelesinin öncelikli unsurları olarak adalet ve ümit temalarının yanı sıra fıtrî olandan korkulmaması, fıtratın Hakk’a dönük olarak yaratıldığı ve aynen ‘fıtrî olanın mukâvemetsûz’ olduğu gibi şaşmaz ilke hakikatlerin de daima galip olduğu temalarının işlendiğini görüyoruz.


Adalet ve ümit: Hz. Mûsâ aleyhisselâm kıssasının verdiği iki ders

135 AYETTEN MÜTEŞEKKİL BU MEKKÎ SÛRE adını ilk ayetinde yer alan mukattaa -kesik- harflerinden alıyor: ‘T⒠ve ‘hâ’. En başta bu sûrenin Hz. Ömer’in Hz. Ömer olmasını sağlayan sûre olduğunu ifade edelim. Dolayısıyla adaletin timsâli olacak Hz. Ömer’i etkileyen bu sûrede adalet temasının yoğun olduğunu daha başından varsayabiliriz.

Sûrede en çok yer verilen konu Hz. Mûsa aleyhisselâmın kıssasıdır. Bu kıssa 9. ayette başlayıp 98. ayete kadar devam eder. Hz. Mûsa Kur’ân’da kendisinden en çok bahsedilen peygamberdir, 34 sûrede ve 136 yerde zikredilir. Tâhâ sûresi ise onun kıssasından bahseden sûrelerin başında gelir. Nitekim sûreye bazı kaynaklarda “sûratu’l-Kelîm” ya da “sûratu Mûs┠da denilmiştir. Bu tekrarlı ve detaylı anlatım, Hz. Mûsa’nın hayatının tüm zamanların insanları için ibretler ve dersler barındırdığını gösterir. Dolayısıyla sûreye öncelikle bu nazarla yaklaşmamız gerekiyor: ibret almak.

Sûrenin önde gelen hikmetlerinden biri Peygamber Efendimiz aleyhissalatuvesselama ve müminlere önceki peygamberlerden biri olarak Hz. Mûsâ’nın yaşadğı zorluklar ve nihayetinde onun muvaffak kılınması gösterilerek teselli verilmesi olarak görülüyor. Sûrenin sonunda yer alan Hz. Âdem’in cennetten yeryüzüne indirilişiyle ilgili kıssa da esasen yine bir diğer ümit temasını barındırıyor ki o da insanın fıtraten hata yapmak üzere yaratıldığı ve fakat tevbe etmenin fıtrî olduğunun hatırlatılması, tevbe edenlerinse affedileceği müjdesidir.

Bâtınî iç organlarımıza işâret

Yedinci ayette Cenâb-ı Hak gizliyi (sır) ve gizlinin de gizlisini (ahfâ) bildiğini ifade buyuruyor. Sûfiler bu gizli ve daha gizliyi sır, hafî ve ahfâ şeklinde, kalbin mertebeleri olarak, bâtınî iç organlar ya da bir diğer deyişle latifeler olarak yorumlamışlar. -Nakşbendiyye gibi- bazı yollarda seyrusülûk bu organların da Allah’ı zikretmesi sağlanarak gerçekleştirilmiş. Allah’ın bildiği bu kalbin derinliklerinin O’nun zikriyle süslenmesi demektir bu.

Husûsî ve umûmî mükâleme biçimleri

Ardından, Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Mûsâ’yı nasıl peygamber olarak seçtiği, ilk vahyin nasıl geldiğinin tasviriyle başlıyor sûre. Burada Bediüzzaman’ın “Allah’ın kullarıyla iki çeşit mükâlemesi vardır” dediği muhatabiyetlerden “hususi telefonla” konuşma şeklinde mükâlemenin bu aşamadaki muhatabiyete daha uygun olduğunu anlıyoruz. Umûmun adına temsilci olarak konuşma şeklindeki mükâleme ise daha sonra Tûr-i Sînâ’da Hz. Mûsâ’nın levhaları almasıyla olacak.

Bu mükâleme biçiminin bir örneği olarak mesela Cenâb-ı Hak Hz. Mûsâ’ya asâsını soruyor. Bediüzzaman’ın bu asâyı bir eserine (Asâ-yı Mûsâ) isim olarak tercih etmesi de hatırda tutmakta fayda var. Bu asâ iman ve tevhidin sembolüdür. (Kur’ân’ın ve nübüvvetin ispatıyla ilgili 25. Söz ve 19. Mektub’dan müteşekkil risaleye Zülfikâr denmesi de manidar bir diğer temsildir.) Cenâb-ı Hak o asâyı ne için kullandığını bildiği halde istifham suretinde soruyor Hz. Mûsâ’ya, ona vereceği mucizelerin kesinlikle kendi katından ve kudretinden olduğunu daha çok vurgulamak için belki, özellikle de bizim gibi o mucizelere gözüyle şehâdet edemeyen sonraki asırların insanlarına.

Erdemlerin en büyüğü: aczini ve fakrını bilmek

Hz. Mûsâ mucizelerle donatılmış bir şekilde Cenâb-ı Hak tarafından Firavun’a gitmekle görevlendirildiğinde ettiği ilk dua manidardır. Önce tabiri caizse özeleştiri yapıyor, kendi kusurunu, aczini ve fakrını görüyor ve bu kusurların nübüvvet davasına su-i tesiri olmasın diye dua ediyor. “Göğsüme genişlik ver, dilimden düğümü çöz ve kardeşim Harun’u bana yardımcı kıl”, diyor. Tam bu noktada Hz. Mûsâ’nın o güzelim münâcâtını hatırlamakta fayda var: “Rabbim! Bana göndereceğin her hayra muhtacım” (Kasas 28/24).

Harun aleyhisselâm ile Firavun’un karşısına çıktıklarında ise Firavun’un sorduğu “Önceki ümmetlere ne olacak?” sorusu aslında o anki bağlamda ilgisiz bir soru olarak dikkati çekiyor. İbnü’l-Ârabî Firavun’un, yanındakileri etkilemek için cerbeze nevinden bu soruyu sorduğunu söylüyor. Nitekim Hz. Mûs⠓Onların hallerini rabbim bilir ve ihmal etmez”, diye genel bir karşılık verince sanki Firavun kendi yandaşları nezdinde biraz güç kazanmış gibi görünüyor. Sonrasında işi sihre bağlayarak cerbezesini sürdürüyor Firavun.

Fıtrî olandan korkma!

Sûre boyunca birkaç yerde Cenâb-ı Hak Hz. Mûsâ’ya “Korkma!” diye hitap ediyor. Onun kalbini ferahlatıyor. Bu da aslında korkunun fıtrî bir hal olduğunu gösteriyor. Peygamber dahi olsa neticede beşerî yönü olduğu için Hz. Mûsâ’nın kalbine bazen korku ve endişe geliyor. Fakat bu duyguların gelmesinin fıtrî olduğunu, bunların varlığından korkulmaması gerektiğini Kur’ân-ı Kerîm’in bu talimiyle anlıyoruz. Aynı Rasulullah aleyhissalâtuvesselâmın çocuklarını ve torunlarını kaybettiğinde ağladığı gibi… Hüzün ve korku insan olmanın getirdiği fıtrî duygular. Mühim olan bunların ortaya çıkması değil, bilakis bunlar ortaya çıktığından bunların vesile kılınıp hüznü ve korkuyu giderebilecek mutlak kudret sahibi olan Hakk’a ilticâ edilip edilmeyeceği. Nitekim Cenâb-ı Hak kuluna bu duyguları zaten yüzünü her daim O’na döndürmesine bir vesile olarak gönderiyor.

Rabb’e yakın olana râm olunur

İbnü’l-Arabî’nin Fusûsu’l-hikem’inde Mûsâ fassında kaydettiği bazı dikkat çekici noktaları paylaşarak devam edelim.

Başta değindiğimiz üzere Hz. Mûsâ tüm zamanların insanlarına ibret olmak noktasında merkezî bir konumdadır, zira Kur’ân’da en çok onun kıssaları zikredilir. İbnü’l-Arabî’ye göre Hz. Mûsâ’daki bu câmiiyyet ve külliyetin sebebi “Mûsâ’dır” diye öldürülen tüm çocukların hayatının onda toplanmasıdır.

Beşikteki bir çocuk olarak Hz. Mûsâ, tüm erkek çocukları öldüren Firavun’a galebe çalmıştır. Zira Rabb’e yakın olanın, yani çocuğun, uzak olana boyun eğdirmesi diye birhakikatin kâinatta cari olduğunu vurgular İbnü’l-Arabî. Efendimiz aleyhissalatuvesselamın yağmura karşı “onların Rableriyle ahidleri taze” diyerek göğsünü açmasını da bu hakikate bağlar.

Hz. Mûsâ, bir kıptîyi yanlışlıkla öldürmesinden itibaren çok çeşitli sınanmalardan geçmiştir. Bunun ona sabrı öğretmek için ilâhî bir talim olduğunu söyler İbnü’l-Arabî. Çetin nübüvvet vazifesine bir hazırlık…

Burada İbnü’l-Arabî’nin yukarıda kısaca temas ettiğimiz ‘korku’ temasını çok farklı bir biçimde ele aldığını da kaydedelim. Ona göre âlemde sevgi kaynaklı olmayan bir hareket yoktur. Örneğin Hz. Mûsâ’nın “sizden korktum da kaçtım” deyişi esasen “kurtuluşu ve esenliği sevdiğim için kaçtım” demektir. Kavminin diliyle konuşmak, yani avâma merâmını anlatabilmek için sevgidense korkuyu dile getirdiğini söylüyor İbnü’l-Arabî.

Şehid sihirbazlar

Sûrede dikkatimizi çeken bir diğer nokta ise eski sihirbaz yeni şehidlerin nübüvvet karşısındaki tavırlarıdır. Onların, ‘apaçık mucizeye ve bizi yaratana seni tercih etmeyiz’ demeleri Firavun’un Mûsâ’ya inanmaktan vazgeçmeleri durumunda onlara bir şeyler vaad ettiğini gösteriyor, bu kıssayı anlatan diğer bir sûrede de sihirbazların dinlerinden döndürülme endişesi taşıdıkları söyleniyor ki bu ayetle diğer ayet tefsir edilmiş oluyor. Yani korktukları gibi Firavun hem vaad hem vaidle onları dinlerinden vazgeçirmeye çalışıyor ama onlar kesinlikle vazgeçmiyorlar ve canlarını Müslüman olarak alması için rablerine dua ediyorlar.(*1)

İlke daima galiptir

Son olarak sûrede ilkenin ve hakikatin her zaman galip olduğuna dair bir işaret barındıran “âkıbet takvânındır” (Tâhâ 20/132) ayet-i kerimesine kısaca temas ederek bitirelim. Kur’ân-ı Hakîm’de başka bazı ayetlerde -örneğin A‘râf 7/128, Hûd 11/49, Kasas 28/83- bu mân⠓âkıbet müttakilerindir” şeklinde ifade edilirken burada müttakilerden ziyade takvâya vurgu yapılması önemli bir detay olarak göze çarpıyor. Bu ayetin aslında öteki ayetleri tefsir ettiği söylenebilir. Yani müttakilerin üstün olması onlarla ilgili bir durum değil, bilakis takvâyla ilgili bir durumdur. Fâil takvâdır, yani sâbit, değişmez ve ebedi olan ilke ve hakikattir. Fani olan müttaki kullar ise kendilerini bu şaşmaz hakikate râm ettikleri ölçüde hayırlı âkıbete mazhar olacaklardır.


  24.05.2020

© 2015 karakalem.net, Abdullah Taha Orhan


  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut