“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

GAZZE TRENİNE DOĞRU
–Nuriye Çakmak

[*4.617 yazı içinden]

1441 Ramazan Hikem-i Atâiyye Notları – II

Abdullah Taha Orhan

“Allah sana mevcûdâtta tecelli edene bakmaya izin vermiş; mevcûdâtın kendilerine takılıp kalmana ise müsaade etmemiştir. ‘Göklerde ve yerde neler var, bir baksanıza!’ (Yûnus 10/101) buyurmuştur. Böylece sana onlardaki mesajı anlama kapısını açmıştır. ‘Göklere ve yere bakınız’ dememiştir ki onların ecsâmına takılıp kalmayasın.”


Kainata neden ve nasıl bakmalı?

KUR’ÂN-I HAKÎM’DE SIKÇA TEKRARLANAN ibârelerden biridir, “göklerde ve yerde ne varsa…” Yûnus sûresinde de benzer bir ifadeyle karşılaşırız, “Göklerde ve yerde neler var, bir baksanıza” buyurur semâvât ve arzın mâliki olan Rabbimiz. Başta alıntıladığımız hikmetiyle İbn Atâulallah el-İskenderî, bu âyet-i kerîmeden hareketle bizlere bir tefekkür dersi veriyor.

Tefekkür Kur’ân’da yine çokça rastladığımız bir emirdir. İlk vahiyle birlikte düşündüğümüzde okumalı, İskenderî’nin bu hikmette işaret ettiği ilgili ayet ve diğer “bakınız, bakmazlar mı?” şeklindeki ibareleri içeren ayetleri hatırda tutarak “bakmalı” ve tefekkür etmeliyiz. Hatta belki ilkin bakma eylemi, sonra okuma ve en son da tefekkür eylemi ortaya çıkar bu silsilede. Bu bakış, yani nazar, nasıl bir bakış olmalıdır? Kafa gözüyle bakmak yeterli olmasa gerek. Burada nazardan biraz daha soyutlanmış bir bakışı, hatta belki önce içe dönük, ardından kâinata dönük bakışı anlayabiliriz.

Nitekim “kendini bilen Rabbini bilir” ilkesinden hareketle, kendi içine bakmayan Rabbini bilemez/bulamaz. Dolayısıyla İskenderî’nin bu hikmette değindiği “bakış” yolculuğu, âyet-i kerimedeki sıralamasıyla “âfâkta ve enfüste” (Fussilet 41/53) bulunan ilâhî ayetlerin görülmesi, ardından okunması, sonra tefekkür edilmesi ve nihayet tahakkuk ettirilmesi, yani içselleştirilmesiyle mümkün olacaktır. Âfâkta, “göklerde ve yerde,” yani insanın dış dünyasında başlayan bakış serüveninin hedefi olan Rabbi tanıma, marifetullaha ulaşma aşamasına erişebilmesi için nazarın “kaymaması ve sınırı aşma”ması (Necm 53/17) elzemdir. Bu bakışta kendi zâtlarıyla kâim olamayan mevcûdâtın dıştaki varlıklarına değil, varlıklarını daimi bir tecellisine borçlu oldukları Cenab-ı Vacibu’l-Vücûd’a odaklanmak gerekir. Aya odaklanmak, onun ışığını güneşten aldığını ve dolayısıyla esas bakılması gerekenin güneş olduğunu bize unutturabilir. Bediüzzaman bu haleti, “kesrette aklın boğulması” tabiriyle karşılıyor çoğunlukla. Tefekkür yolculuğunun en büyük risklerinden biri bu olsa gerek. Hedefe varamadan, vardığını sanarak yolda takılmak, manen boğulmak…

Bu yüzdendir ki, yine Bediüzzaman’ın kavram dünyasıyla İskenderî’nin bu hikmetini anlamaya çalışırsak, Allah’ın vâhidiyyeti ve ehadiyyeti arasında sürekli bir dengenin olduğunun ayırdına varması isteniyor kulun. Cenab-ı Hak güneş sistemini, gezegenleri, gökleri yaratan ve idare eden, yani isim, sıfat ve fiilleriyle oralarda her an tecellide olduğu gibi, sivrisineğin gözünü de pirenin midesini de anbean O yaratmakta, orada isim-sıfat ve fiilleriyle tecelli etmekte.

Mesnevî-i Nûriye’de yer alan “Tevhid Denizinden [Bir] Katre” başlığını taşıyan enfes risalesine Bediüzzaman, bu hikmeti anlamamıza yardımcı olacak çok önemli bir mukaddimeyle başlıyor. “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim” diyor ve bu dört kelimenin “mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet ve nazar” olduğunu söylüyor. İskenderî’nin hikmette işaret ettiği “mevcûdâta bakma” eylemi, bir tevhid yolculuğunun, seyrusülûkün gereğidir aslında. Burada da Bediüzzaman bu tevhid yolculuğundan, “denizinden” bir katre sunduğu bu risalesinde ilk öncül olarak bu dört kelimeyi ortaya koyuyor ki aslında İskenderî’nin hikmetinde dediği ile aynı şeyi ifade ediyor. Göklere ve yere değil, onlarda olana, yani Hakk’ın tecellilerine bakmak, ancak burada Bediüzzaman’ın “mânâ-yı harfî” ile bakma şeklinde formüle ettiği nazar ile mümkün.

Bu şu demek, tekvînî bir kitap olan kâinatın harfleri hükmünde olan mevcûdâtın, kendi varlıklarına elbette bir işaretleri var, örneğin şurada yazdığımız “A” harfi gibi. Fakat bu harflerin mefhumlarına işaretleri, kendi zatlarına işaretlerinden çok daha fazla ve aslında esas varlık sebepleri de bu: nazarı kendisini yazan katibe çekmek.

  03.05.2020

© 2015 karakalem.net, Abdullah Taha Orhan


  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut