“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

IX. Miracın adımları
–Metin Karabaşoğlu

[*4.617 yazı içinden]

1441 Ramazan Hikem-i Atâiyye Notları – I*

Abdullah Taha Orhan

“Ümit kestiğin şeye karşı özgür, tama' ettiğin şeyinse tutsağısın.”


Özgürlüğün tanımı

İNSANOĞLUNUN EN BÜYÜK açmazıdır özgürlük. Özgür irâdemiz var mıdır, yok mudur, varsa ölçüsü nedir, gibi sorular her insan tekinin kafasını kurcaladığı gibi bunun üzerine ilim adamları da çokça yazıp çizmişlerdir. Özellikle içinde yaşadığımız post-modern çağda insanın en büyük varlık krizi belki de bu özgürlük problemiyle ilişkilidir. Liberalizmin vadettiği özgürlük tanımı, J.S. Mill’in 1859 yılında yayımladığı Hürriyet (On Liberty) adlı eseriyle Batı’da teorik temellerini yerleştirmiş, üzerine yeni bağlamlar ve detaylar eklenerek artık günümüzde küresel düzeyde kabul gören bir tanım haline gelmiştir. Özetle “birey yekdiğerinin özgürlük alanına girmediği müddetçe özgürdür” şeklinde tersinden ifadeyle verebileceğimiz bu tanımın insanlığı getirdiği nokta hepimizce malum. “Benim bedenim, benim kararım” gibi cümleleri hatırlayabiliriz bu noktada. Bu, artık post-modern Batılı bir köy haline gelen dünyada yaşadığımız bir vâkıa. Bunu eleştirebiliriz, eleştiriyoruz da. Fakat alternatifimiz nedir? Doğu’nun, artık üzeri iyice perdelenmiş İslâm medeniyetimizin özgürlük tanımı neydi, bu tanım üzerinden alternatif bir dünya inşâ etmek hâlen mümkün müdür?

İşte İbn Atâullah el-İskenderî’nin başta alıntıladığımız hikmeti bu soruların ipuçlarını barındırıyor. Mill’in insan nefsinin dışında, âfâkta ve toplumsal hayatta kurguladığı özgürlük tanımının karşısında, insanın önce kendi nefsinde, enfüsî âleminde kurgulanan bir özgürlük bu. Buna göre, eğer insan kendi iç dünyasında özgür olamazsa dış dünyada asla özgür olamayacak, muhtaç olduğu sonsuz şey karşısında tutsak olacaktır. İç dünyasında özgür olansa, çok basit bir niyet ve nazarla, sadece bir bakış açısı ve tavır geliştirmekle, dış dünyaya, eşyaya ve hadisâta karşı özgürlüğünü koruyacaktır. İskenderiyeli ârifimizin sözüne biraz daha yakından kulak verelim şimdi.

İnsanoğlu aciz bir kul olmaklık açısından maddi manevi ihtiyaçlar içinde boğulmuş ve ihtiyaçlarını kendi zatıyla gideremeyecek fakir bir varlık. Bu hikmetten hareketle birinci öncülü bu olmalı hazretin: “İnsan aciz ve fakirdir”. Ardından, bu haldeki insanın ihtiyaçlarını gidermek için dışsal bir yardıma muhtaç olduğunu kabul etmek geliyor. İçeride ihtiyaç var ama içerideki imkanlarla bunlar giderilemiyorsa, elbette dışarıdan giderilmeye çalışılacak. Bu durumda iki ihtimal ortaya çıkıyor. Ya ihtiyaçlarını, muhtaç olduğu dışsal şeylerin bizatihi kendilerinden isteyecek ya da tüm o şeylerin tek bir sahibi var ise tek merciden ihtiyacını isteyerek binlerce şeye karşı minnet altına girmekten kurtulacak. Bu da bizi, ikinci öncülümüz olan “Her şeyin merhametli yaratıcısı Hâlık-ı Rahîm kudretli ve şefkatlidir” cümlesine götürüyor.

Hikmete tekrar bakarsak, İskenderî “ümit kestiğin şeye karşı özgürsün” derken işte tam da bunu kastediyor. Yani sen nihayetsiz derecede aciz ve fakirsin, diğer taraftan maddî ve manevî tüm ihtiyaçlarını tek bir kalemde giderebilecek olan kudretli ve diğer taraftan şefkatli bir Rabbin var, ki o seni yarattığı gibi, senin muhtaç olma hâlini de önceden vaz’ eden ve muhtaç olduğun şeyleri de yaratan ve sana verendir. İşte bu bakış açısıyla, bu nazarla baktığında insan, kendini aciz bir kul, yaratıcısını merhametli bir Rab bildiğinde, eşyanın ve hadiselerin karşısında özgürlüğünü gerçekleştirmiş oluyor. Bu tanımda özgürlüğün sınırı ise eşyanın sahibinin rubûbiyetinin başladığı nokta ki aslında orası “hiç” olan insan için “sıfır” noktası. Zira insanı yoktan, hiçten vâr eden O. Dolayısıyla varlığı bir vergi olduğu gibi insanın, özgürlüğü de bir vergi: sınırlarını verenin çizdiği bir vergi, bir diğer açıdansa bir emanet.

Eğer böyle bakmazsak, iç dünyamızda bu nazarı tahakkuk ettiremezsek, dış dünyada ilişkili olduğumuz tüm nesneler ve hadiselere karşı kendi menfaatimize olup olmayacağı noktasında biteviye bir gerginlik yaşamamız ve bu gerginliği gidermek için onlara bir nevi ubudiyette bulunup bizim menfaatimize olmaları için kendilerine yalvarmamız kaçınılmaz. İşte bu da nihayetsiz tutsaklık…

İskenderî’den altı asır sonra aynı hikmeti dile getiren Bediüzzaman’ın, ilk kısmında özgürlüğün “verilen bir şey” olduğunu ihsâs eden ve ikinci kısmında da -dolayısıyla- onun sınırını onu verenin çizeceğini ifade eden şu cümlesiyle bitirelim: “İnsanlar hür oldular, fakat abdullahtırlar.”


* Ramazan ayı boyunca her hafta, yedi asır öncesinden insanlığa seslenmeye devam eden İbn Atâullah el-İskenderî’nin (ö. 709/1309) hâlen yolumuzu aydınlatan eseri el-Hikemü’l-Atâiyye’den bir hikmet üzerine kısa notlarımızı paylaşacağız inşallah. Hikmetlerin tercümesinde -bazan küçük değişiklikler yapmakla birlikte- Abdülaziz Hatip’in tercümesini esas alacağız. (bk. İbn Atâullah el-İskenderî, Hikem-i Atâiyye, haz. Abdülaziz Hatip, İstanbul: Nesil Yayınları, 2008)

  26.04.2020

© 2015 karakalem.net, Abdullah Taha Orhan


  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut