Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Hayal mi, gerçek mi?
–Rabia Nazik Kaya

[*4.665 yazı içinden]

 Arşiv

Nefsin Halleri

Yazara Mesaj Gönder

İNSANLAR, ÖZELLİKLE de İstanbul gibi hava akımına açık bir yerde iseler, havanın çok değiştiğinden yakınırlar birbirine. Yakınırlar; zira hava birçok gün, günboyu değişime uğrar. Güneşli iken yağmura bürünür, bulutlu iken açılır, ılık iken sert bir rüzgâr çıkar, sert bir hava var diye sıkı giyinip çıktığınız bir başka gün ise havanın değişmesi yüzünden kıyafetinizin bir kısmını elde taşımak zorunda kalırsınız. Her hâlükârda, "Şu havanın da bir kararı yok ki" kardeşim şikayetini çokça duyarız ortalıkta.

Hava bu durumdadır; çünkü, kelime olarak, heva ile akrabadır. Heva gibi, bir anının bir diğer anının tutmamasına binaen 'hava' denmiştir ona. Bu ise, 'heva'nın durumunu net biçimde ele verir bize. Gerçekte her gün kendi nefsimiz vesilesiyle yüzlerce, belki binlerce kez tecrübe ettiğimiz üzere, 'heva'nın durduğu sabit bir zemin yoktur. Bir oraya, bir buraya sürükler bizi; bir yerde, hele doğru bir yerde sabit tutmaz.

Öyle ki, hevamız ve nefsimiz yüzünden, birçok imanî tefekkür denemesi yarıda kesilir her bir günümüzde. Güzel şeyler düşünecek oluruz; aklımıza gereksiz bir yığın şey geliverir. Veyahut gerekli olup da meselâ televizyon karşısında iken unuttuğumuz şeyler, tam da namaz kılmaya yahut Kur'ân okumaya niyetlendiğimiz dakikada geliverir aklımıza. Namaz içinde, zihnimiz oradan oraya bazan o kadar kayar ki, namazın kaçıncı rekatında olduğumuzu, hangi sûreyi okuduğumuzu bile unutur hale geliriz.

Bunlar, hevamız ve nefsimizin bizi düşünce düzeyinde çelmelediği durumlardır. Ancak, gene de, amelî düzeyde bir çelme değildirler. Zihnimizi meşgul etseler de, gene de kılarız namazımızı, gene de okuruz Kur'ân'ımızı.

Ancak, öylesi anlar da olur ki, nefsimiz, irademizi ve kalbimizi de esir edip tastamam kendi hükmünü icra eder. Onun istediğini yapar, günah işleriz. Her gün, heva ve hevesin tesiriyle belki bin türlü günaha çağrılır, bu çağrıların bir kısmına tutulsak da, bir kısmına kapılırız.

Bu durumdan kurtulup da uyandığında ise, insan kendisini nasıl tarif edeceğini şaşırır. O, kimdir? Onun gerçek hali hangisidir; günah anındaki hali midir onun aslı, günahtan uzak durduğu andaki hali mi?

Gerçek şu ki, şeytan 'yerli işbirlikçisi' nefis ve hevanın eliyle doğru zemininden çekip sürükleyerek günah işlettiği mü'mine, işlediği bu günah anını ve durumunu gösterip, "İşte senin aslın bu!" der, ve onu ye'se atıp tamamen kendine bağlamak ister. İstiğfar, tevbe ve Allah'ın rahmetinden ümit kesmeme, bu şeytanî tuzağın engelidirler. Hem insan zaten kendisiyle barışık olmadan rahat ve huzur bulamadığı için, gün içinde düştüğümüz günah çukurlarını bir 'kaza' olarak görür, istiğfarımızı yapar, yolumuza devam ederiz.

Kendimiz bu haller üzere yaşadığımız gibi, böylesi haller yaşayan başkaca mü'minler görür gözümüz. Lâkin, burada bir şeytanî oyun devreye girer ve o mü'minin gün içinde, hatta ömür içinde yaşadığı sürçmelere, günahlara, kaymalara nazar ettirip bizi o mü'mini bu sürçme veya kaymalarla tarif etmeye sevkeder. Bunları ancak yol üstünde bir 'kaza' olarak görmek yerine, o mü'minin aslı, esası, mayası, tiyneti tam da buymuş gibi düşündürür bize. Tuluat adlı kısa ama çok hikmetler yüklü risalesinde Bediüzzaman'ın söylediği üzere şeytanın bir silahı olarak cerbeze, 'zalim'dir; bir seyyieyi sünbüllendirerek hasenata galip hale getirir. deta, bir aşiretin her bir ferdinin bir günde attığı balgamı tek bir şahıs birden atmış gibi biraraya toplamak; yahut bir insandan yellenmeler ile bir yıl boyu hâsıl olan nâhoş kokuyu tek bir dakikaya yığmak gibi bir durumdur şeytanın cerbezeyle yaptırdığı. Nasıl bu iki örnekte insan o iki adamdan kaçmaya kendini mecbur bilecektir. Öyle de, hayatın akışı içinde günahlara düşen bir mü'min kardeşinin bir yıl veya bir ömür boyu sergilediği hata ve günahları biraraya toplayıp yığdığında, sanki o mü'min hep o haldeymiş gibi görür insan; ve, ondan uzaklaşır. Zaten, şeytanın kasdı da budur. Öyle baktırır ki, mü'minler birbirinden kopsun, aralarındaki uhuvvet ve tesanüd zayi olsun.

Bu noktadan hareketle gerek kendi günahlarım karşısında ye'se düşer hale gelince, gerek sair mü'minlerin gördüğüm günah ve kusurları karşısında uhuvveti zayi etme riskiyle karşılaşınca, şahsen, bir 'sürçme' yaşayan bazı sahabilerin öncesini veya sonrasını düşünerek aşıyorum bu şeytan tuzağını. Ölüden diri, geceden gündüz çıkaran, seyyieyi haseneye çevirmeye de muktedir olan Zât-ı Zülcelâl'in ölü ve karanlık hallerden diri ve aydınlık sonuçlar çıkardığının bir dizi örneğini sunuyor Asr-ı Saadet.

Sözgelimi, annesi ve babası iman ikrarından vazgeçmediği için öldürülen, buna karşı işkence altında imanından vazgeçtiğini söyleme durumuna düşen Ammar b. Yâsir'i sırf o haliyle değerlendirsek, sonrasında sergilediği sarsılmaz salabet ile onun Resûl-i Ekrem'in müjdesiyle 'Cennetin özlediği' bir insan haline geleceğini düşünür müydük? Uhud Harbinde ganimet peşine düşülerek yaşanan bozgunda korku içinde kaçışan sahabiler için ne derdik? O an, onlar içinden meselâ Hz. Osman'ın, öncesinde sergilediği faziletler kadar, sonrasında sergilediği faziletler ile bir sabah Resûl-i Ekrem tarafından cennetle müjdelenlerin üçüncüsü haline geleceğini düşünebilir miydik? O an nefsine uyup Tebük gazvesinden geri kalan Ka'b b. Malik ve iki sahabinin, sonraki günlerde yaşadıkları muazzam istiğfarı sezebilir miydik? Onların hatalarını itiraftan elli gün sonra, doğrudan Allah katından, bir vahiyle affedileceklerini, Resûl-i Ekrem'in müjdesiyle günah bakımından 'annelerinden yeni doğmuş gibi' tertemiz hale geleceklerini ve de 1400 yıl boyu ümmet için doğru sözlülük timsali olarak anılacaklarını düşünebilir miydik?

Oysa, bu sahabiler, bir 'sürçme' yaşamışlardı gerçekten. Ancak, hayatlarının asıl rengi değildi sürçme… Bilakis, hayatlarını bir mü'min olarak yaşadıkları için, Rablerinin izniyle, bu sürçmelerden bir istikamet, bu ölü hallerden bir dirilik, bu karanlık hallerden muazzam bir aydınlık çıkarmışlardı.

Bizler de, kendimiz dahil, imanından emin olduğumuz, amel-i salih noktasındaki gayretini bildiğimiz mü'minlerin yaşadıkları sürçmelere bu nazarla baksak nasıl olur?

Böyle bakabilsek, ehl-i iman içindeki ihtilafların ve uhuvvetsizliklerin büyük ölçüde zayi olacağını düşünüyorum.

  01.02.2001

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut