Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

İki oda
–İsmail Örgen

[*4.650 yazı içinden]

 Fakihlere övgü

Yazara Mesaj Gönder

Bugün mü’minler 1400 yıl önce Hz. Peygamber ve sahabilerinin kıldığı şekilde namaz kılıyor, tuttuğu şekilde oruç tutuyor, verdiği şekilde zekât veriyor; ve bir bütün olarak hayatlarını Hz. Peygamberin hayatında sergilediği ‘cadde-i kübr⒠dahilinde yaşamayı sürdürüyor iseler; ve İslâm hakim cereyanlar karşısında rüzgârın önündeki yaprak gibi oradan oraya savrulmayıp modernitenin aşamadığı ve yıkamadığı tek gerçek olarak dimdik duruyorsa, bunda Kur’ânî ve nebevî bir asla göre yaşamanın usulünü ortaya koyan fakihlerin o muazzam cehdlerinin büyük hissesi var.


İSLÂM’IN ‘ÇAĞDAŞ bir yorumu’nu yapma iddiasıyla yola çıkan ve ucu modernitenin hakim değerlerine teslimiyetle sonuçlanan bütün teşebbüslerin ortaklaştığı bir nokta vardır: Fıkha ve fakihlere yönelik antipati. Bu antipati, söz İmam Şâfiî gibi isimlere geldiğinde, iyice zirveye çıkar. Zira, bu büyük imam, ‘usul-i fıkh’ı tedvin eden kimsedir. Ve, fıkıh usulünün yerleşmesinden sonra, her kafadan bir ses çıkması, ‘bana göre’lerle isteyenin istediği âyeti ve hadisi istediği yöne çekmesi imkânı kalmamıştır.

Bu bakımdan, İslâm’ı çağla ya da çağı İslâm’la buluşturma gibi gerekçelerle kendini ifade eden her türden ‘modernist’ yaklaşım, fıkhı aşılması ya da aşındırılması gereken bir engel olarak görür kendisi için. Modernizme yenik düşmüş dimağlar için, İslâm dünyasının geri kalmışlığının hemen her veçhesini fıkıhla ve fakihlerle irtibatlandırmak, neredeyse bir alışkanlık hükmündedir.

Oysa, “Eşya zıddıyla bilinir” kaidesince, ‘fıkıhsız bir din’ olarak Hıristiyanlığın tarihî seyrine bakıldığında, fıkhın İslâmî hayat içindeki kritik önemi aşikâr biçimde çıkar karşımıza. Neredeyse her kafadan ayrı sesin çıktığı bir ‘mezhepler ormanı’na dönüşmüş Protestanlığın durumu yeterince içler acısıdır gerçekte; ‘feminist İncil’ teşebbüslerinden eşcinsel rahip ve rahibelere, aynı kilisede ‘geleneksel’ ve ‘modern’ diye ayrı ayrı Pazar ayinleri icra edilmesinden Kitab-ı Mukaddes’te açıkça yasaklanmış olmasına rağmen zinanın ‘günah’ olduğunun neredeyse hatırlanmaz hale gelişine kadar nice tablo, ‘keyfî yorum’a açık bir dinin başına gelebilecek felâketlerin açık bir göstergesi hükmündedir.

Katoliklik ise, ‘amel’e yönelik vurgusuyla, Protestanlığa nisbeten daha sağlam bir duruşa sahip gibi gözükmektedir. Ancak, muhtemelen sabah namazı bakiyesi iken öğle vaktine doğru kaydırılmış Pazar ayinine, sahih bir oruç ibadetinin bakiyesi iken belli şeyleri yiyip belli şeyleri yememe biçimine dönüştürülmüş perhize.. uzanan tarihsel çizgi, ‘fıkıhsız bir din’ olarak Hıristiyanlığın başına gelenlerin Katolik plandaki yansımalarını gösterir. Allah’ın helâl kıldığı şeyleri haram kılan ruhbanlığın haram kıldıklarını işleyen rahipler ve hatta papalar içeren tarihi; evliliğin yasaklandığı ruhbanlar sınıfı içinde hatırı sayılır bir oranın özellikle şu modern zamanda ABD gibi ülkelerde düştükleri eşcinsellik açmazı; ve dün toplanan bir konsülün ‘kara’ dediğine bugün toplanan bir konsülün ‘ak’ ya da ‘gri’ diyebiliyor oluşunun o dinin samîmî müntesipleri nezdinde teşkil ettiği güvensizlik, yine gerçek anlamda ‘usul-i fıkıh’sız bir dinin yaşayabileceği felâketlerin Katolik yansımaları arasındadır. Ki, 1962’de toplanan İkinci Vatikan Konsülü, bir açıdan Hıristiyanlığın beşer eliyle içine duhul etmiş bazı yanlışlardan tasaffisi yönünde unsurlar da içermekle birlikte—ki, bunların en önemlilerinden biri Kilisenin İslâm’a yönelik bakışının kısmen yumuşamasına vesile olan “Kilise dışında da kurtuluş olabilir” doktrininin kabulüdür—son tahlilde bir güvensizliğin de gerekçesi olmuştur.

Çeyrek asır önce ihtida etmiş, Katolik kökenli bir Şazelî şeyhi olarak Nuh Ha Mim Keller, kendi ‘ihtida süreci’ ekseninde bu durumu şöyle anlatır:

“1954’te doğdum ve dindar bir ailede bir Katolik olarak yetiştirildim. Ama büyüdükçe din ile olan münasebetimi hem inanç hem de ibadet itibarıyla sorgulamaya başladım. Bunun bir sebebi, İkinci Vatikan Konsülü akabinde Katolik ayin ve ritüellerinde sık sık yapılan ve insanda Kilisenin sağlam standartları olmadığı fikrini uyandıran değişikliklerdi. Rahipler sınıfının mensupları gerekçe olarak ‘esneklik’ten ve ‘ayinler arasında uyum sağlamak’tan söz ediyorlardı ama, Katolik halkın nazarında karanlıkta el yordamıyla yollarını buluyor gibiydiler. Allah değişmezdi, insan ruhunun ihtiyaçları da öyle; ve semadan yeni bir vahiy de gelmiş değildi. Ama biz haftadan haftaya, yıldan yıla; ilave ederek, çıkararak, değişiklikler içinde gidip gelip durduk. Uygun birşeyler arayışı, genel halk kitlelerinin bu dinde hak adına hiçbir şeyin bulunmadığı kanaatine varmalarına yol açıyordu.” (bkz. Yollarda: İslâm’ı Seçenlerin Öyküsü, ikinci kitap, Karakalem Yay, 2004, s. 119-129)

Seyyid Hüseyin Nasr ise, Modern Dünyada Geleneksel İslâm kitabında, bu bağlamda, Hıristiyanlık aynasında şu dersi çıkarıyor biz mü’minler için:

“Modern düşüncenin çeşitli şekillerine karş dinî yenilik ve savunma tavrının takınıldığı Hıristiyanlığın tarihi, bütün Müslümanlar için ders olmalıdır. Yalnızca Allah’ın düzenlediği ruha ve şekle bağlı kalan bir din yaşayabilir.”

İşte, İslâm için durum buysa, ve bugün mü’minler 1400 yıl önce Hz. Peygamber ve sahabilerinin kıldığı şekilde namaz kılıyor, tuttuğu şekilde oruç tutuyor, verdiği şekilde zekât veriyor; ve bir bütün olarak hayatlarını Hz. Peygamberin hayatında sergilediği ‘cadde-i kübr⒠dahilinde yaşamayı sürdürüyor iseler; ve İslâm hakim cereyanlar karşısında rüzgârın önündeki yaprak gibi oradan oraya savrulmayıp modernitenin aşamadığı ve yıkamadığı tek gerçek olarak dimdik duruyorsa, bunda Kur’ânî ve nebevî bir asla göre yaşamanın usulünü ortaya koyan fakihlerin o muazzam cehdlerinin büyük hissesi var.

Onlar, bugünün nefis, makam, para ve modernite mağlubu bir ‘ulemai’s-sû’ grubunun öfkesine inat, gerçekte her türlü övgüyü hak ediyorlar. Allah onlardan ebeden razı olsun.




Yeni Asya Gazetesi, 10.04.2005

  10.04.2005

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu


Ama

Kayıpları kazanca çevirmek

İmtisal

Şöhret neden riyadır?

Kazananlar, kaybedenler

‘Çırak’ın düşündürdükleri

Ölümün anlamı

Uğursuz bir düşünce: uğursuzluk!

Nereye yönelmeli?

İmanın asgarî şartı

İstenmeyen şahitlikler

Yüz aç adamın huzurunda

İhlâs ve iktisat

Bir haksızlık karşısında

Tektipleşmede son adım

Ne insan bu kadar basit, ne de hayat sıradan

Tutunamayanlar için

İki yanlış arasında

‘İslâm sanatı’nın söylediği

İnsancıl ve tepkisiz

Kırılma noktası

Namaz ve tesettür

Görüntünün iktidarı

Yarına hazır mıyız?

Tesettür karşıtlığı üzerine bir psikanaliz

Firavun sarayındaki mü’min

Dünü ve bugünüyle İstanbul’un söylediği

Öngörüler ve sonra görülenler

Başka bir açıdan Pakistan tecrübesi

Tarih okuyanlar, tarihin canına okuyanlar

‘Kamusal alan’ kimin alanı?

Milliyetçiliklerin milletlere ettiği kötülükler

Anneler, eşler

Sevgi tüketimi

“Bediüzzaman’ı anlamak”, ama nasıl?

Alenîlik

Şehit olsanız bile...

‘Mikro iktidar’ üzerine

Özenmek, imrenmek...

Bir göz hatırı için

Ehakkı ararken

Mâruf ve münker

Mü’minler nasıl kardeş olur?

Genişlik, derinlik

Yüzleşme noktası

Abdülhakim Murad’ı okurken

Ezber bozmak, oyun bozmak

‘Diyalog’a evet, ama kimlerle?

‘Ene’ üzerine bir hasbihal

Başka bir açıdan toptancılık

Bir bomba, bir Müslümanın elinde ise, ‘İslâmî’ midir?

Diyaloğun adresi!

Fazla mı temiziz sahi?

İçe dönük diyalog

Masumiyet, silâhtan daha güçlüdür

O yağmuru beklerken

Risale-i Nur ve tasavvuf: Doğru sözler, yanlış anlamalar

Risâle-i Nur ve tasavvuf: Hak yolda iki şerit

Söylenmesi doğru olmayan doğrular

Toptancılık kime yarar?

Üzülebilmek

Fakihlere övgü

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut