“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.593 yazı içinden]

 Arşiv

 Mutluluk hastalığı

Yazara Mesaj Gönder

MUTLULUĞUN PSİKİYATRİK BİR bozukluk olarak sınıflandırılmasını öneriyoruz. Teşhis el kitaplarında yeni bir isim altında yer almasını doğru buluyoruz: majör duygulanım bozukluğu, keyifli tip. Bu konudaki literatür, mutluluğun istatistiksel olarak anormal bir işlev gördüğüne delâlet ediyor. Tabiî, birisi çıkıp mutluluğun olumsuz olarak değerlendirilmediğini söyleyebilir. Bu itirazı, bilimsel olarak saçma sayarak savuşturabiliriz. Bir kez onu teşhis el kitaplarına yerleştirdik mi, sıra tedaviye gelecektir. Artık hep birlikte mutluluğu, bu anormal hadiseyi nasıl tedavi edeceğimizi tartışabiliriz.

Doğrusu bu ya, birkaç yıla kadar psikiyatri mecmualarında benzeri ifadelere rastlarsam şaşırmayacağım. Yahut bir uluslararası kongrede bir bilim adamının X adlı ilacın yüz mutlu denek üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisinin görüldüğünü söylemesi tuhafıma gitmeyecek. Çünkü, insanın ruh dünyası modern Batı psikiyatrisi tarafından giderek daha küçük birimlere ayrıştırılarak inceleme konusu yapılıyor. Diğer tıbbî disiplinler arasında kendisine bilimsel bir zemin bulmaya çalışan modern psikiyatri, insanın türlü ruh durumlarını sınıflandırma gayreti içinde. Bu gayretkeşliğin bir neticesi olarak, çoğumuz için sıradan bir hal olabilen keyifsizlik ‘minör depresyon’ adıyla anılıp ilaç tedavisi önerilebiliyor. Uluslararası bir kongrede Amerikalı bir bilim adamının sigara kullanan kişileri o sıralarda her derde deva olarak sunulan bir antidepresanla tedavi ettiğine ilişkin bir bildirisini dinlediğimi hatırlıyorum. Bunun gibi, şişmanlık da hızla ruhsal sistem üzerine etkiyen ilaçlarla ‘tedavi edilecek’ bir durum, bir teşhis kategorisi haline getiriliyor. Çok kahve içme (kahve bağımlılığı), aşırı alışveriş gibi durumlar da Amerikalı meslektaşlarımızın çekmecelerinde birer teşhis kategorisi olarak bekletiliyorlar.

Teşhis yelpazesinin genişlemesi ve en masum insan davranışı ve halinin bile artık psikiyatrinin araştırma nesnesine dönüşmesi Ivan Illich’in yıllar önce dile getirdiği bir tehlikeyi artık iyiden iyiye yaşadığımızı gösteriyor. Illich doğum ve benzeri doğal hadiselerin tıbbî bir konu haline gelmesini/getirilmesini eleştiriyordu.

Hayatın tıbbîleştirildiği bir çağda yaşıyoruz. İnsanla ilgili olan, onun fizyolojisini ilgilendiren herşey bir el çabukluğuyla tıbbın hükümranlık alanına sokuluveriyor. İnsanın ruh dünyası sözkonusu olduğunda da, modern tıbbın üvey evlâdı psikiyatri, kendini sevdirme ve bilimsel, uslu bir çocuk olma telâşı içinde hayatın kendisini bir psikiyatrik fenomenler toplamına irca ediyor.

Hayatın psikiyatrizasyonu... Bu seküler bakış açısıyla, sizin dindarlığınız pekâlâ bir psikiyatrik bulgu olarak değerlendirilebiliyor. Aynı bakış açısını paylaşan ve yine Amerikalı bir meslektaşımız, ‘aşk hastalığı’nın tedavisinin de yakında bulunacağını iddia edivermişti geçtiğimiz yıllarda. Bu şekilde hayat, yaşanması gereken birşey olmaktan çıkarılıp tedavi edilmesi gereken birşeye dönüştürülüyor. İnsan duygusal-ruhsal süreçlerine etki edebilen bir âmil değildir artık. O, bu süreçlerin bir kurbanı, cüz’î iradesi sıfırlanmış bir kazazededir.

Psikiyatrizasyon işleminin bir işlevi, bireyi tıp (psikiyatri) karşısında, dolayısıyla da onların temsil ettikleri politik güç yahut kurulu düzen (establishment) karşısında güçsüz kılmak ise, bir diğer işlevi de çok-uluslu ilaç şirketlerinin ekmeğine yağ sürmektir. Bugün psikiyatrik araştırmaların önemli bir bölümü ilaç şirketlerinin vesâyeti altındadır, bu şirketler tarafından finanse edilmektedir. Bu araştırmaların hâlihazırdaki ilaçlara yeni kullanım alanları açmak gibi saklı bir işlevi vardır. Eğer bir ruh halini teşhis edilmesi gereken birşeye dönüştürürseniz, ona uygun bir ilacı da muhakkak bulacaksınızdır. Oysa teşhis hastada olup biten bir durumdan çok hekimlerin zihinlerinde olup biten bir durumdur.

Gördüğümüz birşeyi isimlendirememek sanırım çoğumuzda bir tedirginlik yaratacaktır. Batı geleneği, çevrede olup bitenleri anlayabilmek için onları sınıflandırarak, hem kendine bilimsel bir alan açmakta, hem de uygulayıcılarının tedirginliğini gidermektedir. Meselâ şizofreni diye bir durumun olmadığı, bunun belirli yaşantı ve tutumları anlamlandırmak için sadece hekimlerin zihninde var olan birşey olduğu tezi, sıkça tartışılmıştır. R. D. Laing daha ileri giderek bunun bir politik yafta olduğunu söylemiştir (bkz. Yaşantının Politikası, Vadi Yayınları). Bugün teşhis elkitaplarında önemli bir yer tutan ‘kişilik bozuklukları’ ucu nereye çekseniz giden teşhis kategorileridir ve psikiyatrinin önemli teorik açmazlarından birini teşkil etmektedir.

Mutluluğumdan yahut mutsuzluğumdan yana bir şikâyetim yok. Mutlu olduğum zamanlar daha dışa dönük oluyor, insanlarla çok şey paylaşabiliyorum. Hüzünlü olduğum zamanlarda içimin titreyişlerine kulak kesiliyor ve şiir yazabiliyorum. Her iki durumun da ilâhî bir bağış olduğuna inanıyorum. Fazladan taşıdığımı söyledikleri beş-on kilo ile aram gayet iyi. Kanser yaptığını bilsem bile günde beş-altı sigara tellendirmeden edemiyorum. Bütün bunlar için ilaç almaya hiç niyetim yok. Aynen Thomas Szasz gibi düşünüyorum. Hayat çözülmesi gereken bir sorun değildir. Her gün olabildiğince akıllıca, olabildiğince bütün ve olabildiğince duyarlılıkla yaşanması gereken birşeydir hayat. Katlanmamız gereken birşeydir. Onun çözümü yoktur.

  17.02.2005

© 2015 karakalem.net, Kemal Sayar

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut