“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Âfiyet, âfiyet...
–İsmail Örgen

[*4.593 yazı içinden]

 Arşiv

 Gelecek ölüm

Yazara Mesaj Gönder

“GELECEK ÖLÜM: GÖZLERİ GÖZLERİN olacak.” İtalyan şair Cesare Pavese’nin bu dizesi, ölümün kaçınılmazlığını vurguladığı kadar, onun hayatın doğal bir sonu olduğu imasını da içeriyor.

Oysa yaşadığımız yüzyıl, tıp biliminin doğumdan sonra ölümü de bir tedavi nesnesine dönüştürdüğü bir yüzyıl oldu. Kadîm kültürlerde ölüm bir kesinti yahut bir duraklamayı ifade etmiyordu; Octavio Paz’ın ifadesiyle, “Hayat, ölüm ve yeniden doğuş, kendisini kesintisiz biçimde tekrarlayan bir kozmik sürecin evreleriydi. Hayatın akıp ölüme karışmaktan daha yüksek bir işlevi yoktu.” İnsanlar yakın bir geçmişe dek huzur içinde, kendi evlerinde ve kendi ailelerinin yanında ölme hakkına sahiptiler. Ölümün bir tedavi nesnesine dönüşmesiyle birlikte, ölme mekânları da değişti. Artık insanlar hastanelerin soğuk koridorlarında, son nefeslerinde yakınlarının şefkatini dahi hissedemeden can veriyorlar. Bu arada hayatlarının biraz daha uzatılması adına bir dizi tıbbî işlemden—yahut, işkenceden—geçmek zorunda kalıyorlar. İnsana beşikten mezara kadar müdahale edebilme yetkisiyle, tıp kurumu, tüketim ideolojisine yeni pazarlar sağlamış oluyor. Yalnız ölüm değil, yaşlılık da doğal olmayan bir süreçtir artık; onun ima ettiği şey çöküş veya gerileyiştir—bilgeliğe doğru yol alış değil. İlaçlar ve estetik cerrahi sizi bu çöküşten kurtarmak için beklemektedir.

Ölüm mekânının hastanelere kaymasıyla birlikte ahlâkî sorular gündeme geliyor. Hastanelerin yoğun bakım üniteleri, bazen akıl almaz ölçüde zor kararların alındığı yerler olabiliyor. Bunun başlıca nedeni de, tıbbın ölüm olgusuna farklı ve hayli keskin bir yaklaşım getirmesi. ‘Beyin Ölümü’ kavramını geliştirmek suretiyle, modern tıp, solunum cihazına bağlı olarak yaşayan ancak beyin işlevleri durmuş bir kimsenin artık ölmüş kabul edilmesini talep etmektedir. Kalp çalışmaktadır ve vücut sıcaktır. Hastanın yakınları onun öldüğüne dair herhangi bir işaret almamaktadırlar. Oysa doktorların elinde gizli bir bilgi vardır ve bunun tam aksini söylemektedir. Buradaki muazzam iktidara dikkat etmelisiniz, doktorların vereceği bir karar o hastayı solunum cihazından çıkarıp onu alenen öldürmek anlamına gelebilecektir. Bu yüzden yoğun bakım üniteleri kalbi nasır tutmamış bir hekim için olabilecek en trajik mekânlardan biridir. Kalbleri nasırlaşmış olanlar, zaten, hastanın pahalı bir cihaz olan solunum cihazını kullanmakla yol açtığı ekonomik zararı düşünmektedirler. Kimi ellerini ovuşturarak hastanın ölmesini beklemektedir (aslında bunu istemektedir), çünkü ölen kişinin organları bir başkasına nakledilebilecektir.

Geçenlerde BBC’de izlediğim bir program ilgi çekici bir örnek oluşturuyor. Bir doktor bilgisayar programı hazırlamış ve kritik durumdaki hastaların bulgu, belirti ve kan sonuçlarını bu programa veri olarak giriyor. Verilere göre bilgisayar ekranında bir haç işareti çıkıyor ya da çıkmıyor. Haç işareti bu hastanın ölecek olduğunu ifade ediyor. Peki niçin bu çaba? Neymiş, yoğun bakım ünitelerinde her hasta, pek fazla masrafa yol açıyormuş, o yüzden ‘gidici’ olanlar önceden bilinse iyi olurmuş. Bunu yapanın bir doktor olduğuna ve bu çalışmanın Londra’nın saygın bir hastanesinde yapıldığına inanmak çok güç. Bu program üç kez yanılmış (yaklaşık 70 hastada). Spiker, bilgisayar ‘gidici’ dediği halde bu dünyada kalmayı seçen insanlarla konuşuyor. Soruya bakın: “Sizce hayatınız gerçekten kurtarılmaya değer miydi? Biliyorsunuz, bu 10 bin pounda maloldu…”

Bu Batılı mantık, hayat karşısında bir irkilme, bir haşyet duygusundan yoksun olmanın mantığıdır. Hayatın kaynağı olan İlâhî Kudret’e karşı saygısızlığın mantığıdır. Batı uygarlığı, ölümü inkâr ettiği gibi, hayatı da inkâr etmektedir aslında. “Farkına varmalıyız ki” diyordu aziz usta Laing, “yaşamaktan ve sevmekten, ölmekten korktuğumuz gibi derin bir korkuyla korkuyoruz.”

Okuduğunuz yazıyı, onun ana fikrini çok veciz bir biçimde özetleyen bir alıntıyla bitirmek istiyorum. Japon düşünür Takeşi Umehara şöyle diyor:

“Ölümü beyin ölümü olarak tanımlarken hiç kuşkuya kapılmayanlar, insan soyunun modern uygarlığı kurup bütün diğer canlılara hâkim olmasını sağlayan bilim ve teknolojinin gücüne boyun eğmektedirler yalnızca. Ancak içte ruhun krizi ve dışta da doğal çevrenin krizi sonucunda, bu uygarlığın üstüne kara bir gölge düşmeye başlamıştır. Bu gölge, modern uygarlık için hakikat ânının geldiği yolunda bir uyarı niteliğindedir; çünkü nasıl öldüğümüzü değiştirmek, nasıl yaşadığımızı da sonsuza dek değiştirecektir.”

  17.02.2005

© 2015 karakalem.net, Kemal Sayar

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.

1Dehşet vericiabdullah aciz, 04.06.2006, İstanbul

Kapitalizm denen para düşkünlüğünün insanı ne hale getirdiğini gösteren satırları dehşetle okudum.Kapitalizme karşı olmak için bu yazıyı okumak bile yeter sanırım.

Hangi insan paranın insan hayatından daha değerli kabul eden bir anlayışın rasyonalitesinden(!) sözedebilir.

Şair"Verem olmak üretimi düşürür" derken aynı gerçeğe parmak basmıyor muydu?




© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut