Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Bir Doğum, Bin Bereket..
–Öznur Çolakoğlu Cam

[*4.673 yazı içinden]

 Arşiv

 Gölgeler ve asıllar

Yazara Mesaj Gönder

BÜYÜK FİLOZOF EFLÂTUN Devlet’in Yedinci Kitabında insanlık durumunu şöyle anlatır: Karanlık bir mağara içinde elleri birbirine zincirlenmiş, boyunları geriye döndürülemeyecek şekilde sabitlenmiş, sırtları mağaranın ışık sızan kapısına dönük, arkalarında çok yüksek olmayan bir duvar bulunan bir grup insan, karşılarındaki duvara yansıyan gölgeleri varlık âleminin kendisi olarak düşünüyor. Böyle düşünmemelerini sağlayacak herhangi bir sebep de yok. Oysa onların gördükleri, arkalarındaki duvar üzerine sıralanmış çeşitli kalıpların yansımalarından ibaret. Bu insanların hakikati idrak etmeleri için başlarını geriye çevirip gün ışığındaki âleme bakmaları yeterli. Zincirlerinden kurtulup geriye bakmayı başarabilen ilk kişi, diğer insanlara karşılarındaki duvarda gördükleri yansımaların sanal olduğunu, gerçek dünyanın mağara dışında bulunduğunu haber verir. Ama elleri ve başları zincirli olanlar, bu hakikat habercisini yalanlarlar; çünkü onların dünyası ‘gölgelerin dünyası’dır. Asılların dünyası onların çok uzağındadır.

“İman ile küfür arasındaki perde hem çok ince, hem de çok kalındır” der Bediüzzaman. İtibarî bir çizgi olan ‘ene’ye reel bir gerçeklik atfedildiğinde, kendisini tanrılaştıran ama onulmaz acz ve fakr yaralarıyla ölüm karşısında ‘samediyetten’ sonsuz derecede bir uzaklıkta bulunan mütekebbir, ‘çok cahil ve çok zalim’ insanın kendisini düşürdüğü bir statüdür mağara adamlığı. Bu bakımdan, kabile cemaatlerinin insanlarıyla günümüz insanı arasında nitelik bakımından hiçbir fark yoktur. ‘Zaman değişmiş, hayat başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış’ olsa da, insanın acizliği ve fakirliği değişmiyor, ölüm gerçeği olanca çıplaklığıyla insanın ceberutluğunu hâk ile yeksân ediyor.

Aslında makro düzeyde insanlık durumunu anlamada bize yardımcı olsa da, mağara analojisi, ‘ene’den ‘Hüve’ye giden yolda her tarafından ‘patlıyor.’ Çünkü gölgeler, aslında, kendilerinin birer gölge olduğunu bize anlatıyor. Ancak bunu anlamak için, kendilerine takılmış şifreleri çözmeye ihtiyaç var. Bunun için içinde şifre bulunan ‘zarfları’ yırtıp atmak yeterli. Ancak ‘zarfları’ yırtamayanlar kendilerini şifrelerden yoksun bırakıyorlar. Oysa zarfın içindeki mazrufu anlamak için bu şifreler olmazsa olmaz bir şart. Bütün âlemlerin Rabbi sıfatıyla Allah’ın kelamı olan Kur’ân, haberciler halkasının sonuncusu ve en mükemmel ve mükerremi olan Resûl-i Ekrem (a.s.m.), büyük kâinat kitabı ve insana takılı vicdan, bu şifre çözücüleri oluşturuyor. Bütün bu şifreleri çözebilmek, büyük varlık muammasını bir mağara adamı kalarak değil bir günışığı insanı olarak idrak edebilmek için, insan enesinin itibarî mahiyetini kavrayabilmek şart. Allah’a benzemeyi insanlık için ulaşılabilecek en büyük erdem olarak gösteren Aristo gibi filozoflar, dişil olarak tasavvur edilen tanrıçalar, insanlığı müstekbir ve mustaz’af olmaya icbar eden kuvvetlinin hâkimiyetine dayalı sosyo-politik örgütlenme, ve insanlığın büyük çoğunluğunu maddî hayat standartları açısından bile sefâlete mahkûm eden bir ‘dünya düzeni,’ mağara adamlığının süreklileştirdiği insanlık durumunun kısa bir hikâyesi...

Büyük İskender, Atina’da bir gün Sinoplu Diyojen’i ziyaret eder. Kilden yapılmış bir fıçı içinde yaşayan, üstünde abası ve elinde bir ekmek torbası ile asası dışında hiçbir mâmeleki bulunmayan Diyojen, o sırada güneşlenmektedir. İnsanların fıtrî ve zorunlu ihtiyaçları dışındaki her ‘ihtiyacın’ sun’î olduğunu ve insanı fakirleştirerek kendi kendine yetebilmekten alıkoyduğunu, dolayısıyla insanın mutlu olmasını engellediğini düşünen, sosyal hayatı insan mutluluğunun önündeki en büyük engel olarak gören Sinikler zümresine mensup olan Diyojen, imparatoru karşısında görünce hiç istifini bozmadan güneşlenmeye devam eder. Kendisine istediği birşey olup olmadığını soran İmparatora şu cevabı verir. “Gölge etme, başka ihsan istemem.”

Diyojen gemiye bindikten sonra sırtındaki yükü yere koymayı akledemeyen insanlardan değildi; sırtında yumurta küfesi de taşımıyordu. Onun için, kimilerinin taptığı imparatora karşı müstağni duruşunu değiştirmemişti.

Gerçekten de, sırtımızdaki yük taşıyamayacağımız kadar ağır değil mi? Aynı varlık düzleminde yer aldığımız diğer insanlar ve fıtrî ve zorunlu olanlar dışındaki ihtiyaçlar karşısında ürettiğimiz bağımlılıklar bizi mağara adamlığına götürmüyor mu?

Günışığında yaşamanın ‘dayanılmaz’ kolaylığını fark edebilenler, bunu başkalarına da fark ettirebilirler.

  17.02.2005

© 2015 karakalem.net, Ahmet Yıldız

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut