Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

‘Çocuk Taziyenamesi’ne dair
–Metin Karabaşoğlu

[*4.673 yazı içinden]

 Arşiv

 Bir delil olarak felsefe

Yazara Mesaj Gönder

VAHİYDEN BAĞIMSIZ AKLIN YARATILIŞ muammasına dair son bulmayan, dolayısıyla sonuçsuz bir cevap bulma girişimidir felsefe. Gökyüzündeki yıldızları yok sayarak kendi ışığıyla aydınlığın kaynağı olmaya çalışan ateşböceğinin nafile çırpınışıdır. İnsanlığın sonsuzluğa uzanan yolculuk kervanında yer alanların ‘ne olduğu, kim olduğu, nereden geldiği ve nereye gittiği’ sorularına, kervan sahibinden ve kılavuzdan müstağni kalarak, kervanda bulunan ‘şey’lerden hareketle bir yol haritası üretme çabasıdır.

Tarihi yaratılış muammasına verilen cevapların hikâyesi olarak okursak, felsefe geleneğinin karşısına nübüvvet geleneğini oturtabiliriz. Ancak, felsefe ve nübüvvet geleneklerini kategorik bir karşıtlık içinde anlamlandırmak, sağlıksız bir okumadır. Kelime anlamının ima ettiği üzere, ‘hikmete/bilgiye duyulan sevgi’nin ifadesi olarak felsefe, çıkış noktası olarak vahyî irfanı aldığında son derece müstakim bir çizgiye ulaşmayı başarmış ve insana sonsuza uzanan yolculuğunda bir ‘delil’ olabilmiştir.

İslâm fikir tarihinde felsefeye karşı kategorik olarak yargılayıcı bir tutumun yansıması olan Selefî gelenek, tasavvufa da aynı katılık içinde yaklaşmış, ‘tevessül’ün, yani vesile kılmanın ‘teşerrük’e, yani ortak kılmaya dönüştüğü gerekçesiyle onu mahkûm etmiştir. İslâm’ın yayıldığı coğrafyalarda yüzyüze geldiği yeni fikrî ve itikadî problemler karşısında aklı azleden ‘şartsız bir bağlanma’yı öneren Selefî gelenek, bu yaklaşımıyla verili durumun doğurduğu ortamın etkilerini yok saymış, bu yüzden kelam geleneğini de ‘zındıklık’ olarak görmüştür. Öyle ki, bu yaklaşımın çağdaş bağlıları arasında insan aklının herhangi bir meselede kullanılmasını ‘felsefe yapmak’ olarak gören ve bunu İslâm’a aykırı olarak kabul eden ‘püritenler’e de rastlayabiliyoruz. Oysa kelam, tam da vahyi esas alan felsefî bir çabadır; ve bu niteliğiyle, aynen tasavvuf gibi, yüzyıllar boyunca Müslümanlar için bir ‘delil’ olmuştur. Müslüman filozofların çoğu defa vahyi tebeî, yani ikincil duruma düşüren yaklaşımlarının ve felsefî geleneğin zâtî olarak mâlûl olduğu seçkinci tabiatının Müslüman dünyada felsefenin olumsuzlanmasına yol açmış olması, mutlak olarak felsefenin, vahyin aydınlığında yaratılışın beraberinde getirdiği sorulara bir cevap sunma yolu olarak meşruiyetini ortadan kaldırmaz. Aslında bu açıdan felsefe, İslâm’ın tarihle kesintisiz buluşma içinde olan aktüel sürekliliğinin dinamik bir veçhesidir.

Felsefe kavramının ondokuzuncu yüzyıla kadar bilimi de içine aldığını unutmamakta yarar var. Yani, modern bilimlerin doğuşuyla birlikte disiplinlerin atomize olacak derecede parçalanmasından önce her bilim adamı bir filozof, her filozof da bir bilim adamıydı. Müslüman filozoflar da çeşitli bilim dallarında uzmanlıkları olan insanlardı. Bu bakımdan, ‘mülk’ün bilgisi olarak felsefe aslında illiyet (nedensellik) zincirinin halkalarını sıralama çabasıdır. Bu çaba mülkten hareketle melekûtun bilgisini kurmaya yöneldiğinde insanlık için ‘dalâlet’e uzanan bir köprü olmuş, mülkü melekûtun bilgisinden hareketle anlamlandırdığında ise varlığın esrarını anlamada bir anahtara, ‘hikmetin bilgisi’ne dönüşmüştür.

Bu bakımdan felsefî düşüncenin doğuşu, varlığın politeist/putperest kavrayışından kopuş yönünde bir adımdır. Bugün Uzak Doğuda, özellikle de Hindistan’da hâlâ varlığını sürdüren mitolojik düşünce, insan ve tanrı arasında geçişkenliğe dayanır ve hayatta ve kâinatta meydana gelen herşeyi farklı tanrıların tasarrufuna atfeder. Yağmuru bereket tanrıçasının, savaşı başka bir tanrının yönetmesi gibi. Eski Yunan’da felsefî düşünce, bu mitolojik varlık tasavvurunun yerini alarak herşeyi görünen âlemdeki sebep ve sonuç zinciri içinde açıklamaya çalıştı. Mitolojinin görünür dünyayı hükümsüz kabul ederek herşeyi yanlış bir ‘melekût’ anlayışına dayandırması gibi, felsefe de ‘melekûtî’ âlemi yok sayarak mülk âlemini bizâtihî varlık olarak kabul etti. Vahyin ışığıyla aydınlanan kalblerin akletmesiyle mülk-melekût arasındaki bağ yeniden kurulurken, ikisinin geçerlilik alanları geçişken olarak yeniden tanımlandı. Yağmurun yağdığı, ve havanın muayyen ölçülerde soğuyarak sıvılaşması yoluyla bunun gerçekleştiği doğrudur. Çünkü bu hikmet/mülk dünyasında Allah’ın yaratış tarzıdır. Ama yağmurun yağması kendi kendine gerçekleşen ‘tabiî-mülk âlemiyle sınırlı’ bir hadise değil, ilâhî ilim, irade ve kudretle ilişkilenen melekûtî boyutu olan bir hadisedir. Bu bakımdan Kur’ân, hem mitolojiyi, hem de felsefeyi tashih etmiştir.

İnsan benliğinin kendisini ve Yaratıcısını tanımak açısından durumunu ‘zühre, katre ve reşha’ üçlemesi içinde ele alan Said Nursî’nin sınıflamasında felsefe, kendisine ‘katre’ ve ‘zühre’ arasında yer bulur. Vahyi kabul eden felsefe katre mahiyetini alabilir. Vahiyden bağımsız felsefe ise, güneşi kendinde yok eden bir zühredir. Kur’ânî irfanı, saf olarak reşha temsil eder.1

Bu bakımdan, Risale lügatçesinde olumsuzlanan anlamıyla felsefe, şehadet âlemiyle gayb âlemi arasındaki ‘karbon kağıdı’ geçirgenliğini ortadan kaldırarak gaybın (ontolojik anlamda gayb) bilgisini şehadet’in bilgisiyle kuran, vahiyden bağımsız, insan aklını içerdiği ‘sonsuz’ çeşitlilikle hakikatin mutlak ve yegâne kâşifi olarak gören, herşeyin Allah’la ilişkisini kurmak yerine bu ilişkiyi kesmeye yönelen, Heideggerci anlamda insanın kendi varoluşunu/varlık konumunu anlamlandırabilmesi için kendisine verilen ‘Tanrıymış gibi’ yapabilme yönelimini, yani eneyi itibarî olmaktan çıkarıp ona reel bir vücut atfeden, insanı ve tüm varlığı Yaratıcının birer ‘âyet’i olmaktan çıkarıp kendinde bir varlığa dönüştüren bir akletme biçimidir.

Bu noktada, olumsuzlanan, akletmenin kendisi değil, onun muayyen bir türüdür. Bu bakımdan, Kur’ân’la barışık bir felsefe elbette mümkündür. Gayb âlemine ilişkin bilgilenme konusunda vahyi esas alan, şehadet âlemine ilişkin olarak da vahiyden hareketle bilgi üreten felsefe, hikmetin bilgisi için bir arayıştır.

Ancak sistematik bir hakikat dili olarak felsefe, kaçınılmaz olarak seçkinci bir faaliyettir. Kur’ân ise umuma hitap eder, dili de bu yüzden ‘tenezzülât-ı ilâhiyye’ olarak nitelendirilebilecek bir vasıf taşır.

Felsefe, ‘mükerrem’ bir varlık olarak yaratılan ve Hakka talip olan insanın el yordamıyla, düşe kalka gerçekleştirdiği bir hakikat arayışıdır. Eğer şüphe bir ‘nur’a/hakikate doğru koşmaksa, felsefe bir şüphedir. Bu şüphenin vahiyle yakîne dönüşmesi hidayettir. Hidayet ise, O’nun dilemesidir.

  17.02.2005

© 2015 karakalem.net, Ahmet Yıldız

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.
  3.  Bu yazının geçtiği eseri incelemek -veya satın almak- istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut