Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Çocuk ve oluk
–İsmail Örgen

[*4.655 yazı içinden]

Uzunluk ölçüsü: el hayırda, dil şerde

Abdullah Taha Orhan

Nâhoş bir durumun müsebbibi olarak gördüğümüz kişi veya kişilere ‘dil uzatarak’ onların kötülüğüne bir kötülük daha katmak yerine, onları bu kötü durumdan kurtarmak için ‘el uzatmamız’ gerekiyor. Hayırda elimiz uzun, dilimiz kısa iken şerde dilimiz uzun, elimiz kısa.


TÜRK DİLİNDE “dil uzatmak” olumsuz anlam alanına sahip bir deyimken, “el uzatmak” ise hep olumlu çağrışımlara sahiptir. El uzatmakla çoğunlukla insanın elinde olanı olmayana ulaştırması, paylaşması kastedilir. Dil uzatmakla ise insanın bahsi geçen kişide olmayan kötü bir özelliği ona vermesi ve diğer taraftan onun itibarından pay koparmaya çalışması kastedilir. ‘El’ hayrın kapılarını açan bir anahtarken, ‘dil’ şerrin önünü açar.

Meşhur hadis-i şerifte Efendimiz aleyhissalatuvesselam müslümanı şöyle tarif eder:

Müslüman, sair müslümanların, dilinden ve elinden emin olduğu kimsedir. (Tirmizî, Îmân, 12).

Evet, yanlış okumadınız: ‘dilinden ve elinden’. Zira hadis-i şerifte önce dil, sonra el zikredilir. Burada bir kötülük eyleminden bahsedilmekte ve kötülüğe kaynak olmak bakımından sıralama önce dil, sonra el şeklinde.

Bir başka hadis-i şerifte ise müslümanın ‘emr bi’l-ma‘rûf ve nehy ani’l-münker’, iyiliği tavsiye ve kötülükten men etme vazifesini izah sadedinde şöyle buyurur Rasulullah efendimiz:

Bir kötülük gören kişi, eli ile değiştirmeye gücü yetiyorsa onu eli ile değiştirsin. Buna gücü yetmez ise dili ile değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbi ile (o kötülüğe) tavır koysun (onu hoş görmesin). Ve bu da imanın asgarî gereğidir. (Ebû Dâvûd, Salât, 239-242)

Burada kötülüğü engellemeye çalışmak gibi hayırlı bir amel vardır ve bunun için eylem sıralaması el-dil-kalb şeklindedir.

Birinci hadis-i şerifte dilin önce zikredilmesinin -doğrusunu Allah bilir- şöyle bir hikmeti olabilir: dille verilen zarar elle verilebilecek zarardan daha büyük, daha yaralayıcı ve tesiri daha kalıcıdır. Efendimizin dilini tutmakla ilgili emirlerini ve dilini tutana cenneti müjdelemesini hatırlayalım. İslam düşünce tarihi boyunca yazılmış tüm ahlak ve tasavvuf kitaplarında yeri olan ‘dilin afetleri’ bölümlerini hatırlayalım. Dile dökülmüş eylem olan ‘söz’ün ne kadar risk barındırdığını ifade eden meşhur Yûnus Emre hikmetini hatırlayalım: “Söz ola kese savaşı / söz ola kestire başı” …

Buna mukabil eylemin söyleme üstünlüğü de bir vakıa. “Neden yapmadıklarınızı/ yapmayacaklarınızı söylüyorsunuz?” (Saff 61/2) buyurmuyor mu Alemler Rabbi? Sûfîler tarih boyunca bunun mücadelesini vermedi mi? İlim ancak kendisiyle amel edilip tecrübe edilince gerçek ilim olur, buna da marifet denir, demediler mi?

Hayırlı işlerde, iyilikte eylemle desteklenmemiş bir söylemin tesiri olmuyor, can sıkıcı bir tutarsızlık arz ediyor bu. Oysa şerli işlerde küçük bir söylem tonlarla eylemin yapamadığını yapıyor.

İfk hadisesi bunun asr-ı saadetten ibretlik bir örneği olarak önümüzde duruyor. Basit gibi görünen tek bir söz masum bir insanın, Hz. Âişe annemizin dünyasını alt üst ediyor, dahası Alemler Rabbini -tabiri caizse- öfkelendiriyor.

Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Bugüne geldiğimizde dilin tahribatını en çok da sosyal medyada görmüyor muyuz? Mesnedsiz sözler, çiğnenen mahremiyetler, yıkılan itibarlar, aşılan ve aşınan hukuklar…

Post-modern zamanlarda yaşayan müslümanlar olarak ‘dilinden ve elinden’ emin olunan kimseler olmak için sosyal medyayla başlayıp hayatımızdaki tüm sanal ve gerçek ilişki ağlarımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor.

Bahsi geçen hadis-i şeriflerin işaret ettiği üzere, hayırda elimiz uzun, dilimiz kısa iken şerde dilimiz uzun, elimiz kısa zira.

Hoşlanmadığımız, tasvip etmediğimiz bir durumla karşılaştığımızda vereceğimiz tepkiye dair de bir şey söylüyor aslında bu hadisler: nâhoş durumun müsebbibi olarak gördüğümüz kişi veya kişilere ‘dil uzatarak’ onların kötülüğüne bir kötülük daha katmak yerine, onları bu kötü durumdan kurtarmak için onlara ‘el uzatmamız’ gerekiyor.

Tasavvuf tarihinin büyük öncülerinden olan Zünnûn-ı Mısrî’nin şu kıssası bize yüzlerce sene öncesinden bu hakikati -dilimizi hayır dua için, yani bir nevi el uzatmak için kullanma fırsatı varken bunu kullanmayı- öğütlemeye devam ediyor:

Nil nehrinde bir tekneyle yolculuk eden Zünnûn ve talebeleri nehir kenarında dine mugayir şekilde eğlenen bir grup genci görünce talebeleri, “Ey şeyh! Dua edin de bunların hepsi suya batsın, böylece onların şerri ve uğursuzluğu toplumdan uzak olsun” demiş. Zünnûn ellerini açıp, “Ya Rabbi! Bu insanlara dünyada hoş bir hayat nasip ettiğin gibi âhirette de hoş bir hayat bahşet” diye dua etmiş. Talebeleri bu sözlerine şaşmış, sahildeki gençlerse Zünnûn’u görünce ağlamaya başlamış, tövbe ederek iyi birer insan olmuşlar. (https://islamansiklopedisi.org.tr/zunnun-el-misri)

  21.05.2019

© 2015 karakalem.net, Abdullah Taha Orhan

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut