Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Sosyal medya marazları
–Abdullah Taha Orhan

[*4.590 yazı içinden]

En güzel tefsir

Yazara Mesaj Gönder

Ulu’l-emr kimdir, ulu’l-emirlik nasıl olur, ulu’l-emre itaatin ölçüsü ve sınırı nedir? Bu sorular ışığında bakıldığında, sözü ve fiiliyle Hz. Ebu Bekir, Nisâ sûresinin 59. âyetinin en güzel tefsiridir.


YETİŞKİN ERKEKLER içinde Resûlullah aleyhissalâtu vesselama iman edenlerin ilki ve hicrette Hz. Peygamber’in yol arkadaşı olarak Hz. Ebu Bekir’in, onun vefatından sonra halife seçilerek kendisine biat edildiğinde yaptığı konuşma her cümlesiyle veciz, öğretici ve derindir. İman, ahlâk, akıl ve dirayet nişanesi bu harikulâde konuşmasında, söze en başta Allah’a hamd ederek, yardımı O’ndan isteyerek ve O’na sığınarak başlayıp kelime-i şehadet getirdikten sonra, Hz. Ebu Bekir gözyaşlarını tutamayıp ağlayarak, şimdi halife olarak durduğu yerde kısa süre önce Resûlullah’tan duyduğu iki sözü hatırlar ve ashâba hatırlatır...

Buyurmuştur ki Hz. Peygamber: “Size doğru yolu tavsiye ederim. Doğruluktan ayrılmayın. Çünkü doğruluk iyilikle bir aradadır, ikisi de cennettedir. Yalandan ise sakının. Çünkü yalan kötülükle bir aradadır, ikisi de cehennemdedir.”

Sonra, buyurmuştur ki Hz. Peygamber: “Allah’tan af ve âfiyet dileyin. Çünkü hiç kimseye, yakînden sonra, af ve âfiyetten daha hayırlısı verilmemiştir.”

Yine, buyurmuştur ki Hz. Peygamber: “Birbirinizi kıskanmayın. Birbirinize düşmanlık etmeyin. Birbirinizle ilişkinizi kesmeyin. Ey Allah’ın kulları, kardeş olun.”

Hz. Ebu Bekir, Resûlullah aleyhisselamdan bir nevi vasiyet niteliğinde duyduğu bu sözleri hatırlattıktan sonra, kendisine bîat etmek üzere orada toplanan mü’minlere, şöyle hitap eder:

“Bundan sonra, bilesiniz ki ey insanlar! Ben sizin en hayırlınız olmadığım halde size emîr oldum. İyi biliniz ki, bana yapılan bey’atı düşünmeden kabul ediverişim, ümmet arasında bir fitne ve fesat çıkmasından korktuğum içindir. Allah’a yemin ederim ki; ben, hiçbir gün veya gece bunun ne üzerine düşmüş, ne isteklisi olmuş, ne de bu hususta Allah’tan gizlice veya açıkça bir dilekte bulunmuşumdur. Emîrlik hizmetinde benim için hiçbir rahatlık yoktur. Gücüm yetmeyen bir işi elimde olmayarak boynuma takmış bulunuyorum. Benim yerime daha güçlü bir insanın seçilmiş olmasını ne kadar arzu ederdim!”

Halife olarak seçilmesiyle ilgili bu durumu izah ettikten sonra, ilk iş, mü’minlere takva davetinde bulunur: “İyi biliniz ki” der, “akıllılığın akıllılığı, Allah’tan son derece sakınmaktır. Akılsızlığın akılsızlığı da, günaha dalmak, haktan yan çizmektir.”

Sonra, “Ey insanlar! Ben ancak Resûlullah’ın izine uyucuyum! Dinde kendiliğimden birşey ihdas ve icad edici değilim” diyerek, kendisinin takip etmesi gereken çizginin o olması gerektiğini, yaptıklarının o çizgide olmasını temin noktasında herkesin bir uyarı hakkı olduğunu veciz ve berrak bir şekilde ifade eder: “Eğer vazifemi iyi yaparsam, bana yardım ediniz. Eğer kötülüğe saparsam beni doğrultunuz. Doğruluk emanettir, yalancılık da hıyanettir!”

Bu sözlerinin ardından, Kur’ân’dan ve Resûlullah’tan aldığı dersle, bulunduğu makamda ‘güç’ mantığıyla değil, ‘hak’ ölçüsüyle hareket edeceğini, yönetici olarak elindeki gücü hakkın hizmetinde kullanacağını en keskin biçimde şöyle ifade eder: “İçinizdeki en zayıfınız, kendisinin hakkını alıncaya kadar, benim yanımda en güçlünüz olacaktır. İçinizdeki en güçlünüz de, üzerine geçirdiği hakkı kendisinden alıncaya kadar, benim yanımda en zayıfınız olacaktır.”

Bu sözlerinin ardından, Hz. Ebu Bekir yine veciz sözlerle mü’minleri Allah’ın emrine uygun davranmaya, O’nun rızasına aykırı fiillerden uzak durmaya ve bu dünyada Hesap Gününü bilerek yaşamaya davet eder ve sonra şunu söyler: “Ben Allah’a ve Resûlüne itaat ettikçe, siz de bana itaat ediniz. Allah’a ve Resûlüne asi olduğum zaman sizin bana itaat etmeniz gerekmez.”

Sonraki bütün dönemlerin sonraki bütün yöneticilerine de ders niteliğinde olan, her sözü veciz, her hükmü manidar bu konuşmasında özet olarak bilhassa üç husus aktarılagelmiştir:

“En hayırlınız olmadığım halde size emîr oldum.”

“İçinizdeki en zayıfınız, kendisinin hakkını alıncaya kadar, benim yanımda en güçlünüz olacaktır. İçinizdeki en güçlünüz de, üzerine geçirdiği hakkı kendisinden alıncaya kadar, benim yanımda en zayıfınız olacaktır.”

“Ben Allah’a ve Resûlüne itaat ettikçe, siz de bana itaat ediniz. Allah’a ve Resûlüne asi olduğum zaman sizin bana itaat etmeniz gerekmez.”

Resûlullah’ın halifesi olarak kendisine bîat edildiği esnada Hz. Ebu Bekir’in söylediği bu sözler, ‘ulu’l-emr’in niteliğine dair de uygulamalı bir ders niteliğindedir.

Hz. Ebu Bekir, en başta, “En hayırlınız olmadığım halde size emîr oldum” diyerek, mü’minler onu yönetici olarak seçtikleri için bu görevi üstlendiğini, yoksa bu görevi kendisiyle ilgili bir fazilet ve üstünlük düşüncesiyle kabul etmediğini ifade etmektedir.

Resûlullah ile beraber yaşadığı hayat, ömrü boyunca onunla olan arkadaşlığı, iman eden ilk yetişkin erkek olması, onun hep hak söylediğine şahitliği dolayısıyla Sıddîk ünvanıyla anılması, hicrette ona yol arkadaşı olması ve vefatından önce namaz kıldıramadığı vakitler için onun yerine imam olarak kendisini görevlendirmesi, dahası Resûlullah’ın hakkında söylediği o kadar takdir edici söz ortada iken Hz. Ebu Bekir’in yine de “En hayırlınız olmadığım halde başınıza yönetici oldum” demesi, elbette Hz. Ebu Bekir’in faziletidir ve aslında onun gerçekten mü’minlerin en hayırlısı olduğunun da teyididir. Ama bu sözüyle Hz. Ebu Bekir, ümmetin başında yönetici olmayı, ümmet tarafından ‘seçilme’nin dışında bir seçkinlik ve seçilmişlik iddiasına dayandırılamayacağı ilkesini ifade etmiş olmaktadır.

Yöneticilik, bir topluluk içinde insanların icra etmesi gereken ve belli özellikler gerektiren görevlerden biridir; dolayısıyla kendisinden ‘daha hayırlı’ kişiler varken de bir kişi yönetici seçilebilir. Nitekim, dört halife zamanında birçok sahabi hayatta iken ve sahâbenin bütün müslümanlar içinde efdaliyeti umumen kabul görmüş bir hakikat iken, halifeler tâbiînden kimi isimleri vali veya komutan olarak görevlendirmişlerdir. Demek ki, en hayırlınız yönetici olacak diye bir kural olmadığı gibi, yönetici olarak seçilmeyi en hayırlılığa alâmet olarak görmek de mümkün değildir.

Ayrıca yöneticilik, en hayırlıların kendiliklerinden talip olacağı cinsten bir görev de değildir. Hz. Ebu Bekir’in “En hayırlınız olmadığım halde size yönetici oldum” dedikten sonra, “Emîrlik hizmetinde benim için hiçbir rahatlık yoktur. Gücüm yetmeyen bir işi elimde olmayarak boynuma takmış bulunuyorum. Benim yerime daha güçlü bir insanın seçilmiş olmasını ne kadar arzu ederdim!” demesi de bunu göstermektedir. Ayrıca, Resûlullah aleyhissalâtu vesselam bir kişinin yöneticilik konumunda bir görev için kendisini lâyık görenlere özellikle görev vermemiştir. Ebu Musa el-Eşârî’nin iki kuzeni ile birlikte yaşadığı olay, bunun bir örneğidir. İki amca oğlu Ebu Musa üzerinden Resûlullah’a ulaşıp yöneticilik mânâsı taşıyan bir göreve talip olduklarında, Resûlullah aleyhissalâtu vesselam onları değil, aklından böyle bir düşünce geçmeksizin orada olan Ebu Musa el-Eş’arî’yi tercih etmiştir!

Sözün kısası, yöneticilik ümmetin seçmesiyle kişinin üstüne yüklenen bir görevdir; ama hiç kimse bu görevi “çünkü en hayırlıları bendim” diyerek açıklayamaz; kendisine, ümmetin bu görev için seçmesi dışında bir seçkinlik ve seçilmişlik atfedemez.

Hz. Ebu Bekir, ikinci sözüyle, âdeta bir ‘ateşten gömlek’ olarak bu görevin getirdiği sorumluluğu üstleniyor olduğunu ihsas ettikten sonra ulu’l-emr olarak yönetimi esnasında dikkat edeceği en birinci hususun adalet olacağını açıkça belirtmiştir. Demek ki, yönetilenin yöneten üzerindeki en birinci hakkı, elindeki gücü adaletin temini, tesisi ve muhafazası için kullanmasıdır. Güçlünün gaspettiği bir hakkı zayıfa veremeyen; Hz. Ebu Bekir’in ifadesiyle, sözkonusu olan topluluk içerisinde en güçlü kişi dahi olsa, ‘üzerine geçirdiği hakkı elinden alınıp hakikî sahibine verilinceye kadar onun nazarında en zayıf kişi’ kılamayan kişi, yöneticiliğin hakkını verebilen bir kişi değildir. Diğer bir ifadeyle, ‘ulu’l-emr’in gerçekten bu görevin hakkını verip veremediğinin ölçüsü, ‘topluluk içerisindeki en zayıf kişiyi, kendisinin hakkını alıncaya kadar, nezdinde en güçlü kişi’ kılıp kılamadığıdır. İktidar denilen şey, hakkın hizmetindeyse, gücün hakka boyun eğmesini sağlıyorsa, zulmetmiyor bilakis zulmü gideriyor ve adaleti temin ediyorsa kıymetlidir. Zulmeden yahut zulmü gideremeyen, hakkı sahibine veremeyen, adil olamayan veya adaleti sağlayamayan bir iktidar, yönetici konumundaki kişi için, Hesap Günü giyeceği ateşten gömlektir.

Ulu’l-emr, insanlar tarafından yönetici seçildiği için, mutlak bir yetki ve iktidarla donanıyor da değildir. Mü’minlerin başına seçilen her yönetici, ‘ulu’l-emre itaat’i emreden âyetin ulu’l-emr’i de mutlak surette Allah’a itaat ve Resûle itaatla sorumlu kıldığı dikkate alınırsa, işini ve emrini Kitabullah’a ve sünnet-i Resûlullah’a riayetle gerçekleştirme durumundadır. Çünkü mü’minlerin ona itaati, onun Allah’a ve Resûlüne itaati şartı ve kaydı iledir. İşte Hz. Ebu Bekir, “Allah’a ve Resûlüne itaat ettiğim sürece, siz de bana itaat ediniz. Allah’a ve Resûlüne asi olduğum zaman sizin bana itaat etmeniz gerekmez” diyerek, ‘ulu’l-emr’in sorumluluk alanını ve ona ‘itaat’in şartlarını ve sınırlarını berrak biçimde çizmektedir.

Ulu’l-emr kimdir, ulu’l-emirlik nasıl olur, ulu’l-emre itaatin ölçüsü ve sınırı nedir?

Bu sorular ışığında bakıldığında, sözü ve fiiliyle Hz. Ebu Bekir, Nisâ sûresinin 59. âyetinin en güzel tefsiridir...

  02.11.2018

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut