Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Ramazan içre bayramlar
–Hüseyin Eren

[*4.590 yazı içinden]

Hangi ulu’l-emr, nasıl itaat?

Yazara Mesaj Gönder

Âlemlerin Rabbi mü’minleri mutlak surette kendisine uymakla yükümlü kıldığı Resûlüne bile “Onlarla istişare et” (bk. Âl-i İmrân, 3:159) diye emretmişken, Kur’ân’ın şûrâ ve istişare emrini çiğneyerek, Resûlullah’ın riayet ettiği meşveret ölçüsüne riayet etmeyerek hangi ulu’l-emr ‘sizden olan ulu’l-emr’ kaydının hakkını vermiş olabilir?


İÇKİYİ HARAM kılan âyetleri gözü görmeyen namazsız bir bektaşînin, kendi durumunu içkinin tamamen haram kılınması sürecinde inen “Sarhoş iken namaza yaklaşmayın” (Nisâ, 4:43) âyetine dayanarak meşrulaştırma gayretinin hikâyesi, herkesin meşhurudur. Bu hikâye, âyetlere bağlamından kopuk ve Kur’ân’ın bütünlüğünden uzak bir şekilde yaklaşmanın yol açtığı anlama ve yaşama sorunlarının çarpıcı bir misalidir.

Öyle ki, bu âyete o namazsız bektaşî gibi yaklaşmayan niceleri başka âyetler sözkonusu olduğunda benzer bir tutumda çıkar karşımıza. Meselâ bugünün sosyal medya mecraları, özellikle de instagram sayfaları arasında dolaşan bir mü’min, orada “…Güzel giysilerinizi giyiniz, yiyiniz, içiniz” (A’râf, 7:31) âyetinin davetini, bu ifadenin hemen ardından gelen “Fakat israf etmeyiniz” kaydını gözardı ederek uygulamaya koyan epeyce iman kardeşiyle karşılaşacaktır.

Yahut, özellikle erkek mü’minlerin dünyasına bakıldığında, Kehf sûresinin 46. âyetinin “Mallar ve evlatlar dünya hayatının süsüdür” cümlesini gayet sağlam bir şekilde akılda tuttukları, lâkin o namazsız bektaşî misali ‘hâfız olmadıkları için’ âyetin devamındaki cümleyi ya ezberine alamamış, ya unutmuş veya zaten hiç dikkat etmemiş olduklarını görecektir: “Baki kalacak salih ameller ise, Rabbinin katında sevap olarak da, kendisinden birşey umulması bakımından da daha hayırlıdır.”

Hayatın içinde değişik suretlerde karşımıza çıkan bu ‘bektaşî’liğin bir örneği, siyaset alanında sıkça görülür. Düne veya bugüne dair belli bir siyasî tercihi olan, tercih ettiği siyasetin ve siyasetçinin hatalarının ise varlığına, kabulüne kapalı olmadığı gibi tenkidine de razı olmayan niceleri, daraldıkları yerde ‘ulu’l-emre itaati emreden’ âyeti hatırlatırlar hemen. Âyete atıfla öyle cümleler ederler ki, kavillerinden çıkan hükme göre, onlar her hâlükârda itaatleriyle Kur’ân’ın emrine uymakta iken, onların her hal ve şartta ardına düştükleri siyaseti ve siyasetçiyi bir noktada olsun tenkid eden mü’min ise maazallah Kur’ân’ın emrini çiğner durumdadır!

Halbuki burada da vâki olan, “Namaza yaklaşmayın” cümlesini okuyup “sarhoş iken” kaydını ‘hıfzı yetmeyen’ bektaşînin durumundan farksızdır. İlgili âyetin ilgili cümlesi bağlamından, kayıtlarından, öncesinden ve sonrasından koparılarak mutlaklaştırıldığı gibi, Kur’ân’ın bütünlüğünden de mahrum bırakılmış haldedir. Dolayısıyla, önüne, sonuna, kaydına, bağlamına ve Kur’ân’ın bütünlüğü içindeki yerine bakıldığında âyetin hiç de söylemediği bir ‘ulu’l-emr’ ve ‘itaat’ tarifidir güya âyete atıfla arzolunan. Kendi siyasî pozisyonlarını güya âyete dayanan bu tarifle sağlama almaya çalışırken, ne âyetin birinci cümlesini açıklayan ikinci cümlesine dikkat etmişlerdir, ne de birinci cümledeki bütün kayıtlara. İşte bütün bu gözardı edişlerin sonucu da, âyetin kayda, şarta, sınıra ve ölçüye bağladığı, ‘mukayyed’ ‘itaat’ emrinin kayıtsız, şartsız, sınırsız ve ölçüsüz biçimde ‘mutlak’ hale getirilmesidir.

Halbuki, sözkonusu âyette şöyle buyurur Rabbimiz:

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resûl’e itaat edin; sizden olan ulü’l-emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız, onu Allah’a ve Peygamber’e götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir.” (Nisâ, 4/59)

Âyet, ‘ulu’l-emr’ için, apaçık biçimde, ‘sizden olan’ kaydını düşmektedir. Âyetteki bu kaydın en başta sahabenin hulefâ-yı râşidîn’i kendi hür iradeleriyle seçmeleri, râşid halifelerin ise kendilerini ümmetin seçkini ve üstünü olarak resmetmemeleri ile teyid edilen mânâsı ise şudur: Başınıza yönetici olan kişi, sizin gibi biridir, sizden biridir, sizin kendi içinizden yönetici olarak seçtiğiniz biridir. O, otoritesini, gücünü ve yetkisini sizin kendi hür iradenizle onu seçmenizden alır. Yoksa o, hâşâ, ‘Allah tarafından seçilmiş’ olmak yahut başka soylarda olmayan bir özellikle donanmış özel bir genin taşıyıcısı bir ‘hanedan’a mensup olmak gibi söylemler üzerinden sizin üzerinizde bir otorite, güç ve yetki inşa edemez. Siz de Allah’ın kulusunuz, başınıza seçtiğiniz kişi de Allah’ın kulu. Onun sizin aranızda konumu, eşitler arasında birinci konumudur. Siz onu seçtiğiniz için yönetici olarak onun sizin üzerinizde bir hakkı, gücü, yetkisi, otoritesi vardır; ama bu otorite, güç, yetki ve hakkın sınırları da vardır.

Bu sınırın ne olduğunu, mü’minler topluluğunun kendisi için yönetici olarak seçtiği ulu’l-emr ile yönetilenler arasındaki hukukun ne şekilde kurulacağını, itaatin nasıl, ne şekilde ve hangi şartlarda farz olduğunu ise, âyetin önceki ifadeleri belirlemektedir: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resûl’e itaat edin; sizden olan ulü’l-emre de.” Âyette Allah’a itaat mutlak, Peygamber’e itaat de mutlak olarak bilhassa emredilmişken; münhasıran “Ulu’l-emre de itaat edin” denilmemiş, “Allah’a itaat edin, Resûl’e itaat edin; sizden olan ulü’l-emre de” buyurulmak suretiyle, ulu’l-emre itaat diğer mü’minler gibi o ulu’l-emrin de itaatle yükümlü kılındığı ‘Allah’a itaat ve Resûl’e itaat” şartına bağlanmıştır. Yani, Allah’ın Kitabına itaat, ister yönetilen olsun ister yöneten, bütün mü’minlerin üzerine farzdır. Resûlullah’ın sünnetine itaat de, ister yönetilen olsun ister yöneten, bütün mü’minlerin üzerine farzdır. Mü’minlerin, Allah’ın Kitabına ve Resûl’ünün sünnetine muvafık bir işte ve emirde olması şartıyla, kendi içlerinden seçtikleri ulu’l-emre de itaat etmeleri emrolunmaktadır.

Bu mânâ, âyetin sonraki cümlesiyle, bir kez daha teyid edilmektedir: “Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız, onu Allah’a ve Peygamber’e götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir.”

Demek ki, mü’minlere düşen, ulu’l-emrden gelen her emre sorgusuz sualsiz itaat değildir. Bilakis, bu emrin Kitabullah ve sünnet-i Resûlullah’a uygun olup olmadığının muhakemesini yaparak itaat etmeleri gerekmektedir. Ulu’l-emr onlara bir işi emir buyurmuş ise, onlar ise bu emri doğru ve isabetli görmüyorlar ise, Allah’a ve âhirete, yani yaptığı her işin Allah katında hesabının sorulacağına inananlar için yapılacak şey, ihtilafa düştükleri meseleyi Allah’a ve Peygamber’e götürmektir. Ulu’l-emr, emrinin doğruluğuna eminse, bunun doğruluğunu Allah’ın Kitabına ve Resûlünün sünnetine dayanarak ortaya koyar; emri gerçekten Kitabın ve sünnetin ölçülerine muvafıksa, mü’minlere de itaat lâzım gelir. Emrini Kitabın ve sünnetin ölçülerine sığmıyorsa, mü’minler ona itaatle yükümlü değildir, hatta Kitaba ve sünnete aykırılığı açık durumlarda bu itaatinden dolayı indallah sorumludur!

Kaldı ki, ulu’l-emrin, Allah’ın Kitabına uygun bir iş ve emr için de, Allah’ın Kitabındaki emre uyarak mü’minlerle istişare ederek bir karara ulaşması gerekir. Âlemlerin Rabbi, mü’minleri “Onların işleri aralarında meşveret (şûrâ) iledir” (bk. Şûrâ, 42:38) diye tarif ettiğine göre, mü’minlerden olan ulu’l-emr de kendi fikrini elindeki güce dayanarak dayatmakla değil, ilgili konuyu meşverete açmakla ve kendi görüşünü ifade etmekle birlikte şûrâdan çıkan sonucu kendisi için de bağlayıcı görmekle yükümlüdür. Âlemlerin Rabbi mü’minleri mutlak surette kendisine uymakla yükümlü kıldığı Resûlüne bile “Onlarla istişare et” (bk. Âl-i İmrân, 3:159) diye emretmişken, Kur’ân’ın şûrâ ve istişare emrini çiğneyerek, Resûlullah’ın riayet ettiği meşveret ölçüsüne riayet etmeyerek hangi ulu’l-emr ‘sizden olan ulu’l-emr’ kaydının hakkını vermiş olabilir?

Sözün kısası, şu veya bu siyasetin bektaşîsi olmayanlar için, âyetin hükmü açık. Ulu’l-emr’in tarifi, itaatin ölçüsü, şartları ve sınırları da…

İlk halife Hz. Ebu Bekir, daha hilafetinin en başında söylediği o veciz sözlerle bunu berrak biçimde ortaya koyuyor zaten.

Bir sonraki yazıda oradan devam edelim…

  31.10.2018

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut