Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.590 yazı içinden]

Din dilinde düğüm noktası

Yazara Mesaj Gönder

Bir ‘din dili’ sorunumuz olduğu apaçık. Bazıları ne zamanda yaşadığını ve kime hitap ettiğini farketmeyecek kadar ‘dün’de kalmış; bazıları ise bugüne hitap edeceğim derken ‘din’den tavize yatkın…


BİR ÖNCEKİ yazımda, elimden gelse, imkânım olsa diyerek, dinin konuşulduğu, öğretildiği, anlatıldığı bütün mekânlar ve mecralarda gözardı edilmemesi gereken bir hususa dikkat çekmiştim. Bediüzzaman’ın Muhakemat’ındaki, “Mübalağa ihtilalcidir” diye başlayan “Yedinci Mukaddeme”ye atıfla gelişen bir yazıydı bu.

İlgili yazının da kendisine dayandığı bu bahiste ‘vaizler’e dair de bir atıf vardı ki, bu hususun Bediüzzaman’ın gözlemlerinde ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu aynı konuyu 1908’de Abdülhamid’in direktifiyle sevkedildiği tımarhanede doktorla yaptığı görüşmede bu hususa değinmesinden, Meşrutiyetin yeniden ilanından sonra hapisten kurtulup yeniden hürriyetine kavuştuğunda önce İstanbul’da Ayasofya meydanında sonra Selanik’te Hürriyet meydanında verdiği “Hürriyete Hitap” isimli meşhur nutkunda; 1909’da Volkan gazetesinin 83. ve 84. sayılarında yayınlanan “Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devadır” başlıklı yazısında; 1911’de ise Muhakemat’ın “Yedinci Mukaddeme”sinde tekrar tekrar ele almasından anlayabiliyoruz.

Mümkün olsa bütün müftülüklerde, ilahiyat fakültelerinde, medreselerde, imam-hatip liselerinde müfredatın zorunlu okuma listesi arasında yer alması gerektiğine inandığım; ayrıca dini anlatma adına yola çıkmış bütün gönüllü teşebbüslerde de muhakkak dersi verilmesi lüzumuna kani olduğum, dahası televizyonlara ve radyolara çıkıp din adına konuşacak herkesin de kulağına küpe olması lâzım gelen kısa ama veciz ve derin bir bahistir sözkonusu olan.

Dört ayrı yerde küçük ifade farklarıyla, şu mânâyı dile getirmektedir Bediüzzaman:

“Ben vaizleri dinledim; nasihatleri bana tesir etmedi. Düşündüm. Kasâvet-i kalbimden başka üç sebep buldum:

Birincisi: Zaman-ı hâzırayı zaman-ı sâlifeye kıyas ederek yalnız tasvir-i müddeâyı parlak ve mübalâğalı gösteriyorlar. Tesir ettirmek için ispat-ı müddeâ ve müteharrî-i hakikati iknâ lâzım iken, ihmal ediyorlar.

İkincisi: Birşeyi tergib veya terhib etmekle ondan daha mühim şeyi tenzil edeceklerinden, muvazene-i şeriatı muhafaza etmiyorlar.

Üçüncüsü: Belâgatın muktezası olan, hale mutabık, yani ilcaat-ı zamana muvafık, yani teşhis-i illete münasip söz söylemezler. Güya insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar.

Hâsıl-ı kelâm: Büyük vaizlerimiz hem âlim-i muhakkik olmalı, ta ispat ve iknâ etsin. Hem hakîm-i müdakkik olmalı, ta muvazene-i şeriatı bozmasın. Hem beliğ-i muknî olmalı, ta muktezâ-yı hâl ve ilcaat-ı zamana muvafık söz söylesin. Ve mizan-ı şeriatle tartsın. Ve böyle olmaları da şarttır.”

Bu bahis, ‘din dili’nin, özellikle de sadece havassa ve ehl-i ilme değil, aynı zamanda avâma ve herkese dini anlatanların, herkese hitap eder şekilde din adına yazıp konuşanların sahip olmaları gereken vasıfları ve dikkat etmeleri gereken ölçüleri berrak bir şekilde tarif eder. Yazık ki pek çoğumuzun da kendi tecrübesiyle tasdik edeceği üzere, “Ben vaizleri dinledim, nasihatleri bana tesir etmedi” diye söze başlar Bediüzzaman. Neden din adına o kadar şey anlattıkları halde bu anlattıkları bana tesir etmedi, benim dünyamda bir değişikliğe yol açmadı, iç dünyamda bir manevî değişim, dönüşüm, terakkiye vesile olmadı diye düşündüğünde ise, ‘kasâvet-i kalbi’ni, yani ‘kalbinin katılaşması’nı muhtemel birinci sebep olarak bir kenara kaydettikten sonra, kendisiyle değil vaizlerle ilgili üç sebep daha bulduğunu dile getirir.

Bu üç sebebin ilki, şudur: “Zaman-ı hâzırayı zaman-ı sâlifeye kıyas ederek yalnız tasvir-i müddeâyı parlak ve mübalâğalı gösteriyorlar. Tesir ettirmek için ispat-ı müddeâ ve müteharrî-i hakikati iknâ lâzım iken, ihmal ediyorlar.”

Ona göre, birinci sebep, özetle budur. Yani, dün ile bugün sanki aynıymış gibi, bugünün insanları ile meselâ bin sene öncesinin insanları tıpkı aynı dünyada aynı şartlar altında yaşıyormuş gibi, dün insanları ikna için yeterli olanı bugün de yeterli görmeleri; dolayısıyla ‘müddeâ’yı, yani tezini güzel, parlak, süslü ve hatta abartılı bir şekilde sunmakla yetinmeleridir. Halbuki insanların dine ve dinin hükümlerine karşı dün sözkonusu olmayan türlü-çeşit iddia, soru ve şüpheye maruz kaldığı şu zamanda, ne kadar parlak ve mübalağalı olursa olsun ‘tasvir-i müddea’ kâfi değildir; bilakis, dinin hükümlerine ‘iltizam’ı, yani onları kabul ve tasdik edip mucebince amel etmeyi mümkün kılabilmek için, hakikat arayıcısı olan muhataba tezi süslü bir şekilde sunmaktan öte tezin doğruluğunu berrak bir şekilde isbat ile muhatabı ikna etmek gerekmektedir. Taklidi kırılmamış, teslimi bozulmamış dünkü günün şartlarında sadece duygulara ve kalbe hitap eden bir ‘tasvir-i müddea’ gayreti belki kâfi gelirken; taklidi kırılmış, teslimi bozulmuş bu zamanın şartlarında dinin hükümlerinin doğruluğunu ve tutarlılığını aklen ve mantıken teyid etmeden muhatabın kabulünü sağlamak kimi muhataplar açısından zor, hatta kimileri açısından imkânsızdır. Ama ‘müderris-i umumî’ niteliğinde olan, yani sadece medresedeki talebelere ders veren müderrislerden öte, avâm-havas herkese dini anlatan ve öğreten vaizler, bu gerçeği gözardı ederek, sanki bin sene önce ve bugün aynı insanlar aynı şartlarda imiş gibi konuşmakta; aradaki farkı ve bu farkın gerektirdiği ‘isbat-ı müddea’ ile ‘müteharrî-i hakikati ikna’ zaruretini ihmal etmektedir.

İkinci bir sebep, dinin davet ve teşvik ettiği birşeye uymaya veya dinin hoş görmediği bir şeyden sakındırmaya çalışırken, hatalı ve yanlış kıyaslar yapmak yoluyla, dinin hükümleri içerisinde ‘öncelikler’i gözardı etmeleri; birşeyi yapmaya veya birşeyden sakınmaya sevkedeceğim derken, o şeyden daha önemli bir şeyi kıymetten düşürmeleri; böylece ‘muvazene-i şeriat’ı muhafazadan uzak düşmeleridir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle: “Birşeyi tergib veya terhib etmekle ondan daha mühim şeyi tenzil edeceklerinden, muvazene-i şeriatı muhafaza etmiyorlar.”

Nasıl mı? Meselâ bir vaiz teheccüd namazına teşvik etmek için “Bir gece iki rekat namaz kılmak, haccı tavaf etmek gibidir” dediğinde yahut infak ve tasadduka teşvik için “Yeri geldiğinde, bir dirhem sadakanın hac gibi sevabı vardır” dediğinde gerçekleşen şey, teheccüde ve tasadduka rağbet midir; yoksa hem malî hem bedenî yükümlülükleriyle en büyük ve en meşakkatli farz ibadetlerden biri olan ve bu sebeple imkânı ve gücü yetene ömürde bir kereliğine farz kılınan âzam bir ibadet olarak haccın kıymetten düşmesi midir? Hemen herkesin her gece edasına güç yetirebileceği teheccüd namazını veya bir dirhem sadakayı hacca eşdeğer kılmaktan, teheccüde ve infaka teşvik edeceğim derken haccın ağırlığı hafifliyor ve kıymeti zarar görüyor değil midir?

Yahut, “Kim gıybet etse adam öldürmüş gibidir” diyen, yahut “Ayakta bevletmek zina etmek gibidir” diyen bir vaiz, böyle diyerek gıybetin ve ayakta bevletmenin çirkinliğini isbat edip insanları bunlardan sakınmaya ikna etmeyi mi başarmaktadır; yoksa cinayeti gıybetle, zinayı ayakta bevletmeye eşdeğer göstermek suretiyle bu iki büyük günahın hafif, küçük ve sıradan bir yanlış gibi algılanmasına mı sebebiyet vermektedir?

Şeriatın muvazenesi içinde, Allah’ın rızasına uygun ameller de, Allah’ın hoşnut olmadığı haller ve fiiller de tarif edilmiş; hem de bir önem ve öncelik sıralaması içinde tarif edilmiş durumdadır. Kişinin muhakkak yapması gereken farzlardan, farzlar kadar bağlayıcı olmasa da yapılması istenen müstehap veya menduplara, kişinin yapıp yapmamakta serbest bırakıldığı mubahlara, yapmaması istenen mekruhlara ve asla yapmaması gereken haramlara kadar kendi içinde dereceler vardır. Bu derecelerin kendi içinde dahi farz-ı ayn/farz-ı kifâye yahut tenzihen mekruh/tahrimen mekruh gibi yine dereceler bulunmaktadır. Keza, haramlar ve helâller, sevaplar ve günahlar tarif edilirken, meselâ günahlar içerisinde misal haksız yere adam öldürmek ve zinanın da dahil olduğu bir grup günah ‘kebâir’den, yani en büyük günahlardan sayılmış; günahlardan, ama en çok da bu büyük günahlardan sakınması müminden istenmiştir.

Durum bu iken, şeriatın kendi içindeki bütünlük ve denge içerisinde her fiil belli bir önem ve öncelik sırasıyla tarife kavuşmuş iken, önem ve öncelik itibarıyla daha geride kalan bir fiile teşvik için daha öncelikli ve önemli bir fiili gözardı eden veya gözden düşüren bir din dili, insanların dengeli ve tutarlı bir şekilde dinin ölçüleriyle muhatap olmasına değil, bilakis muhakkak bir yerden arıza üreten dengesiz, tutarsız ve ölçüsüz türde bir dindarlık anlayışı edinmesine sebep olmaktadır. Dengesiz, tutarsız ve ölçüsüz olduğu için de, böylesi bir dindarlık ya devam etmez, yahut şahsî, ailevî, cemaatî ve içtimaî hayatlarda ağır arızalar ve hasarlar üreterek devam eder.

Özelde vaizleri dinlerken gözlemlediği problemli din dilinin üçüncü bir veçhesini ise şöyle tarif eder Bediüzzaman: “Belâgatın muktezası olan, hale mutabık, yani ilcaat-ı zamana muvafık, yani teşhis-i illete münasip söz söylemezler. Güya insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar.” Umumî ortamın manevî açıdan zehirli olmadığı, dini yaşamanın çok daha kolay olduğu, haricî şartların dinden uzaklaşmaya değil bilakis dini yaşamaya teşvik edici durumda bulunduğu dünün şartlarında, o şartlarda dahi sıradışı bir ahlâk, zühd ve dindarlık üzere yaşamış güzide isimlerin hayatlarını bir ‘norm’ olarak takdim edip, bugünün şartlarında herkesten aynı tarzda ve aynı düzeyde dindarlık beklemek… “Dindarlık buysa, soralım, biz ne kadar dindarız” diye sormak; hatta bununla da yetinmeyip soruyu bir el arttırıp “Müslümanlık buysa, biz gerçekten Müslüman mıyız?” gibi sorularla güya o düzey bir dindarlığa insanları yöneltmek… Halbuki böylesi sorgulama davetleri, vasattan bizi mahrum eder, ‘en güzel’i norm olarak dayatırken ‘güzel’den de mahrum bırakır; sonuçta niceleri için dinin, dün yaşanan ama bugün yaşanması mümkün olmayan bir durum gibi gözükmesine sebep olur. Halbuki belâgat, hakikati kişiye, zamana ve şartlara uygun bir şekilde konuşmayı, anlatmayı ve tatbik etmeyi gerektirir. Nitekim, meselâ düşürülmesi gereken yüksek ateş içeren bir rahatsızlıkta, etken madde aynı olsa bile hastalığın derecesine ve hastanın durumuna göre aynı etken madde farklı dozlarda ve farklı miktarlarda verilir. Kimine iğneyle, kimine serumla, kimine hap olarak belli bir dozda, kimine yine hap olarak daha düşük bir dozda, içmesi gereken bir çocuk ise yaşına ve kilosuna uygun bir dozda, üstelik tatlandırıcı ve renklendirici ile içimi daha cazip hale ve şurup kıvamına getirilerek daha kolay bir hale getirilmiş şekilde. Bütün bu durumlarda, ateşi düşürmek için kullanılan etken madde aynı olduğu halde ya hastalığın derecesine yahut hastanın durumuna göre farklı dozlar ve tarzlar tercih edildiği gibi, dine davette de belâgat, hale mutabık, zamanın ve zeminin şartlarını gözardı etmeyen, hastalığın doğru teşhisine dayalı ve bu teşhise uygun söz söylemeyi gerektirir. Gelin görün ki, dinin anlatımında ve dine davette gerçekleşen, bu değildir.

Bu üç gözlemin eşliğinde, avâm-havas herkese dini anlatan ‘vaizler’in sözlerinin ve nasihatlarının tesir edebilmesi için, onlarda üç vasfın beraberce var olması gerektiğine dikkat çeker:

“Büyük vaizlerimiz hem âlim-i muhakkik olmalı, ta ispat ve iknâ etsin. Hem hakîm-i müdakkik olmalı, ta muvazene-i şeriatı bozmasın. Hem beliğ-i muknî olmalı, ta muktezâ-yı hâl ve ilcaat-ı zamana muvafık söz söylesin. Ve mizan-ı şeriatle tartsın. Ve böyle olmaları da şarttır.”

Vaizler, muhakkik birer âlim olmalılar ki, tezlerini isbat ile muhatapları ikna edebilsinler.

Vaizler, müdakkik bilgeler olmalılar ki, hikmetle konuşup, davet ettikleri şeye, şeriatın muvazenesini ve dinin hükümleri arasındaki dengeyi bozmadan davet etsinler.

Vaizler, ‘beliğ-i muknî,’ yani ikna edici belâgat ehli kişiler olmalılar ki, şeriatın terazisiyle tartıp hakikati kişiye, zamana ve şartlara muvafık şekilde takdim edebilsinler.

Ne zaman Bediüzzaman’dan miras kalan sayfalar arasında dört ayrı eserde geçen bu bahis ile karşılaşsam, bu bahsin yazıldığı günler ile bugün arasındaki yaklaşık yüz sene bir film şeridi gibi gözümün önünden geçer.

Kendi yarım asrı geçen hayatımdan dine dair anlatılar, anlatımlar; bizzat duyduklarım, gördüklerim…

Sadece camilerin vaaz kürsülerinde de değil artık; konferans salonlarında, meydanlarda, panellerde, televizyon ekranlarında, radyo stüdyolarında ve şimdi yeni bir alan olarak sosyal medya mecralarında gördüklerim, duyduklarım, yaşadıklarım…

Bir ‘din dili’ sorunumuz olduğu apaçık. Bazıları ne zamanda yaşadığını ve kime hitap ettiğini farketmeyecek kadar ‘dün’de kalmış; bazıları ise bugüne hitap edeceğim derken ‘din’den tavize yatkın…

Lâkin, yüz sene önceden tarif edildiği şekilde ‘aranılan evsafta’ isimlere yazık ki çok az rastlanıyor…

  29.10.2018

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut