Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

AİLENİN ÇÖKÜŞÜ
–Abdülhakim Murad

[*4.597 yazı içinden]

Bilgiyi sevin!

Yazara Mesaj Gönder

Bilmenin seviyesi arttıkça, bilmemiz gerekenlerin enginliği de artıyor; daha fazla bilgi, daha geniş bakmayı sağladığı kadar, hakikati tam olarak kuşatamayacağımız gerçeğini de bize gösteriyor.


KARAMSARLIK SEVDİĞİM bir ruh hali değildir, ‘ortam kötü’ türünden söylemlerle aram hayatım boyu iyi olmamıştır, ‘ihtiyatlı iyimserlik’ diye özetlenmesi mümkün bir ruh haliyle hayata bakmaya çalışırım, lâkin pembe gözlüklü bir iyimserlik bana kara gözlüklü karamsarlık kadar zararlı ve tehlikeli gözükür. İnsanı şartların mahkûmu gören katı bir determinizm hayatın akışına dair gerçekçi bir manzara sunmadığı, bilakis yüklediği karamsar bakış içinde ‘kendini gerçekleştiren kehanet’ kabilinden bir sonuca bizi sürüklediği gibi, şartları gözardı eden ayarsız bir iyimserlik de gerçek manzarayı bizden saklıyor.

Bu giriş notları dahilinde bugüne bakarsak, Müslüman dünyanın öyle üç gün, beş ay yahut dört sene gibi kısa zaman aralıklarıyla tarif edilemeyecek türden ağır ve büyük bir buhranla yüz yüze olduğu anlaşılıyor. Bir taraftan dünyada lâdinîliğin topyekün geriliyor olduğu, bu arada İslâm dünyasının da nisbeten toparlanıyor olduğu bir dönemin akabinde bütün yerkürede ‘yeni ateizm’ denilebilecek türde bir dalganın giderek rüzgâr aldığının alâmetleri görülürken, öte tarafta sadece dünyanın her tarafındaki hakikat arayıcılarını İslâm’a karşı mesafeli durmaya sevketmenin ötesinde bizatihi Müslüman dünyada doğup büyümüş insanları dahi içinde büyüdüğü itikad zeminiyle ilgili tereddütlere sevkedecek olgular üst üste birikiyor. Soğuk Savaş döneminden bugüne, İslâm ve Müslümanlar hakkında bilhassa Batı’da medya, akademya ve siyaset üzerinden üretilen olumsuz imaj, artık kendisini ‘doğrulayan’ göstergelere sahip. Müslüman dünyada şiddet yükseliyor, Müslüman deyince akla gelen şey ‘sekînet’ ve ‘tebessüm’ değil, İslâm giderek artan dozda zihinlere varoluşlarına dair bir ‘tehdit’ olarak yerleşiyor.

Velhasıl, yeni ve büyük bir ibtilâ ile yüzyüzeyiz. Postmodern durumun önümüze koyduğu tehditler yetmiyormuş gibi, bizatihi Kitab ve sünnette tarif edildiği üzere İslâm’ı yaşamanın imkânları giderek daralıyor. Garip şekilde Müslüman ağızlarda bile kendisine yer bulan ‘Jihadist/cihatçı’ gibi kelimelerle kastedilen şeye, bu kasıt üzerinden cihad kavramına, bu yeni kavramlaştırma üzerinden cihadı emreden Kitabullaha yönelik olarak zaten hayli yol almış, daha da geliştirilmekte olan söyleme bakmak, meseleyi bir parça anlamak için kifâyet ediyor.

Sözün kısası, Müslüman dünyanın bir taraftan Moğol istilâsı, öte taraftan Haçlı seferleri ile uzun süreli bir istikrarsızlığa sürüklendiği, devletlerinin ve kurumlarının yıkıma maruz kaldığı, kütüphanelerinin bile tarumar edildiği dönemin yol açtığı hasarın bir benzeriyle yüz yüzeyiz.

İşin en acı tarafı ise, üretilen söyleme ‘malzeme’ vererek tam da bu duruma zemin hazırlayan, bir bakıma ‘içimizdeki Moğollar’ diye tarif edilmesi gereken unsurların varlığı. ‘Dengeli’ ve ‘izzetli’ Müslüman seslere karşılık, epeyce zamandır ya ‘teslim ol, kurtul’ psikolojisi içindeki müstağriplerin sesi yahut ‘öfke’den başka his bilmez ‘nefsine yenik’ pehlivanların sesi duyuluyor çokça. İlki muktedirlerin talebine uygun bir ‘Müslümanlık’ tarifini inşa etmeye dünden hazır; ikincisi, böyle bir tarife gerekçe üreten fotoğraflar vererek kenardan yanaşıp koskoca yolları bile yutan seller misali ‘hadd-i vasat’ı aşındırmakla meşgul. Ehl-i Sünnet’in asırlar boyu temsil edegeldiği mutedil, tâdil edici, tashih ederek kucaklayıcı, telif ederek kuşatıcı duruşuna karşılık, aşırılık, ifrat, tekfircilik, dışlama gitgide mevzi kazanıyor. ‘İçimizdeki Moğollar,’ kendilerinden menkul dar ve sığ bir Müslümanlık tarifi içinde, asırlar boyu İslâmî mirasın taşıyıcısı olan kurumlara ve değerlere saldırıyor. İlimler geleneği, usul, tasavvuf, dergâh, medrese, Gazalî, Mevlânâ; hepsi, herşey nasibini alıyor bu yıkıcı eğilimden. Kendinden başka değer, kendi anladığından başka anlayış, kendi fikrinden başka fikir tanımıyor, kendi dindarlığından başka dindarlık tanımıyor içimizdeki Moğollar. O yüzden, başka birçok şeyin yanında, bilgiye de düşman bir vaziyette görüyoruz kendilerini. Bilgi olarak görmeyecek derecede düşman hem de.

Çünkü bilmenin seviyesi arttıkça, bilmemiz gerekenlerin enginliği de artıyor; daha fazla bilgi, daha geniş bakmayı sağladığı kadar, hakikati tam olarak kuşatamayacağımız gerçeğini de bize gösteriyor. Bileni tanımanın bir yolu, tevazudan geçiyor o yüzden; âlimi, tevazuundan anlıyoruz. Anlayışından, farklılığa hüsnüniyetle bakışından, ‘bildiğim hakikattır’ dediği durumda bile ‘hakikat, bildiğimdir’ kabilinden indirgeyici tutumlardan ısrarla uzak oluşundan.

Bilgi, tevazuyu getiriyor. Bilgi, anlayışı getiriyor. Bilgi, daha yüksek bir yerden bakmayı sağlıyor, daha yüksek bir yerden bakınca hakikati kuşatmanın tek başına bizim üstesinden geleceğimiz bir şey olmadığını; her farklı bakışın, her yeni gözün, her ayrı aklın aslında bizim için bir imkân olduğunu anlıyoruz.

Ama ‘hakikat, bildiğimdir’ diyen ve herkesi kendi durduğu yere çağıran her türden oluşum, birbiriyle çatışma halinde olsa da, beraberce bilgiye düşman. Çünkü bilgi, soruyla geliyor, sorgulamayı getiriyor, tahkiki gerektiriyor; ve bütün bunlar olurken, hakikatin bir kişi veya bir oluşum tarafından kuşatılamayacak kadar geniş ve derin olduğunu gösterdiği gibi, bir hakikatin çok renkleri ve veçheleri ile bizi karşılaştırıyor. Bilgi, seçenekleri çoğaltıyor, şıkları arttırıyor; bütün bunları yaparken, mutlakçılığa, indirgemeciliğe, dışlayıcılığa ölümcül darbeler indiriyor.

O yüzden de, mutlakçı bir yaklaşımın sahibi olanlar, bilgiden hoşlanmıyor. Hayatın bütün alanları için bu böyle olduğu gibi, münhasıran dinî bilgi alanı için de bu böyle.

O sebeple, İslâm coğrafyasının her tarafında, yer yer siyasetten de güç alarak, zaten ‘bilinmesi gereken’i onlar biliyor olduğu için kendilerine çağıranların, bilgiyi taşıyan büyüten, bilmeyi öğreten, bilmenin ahlâkını aktaran kurumlara da, kitaplara da, usullere de, isimlere de düşman olduğunu görüyoruz.

Öylesi mecralardan bir bilgi düşmanlığı, bir bilme düşmanlığı, bir usul/metod aleyhtarlığı, bir âlim/mütefekkir/entellektüel husumeti yayılıyor ortalığa…

Zira istiyorlar ki, herkes onları tasdik etsin, herkes onların izinden gitsin. İstiyorlar ki, ömrünü ilme vermiş en büyük âlimin bile bütün bu emeklerin sonunda geldiği nokta, onların en baştan söylediği ve üstüne ilave hiçbir çaba koymadan hep söylemeye devam ettiği şeyi tasdik etmekten ibaret olsun. Okumanın sonucu, okumadan ulaşılan sonucu tasdik etmekten öteye geçmesin. Bakış açıları çoğalmasın.

Bunu nisbeten sofistike şekilde yapmaya kalkışanlar da var. Birtakım kelimelere yazık oluyor onların dilinde. Meselâ, ‘irfan’ kelimesi sakız gibi çiğneniyor kimi ağızlarda.

Halbuki, ‘irfan geleneği’ diye tanımladıkları çizgiye dair bir parça ‘bilgi’ye ulaşan kişinin dahi göreceği gerçek, ilim ile irfan arasında sıkı bağ olduğudur. İlme düşman olunca ‘ârif’ olunmuyor. İstisnalar bir yana, ‘ârif’lerin büyük kısmını aynı zamanda çok sağlam bir ilim tahsili içinde yetişmiş olarak görüyoruz. Nitekim tasavvufun büyük simaları aynı zamanda sıkı bir medrese eğitimi almış âlim’ler olarak çıkıyor karşımıza. Fıkıhta, kelamda, hadiste, tefsirde ‘otorite’ denilebilecek seviyede âlimler var. Yahut âlimlerimizin hatırı sayılır bir kısmını, aynı zamanda tasavvufî bir intisap, seyr u sülûk, neşve ve meşrep üzere görüyoruz. Sözün kısası, ilim irfanın düşmanı değil, irfana giden yol ilme husumetten geçiyor değil.

Bilakis, İslâm’ın altın çağı, nesilden nesile aktarılan bir ilim geleneği, bir usul içinde gerçekleşti. Fikirle zikri birbirinin rakibi değil mütemmimi bilen; ilim ile irfanı dövüştürmeyen; akılla kalbi, zahir ile bâtını, medreseyle dergâhı dünyalarında buluşturan insanların elinde bu gerçekleşti.

Öz sağlam olduğu, usul muhkem olduğu için de, Moğollar veya Haçlılar Müslüman topraklarını çiğneyip Müslüman devletlerini yıkarak Müslüman kütüphanelerindeki kitapları yaksalar bile, bu öz, bu usul ve bu gelenek içinde ümmet yeniden derlendi, dirildi, toparlandı.

Gelin görün ki, duymaya çok alışık olduğumuz bir klişeyi iki kelime müdahalesi ile kullanarak ifade edersek, ‘bilgi ve hikmete en çok muhtaç olduğumuz şu günler’de, ‘bilgiye husumet-cehalete muhabbet’ diye tehlikeli bir eğilim Müslüman coğrafyada ve bu arada yaşadığımız ülkede ne yazık ki zemin kazanıyor.

Bu, hayra alâmet değil…

  28.09.2018

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut