Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Müslüman ve İngiliz?
–Abdülhakim Murad

[*4.590 yazı içinden]

İndirgenmiş dindarlık

Yazara Mesaj Gönder

Bu ülkede dindarların iktidarı tahkim olunurken, insanların, özellikle gençlerin din ile temasında giderek artan bir mesafe oluştuğu gözlemleniyorsa, bir sebebini dindarlığın tarifindeki bu daralma ve indirgemede aramamız lâzım geliyor.


SÖZ NAMAZDAN açılınca beni en ziyade sarsan hususlardan biri, kavminin Şuayb aleyhisselamla imtihanıdır. Hak yiyen, hukuk tanımayan, özellikle ekonomik alanda haksızlığı yol edinmiş bir kavimdir Şuayb aleyhisselamın kavmi Medyen. Ölçüde tartıda hileyle iş görürler. Öyle ki, rivayetlere göre, alışta ayrı, satışta ayrı ölçekleri vardır. Mal alırken belirlenen değerinden ağır olanla tartar, satarken belirlenen değerinden düşük olanla.

Âlemlerin Rabbi, işte bu kavme, içlerinden çıkan, âyetin ifadesiyle ‘kardeşleri’ Şuayb’ı peygamber olarak gönderir. Der ki Şuayb:

“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Ölçeği de, teraziyi de eksik tutmayın. Ben sizi hayır (bolluk) içinde görüyorum. Bununla beraber yine de sizi kuşatacak bir günün azabından korkuyorum. Ey kavmim! Ölçerken ve tartarken adaleti yerine getirin. Halkın malına densizlik etmeyin ve yeryüzünde fesatçılık yaparak fenalık etmeyin. Eğer mü’min iseniz, Allah’ın helâlinden size ihsan ettiği kâr sizin için daha hayırlıdır. Bununla beraber ben sizin üzerinize gözcü değilim.” (bk. Hûd, 11:84-86)

Şuayb aleyhisselamın bu güzelim öğüdü, ne yazık ki kavminde bir karşılık bulmaz. Derler ki, “Ey Şuayb, atalarımızın taptıklarını terketmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor?”

Onlara göre, Şuayb’ın kendilerine böyle tepki vermemesi, onlar helâliyle yetinmeyip ölçüde tartıda hile yaparak ve hak-hukuk çiğneyerek daha da fazlasını elde etmeye çalışırken bir kenarda durup sesini çıkarmaması beklenir. Neticede, kendi şahitlikleriyle ‘yumuşak huylu’ biridir Şuayb. Ve aynı zamanda, ‘aklı başında bir adam’dır. Yumuşak huylu biri olduğu halde tepki veriyorsa ve aklı başında biri olduğu halde bundan dolayı kavminden ona gelebilecek tehdit ve zararları umursamadan bu sözleri söyleyebiliyorsa, bunun sebebi kendilerinde olmayıp onda olan bir özellik olsa gerektir: “Ey Şuayb, bunu sana namazın mı emrediyor?”

Demek ki, Şuayb aleyhisselamın namazı beş vakit içinde dört duvar arasında olup biten bir şey değildir; bilakis onun namazı evinin ve mescidinin hudutlarını aşıp yaşadığı diyardaki bütün adımlarını ve bütün vakitlerini biçimlendiren bir keyfiyettedir. Dahası, kavminin de anladığı üzere, namazda öyle bir keyfiyet vardır ki, yumuşak huylu bir insana haksızlık karşısında tavizsiz bir direnç kazandırıp, aklı başında biri olarak her türlü risk hesabını gözardı ederek hakkı söylemeye ve haksızlıktan men’etmeye yöneltmektedir.

Namazın hayatın bütün yönlerini kuşatıp, bilhassa sosyal, siyasal ve ekonomik düzlemdeki yanlış ve haksız tutumlar karşısında tavır koyup önleyici bir tutum içine girmeye yönelten bu özelliği, elbette sadece Şuayb aleyhisselama mahsus değildir. Namazın bu özelliği esasen herkes için geçerlidir. Nitekim sûrede, kavminin Şuayb aleyhisselam ile imtihanının anlatıldığı bu kısımdan sonra gelen âyetlerden biri “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” hükmünü içerirken (Hûd, 11:112), bir sonraki âyet “Ve zulmedenlere yakınlık göstermeyin” buyurmakta (Hûd, 11:113), sonraki âyet ise şu emri içermektedir: “Gündüzün her iki tarafında ve gecenin saçaklarında (gündüze yakın olan saatlerinde) namaz kıl! Muhakkak ki, iyilik kötülükleri giderir. Bu ise, düşünebilenlere bir öğüttür” (Hûd, 11:114)

Görüldüğü gibi, ardı ardına gelen bu üç âyet, Şuayb aleyhisselamda görülen keyfiyeti esasen bütün mü’minlerden beklemektedir. Emrolunduğu şekilde dosdoğru olup haktan ve adaletten sapmamak, zâlimlere meyil gösterenlerden dahi olmamak; ve bunu ahlâkının ve hayatının vazgeçilmez bir niteliği kılabilmek için ‘kötülükleri gideren’ bir iyilik olarak namazı ikâme etmek…

Namazın, hayatın bütün yönlerini istikamet ve adalet üzere biçimlendiren bu niteliği, Ankebût sûresindeki bir âyetle de teyid edilmektedir: “Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz her türlü aşırılıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir” (Ankebût, 29:45)

Ankebût ve Hûd sûrelerinde namaza atfedilen bu kötülükleri giderici, her türlü aşırılık ve kötülükten alıkoyucu keyfiyete; ve bu noktada Şuayb aleyhisselamın hûd sûresinde anlatılan örnekliğine bakıldığında, bir kişinin özü ve sözü doğru biri olup olmadığını, hak yiyen biri mi yoksa hakkı gözeten biri mi olduğunu, zulme meyyal biri mi adaletten şaşmaz biri mi olduğunu anlamak için şahit olarak, ‘ikâme edilmiş’ bir keyfiyet olarak namaz yeterlidir.

Yani, hakkıyla kılınan bir namazdan, Şuayb aleyhisselamın örnekliğinde görüldüğü gibi, hayatın bütün vakitlerini ve ailevî, ticarî, sosyal, siyasat bütün veçhelerini kuşatan bir dosdoğru olma keyfiyeti beklenir. Yani, bir kişi için “Namaz kılıyor!” beyanının, tanım gereği, âdil biridir, hak yemez, haksızlığa razı olmaz, zulmetmez, zulmedene meyletmez, hile yapmaz, yalan söylemez şahitliğini otomatikman içeriyor olması lâzım gelir. Bunun böyle olmadığı durumlarda ise, Mâûn sûresinde “fe veylün li’l-musallîn!” diye anılanlardan olup olmadığımıza dair en azından bir korku ve endişe gerekir.

Gelin görün ki, âyetlerin verdiği bu apaçık derse içerdiği bu açık emre rağmen, günün tamamını ve hayatın bütün sahalarını kuşatan bir namaz şuuru ve ahlâkı yerine, belli vakitlere ve mekânlara indirgenmiş bir namaz algısı ve anlayışı kol geziyor ortalıkta. Bununla paralel olarak, Kur’ân’da emredilen bütün ölçülere değil de, onlar içerisinden seçmece bir kısmına atıfla biçimlenen bir ‘indirgenmiş dindarlık’ hayatları, toplumu, siyaseti biçimlendiriyor.

Namaz kılan niceleri var ki, onun kıldığı namaz, kıldığı namazın Şuayb’a emrettiği şeyi emretmiyor. Bilakis, namaz kıldığı halde, ticaretinde veya siyasetinde hileyi meşru gören, ya bizzat yapan veya yapana rıza gösteren bir tutum hâkim bir manzara arzediyor.

Namazımız, hayatın bütün vakitlerini ve sahalarını biçimlendiren bir namaz değil; orucumuz bizi kibirden alıkoymuyor; eda ettiğimiz haclar üzerinden bile üste konmuş benlikler ve asabiyetler üretiyoruz.

Ama indirgenmiş bir dindarlık anlayışı içinde bunlar asla bir sorun gibi görülmüyor.

Adil olalım, açık yüreklilikle konuşalım: Meşhur ve son derece mühim ‘emanet’ hadisini rivayet ettikten sonra Huzeyfe b. Yemân’ın söylediği “Ben öyle günler gördüm ki, hanginizle alışveriş yaptığıma aldırmazdım. Muhatabım Müslüman idiyse, bana karşı hile yapmasına dindarlığı mâni olurdu”(*1) hali şimdi ne kadar yakınımızda? İçinde bir menfaat veya kayıp olan bir durum sözkonusu olduğunda, dindarlığının kişiyi hile yapmasına, hak yemesine, haksızdan yana tutum almasına mani olacağından emin miyiz?

Yazık ki, bugünün ‘dindarlığı’nda namazın hayatı onarıcı özelliği zayıflamış; onun kötülüğü giderici, her türlü haksızlık ve aşırılıktan alıkoyucu özelliği aşındırılmış; hayatın tamamını kuşatan ve biçimlendiren bir konumdan hayatın belli bir vaktine ve sahasına indirgenmiş bir nitelikte.

Genel olarak dindarlığın tarifine ve tasvirine de hâkim bir indirgeme var zaten. (Hayatını biçimlendirmiyorsa da) namaz kılıyor mu, kılıyor. Oruç, tutuyor. Sakal, var. Yüzük, gümüş. Yahut hanımlar için, başı örtülü. (Bazılarımız için bir de bunun üstünde bir ‘has’ dindarlık tarifi var. Bıyığın dudağın kaç milimetre üstünde kesildiğinden sakalın boyuna, başörtüsünün renginden gömleğin yenli mi yensiz mi olduğuna.. odaklanmış has dindarlıklar…)

Üç aşağı, beş yukarı dindarlığın tarifi de, görüntüleri de bu paranteze sığdırılmış durumda. Lâkin, kıldığımız namaz adaleti emrediyor olsa da bize emretmiyor; kişiyi emrolunduğu gibi dosdoğru olmaya yönlendirse de bizi yönlendirmiyor, haksızlık yapmaktan veya haksızlık yapana meyletmekten alıkoyması gerekse de bizi alıkoymuyor. Hileden, adam kayırmadan, ahde vefasızlıktan da alıkoymuyor.

‘Dindar’ biri dediğimizde, Kur’ân’daki din tarifine baktığımızda, Kur’ân’da âlemler Rabbinin biz kullarına emrettiklerine baktığımızda, hak yemez, yalan söylemez, adaleti gözetir, biriyle meselesi de olsa da haddi aşıp haksızlık yapmaz, emaneti ehline verir, adam kayırmaz, sözünde durur, emanete ve ahdine riayet eder diyemiyoruz.

Bunların hepsi Allah’ın emri oysa. Kur’ân hepsini de bize farz kılıyor.

Ama bunları hariçte tutan indirgenmiş dindarlığımızda kriterler daralmış: namaz, oruç, umre, hac, belki zekât; haramlardan içki ve kumar.

Hatta kumar bile paranteze alınmış olmalı ki, onaltı senedir ‘alnı secdeye değenler’in yönettiği bir ülkede ‘Millî Piyango’ diye bir garabeti sorgulamak özellikle siyasete angaje olmuş çoğu ‘dindar’ımız için dahi ‘ülke gerçeği’nden kopuk bir ‘marjinallik’ olarak görülebiliyor.

Yine bu indirgenmiş dindarlığın bir sonucudur ki, siyasetçinin ‘dindar’ kimliğiyle yüzde 50 oy aldığı ülkede, faizsiz kurumlar ise mevduatın yüzde 5’ini ancak alabiliyor!

Sözün kısası, dindarlık tarifini yeniden yapmamız gerek; çünkü Kur’ân’ın ve sünnetin içerdiği tarifin nice aslî unsuru bugünün indirgenmiş dindarlığında maalesef yer almıyor.

Dindar, yani adil.

Dindar, yani sözünde durur.

Dindar, yani yalan söylemez.

Dindar, yani hak yemez.

Dindar, yani aleyhine de olsa doğruyu söyler.

Dindar, yani kimseye tepeden bakmaz, alaya almaz, küçük görmez.

Dindar yani, israf etmez, gösterişi sevmez.

Dindar, yani kula kulluğu, riyayı, dalkavukluğu, tasannu ve tabasbusu sevmez; özgürlüğü herkes için vazgeçilmez bir değer olarak görür.

Dindar, yani fenalığı bile en güzelde def’etmeye çalışır.

Dindar, yani ayrılışı bile ‘güzel bir ayrılış’tır.

Dindar, yani elinden ve dilinden kimse zarar görmüş değildir…

Tanımı Kur’ân ve sünnetle inşa ettiğimizde, ‘dindar’ kelimesinin bütün bunları ve daha da fazlasını içermesi gerekiyor.

Bu ülkede dindarların iktidarı tahkim olunurken, insanların, özellikle gençlerin din ile temasında giderek artan bir mesafe oluştuğu gözlemleniyorsa, bir sebebini dindarlığın tarifindeki bu daralma ve indirgemede aramamız lâzım geliyor…


*1. Buhârî, Rikak 35, Fiten 13; Müslim, İman 230; Tirmizî, Fiten 17; İbn Mâce, Fiten 27.

  10.09.2018

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu


  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut