Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

II. İki kitabı buluşturmak
–Metin Karabaşoğlu

[*4.597 yazı içinden]

Kötülük nerede?

Yazara Mesaj Gönder

Hakikat-ı halde insanın “mehâsini mevhube, seyyiatı meksube”dir. Yani, iyilikler Allah’tan bize bir nasip, bir hibe iken, kötülükler nefsimizle isteyip ellerimizle işleyip dünyamıza davet ve dahil ettiklerimizdir. Bir önceki yazıda dikkat çektiğimiz âyeti bir kez daha hatırlarsak, “Sana gelen her iyilik Allah’tandır, sana ne kötülük dokunursa işte o nefsindendir” (Nisâ, 4:79).


BİR ÖNCEKİ yazımızda, Kur’ân’ın, ‘kıssaların en güzeli’ olarak Yusuf aleyhisselam kıssasıyla verdiği bir hakikat dersine değinmiştik. En ayartıcı şekliyle karşısına çıkan günah davetine direnen ve düşmeyen Yusuf aleyhisselamın, o günahtan kaçarken arkasından ona saldıran mücrimin arkadan yırttığı gömleğinin verdiği hakikat dersinden. O gömleğin şahitliğiyle masumiyeti apaçık ortada iken, Yusuf aleyhisselamın yine de “Ben nefsimi temize çıkarmam; nefis daima kötülüğü emreder” diyerek verdiği iman ve ahlâk dersinden.

Günaha çağrının âdeta bir karadelik şiddetinde çekim gücü taşıdığı bir ortamda çok ağır bir sınavdan yüzünün akıyla çıkabilmiş Yusuf aleyhisselamın buna rağmen söylediği o söz, esasen, her insan için ve her insan topluluğu için bir büyük ders ve test niteliğindedir: Kişi, kötülüğü nerede görmektedir? Topluluklar kötünün ve kötülüğün tarifini nasıl ve ne şekilde yapmaktadır? Kötülük, bu tariflerde, ‘ben’den, ‘biz’den ötede görülen birşey midir, içeride gözükse bile dışarıya süpürülen birşey midir; yoksa dışarısı kadar, içeride de bir kötülük adresi görülmekte midir?

Bu sorular ışığında bakıldığında, kim ki kötülüğü sadece ‘dışarıda’ görüyor ve o şekilde tarif ediyorsa, işin aslı, ‘emmâre’ olan, yani her daim kötülüğü emreden nefsi kusurdan münezzeh görme gibi kusurların şahı bir keyfiyet içimizde taht kurmuş demektir. Emmâre olan nefsine toz konduramayan kişinin ise, ‘levvâme’ basamağına geçebilmesi, özeleştiri denilen imkândan istifade ile kötülükten arınma çabası içinde olabilmesi mümkün değildir.

Benzer şekilde, bir topluluk da kendi içinde ve kendilerinin elleriyle gerçekleşmiş göründüğü aşikâr tablolarda dahi kötülüğü dışarıya süpürüyorsa, o kötülüğü kendilerine yakıştırmayıp ‘dış güçler’den ‘soy-sop karışıklığı’na, ‘sütü bozuk’luktan ‘içimizdeki hainler’e kadar bir dizi açıklama modeliyle meseleyi ‘çözüyor’sa, o topluluğun da yaşanandan ders çıkarıp arınma, aynı hatayı bir kez daha tekrarlamama imkânı ellerinden kayıp gidiyor demektir.

Halbuki, en ağır manyetik çekim alanında dahi günaha düşmemiş Yusuf aleyhisselamı, buna rağmen “Ben nefsimi temize çıkarmam” deyişiyle ve bu şartlarda dahi nefsin içerdiği kötülüğü emredici ‘emmâre’ potansiyeli gözardı etmeyişiyle bize örnek gösteren Kur’ân-ı Hakîm, diğer taraftan “Kendini kınayan (levvâme) nefse yemin olsun” (Kıyâme, 75:2) diyerek, âlemler Rabbinin bizden istediği ve beklediği duruşu da işaretlemektedir. Her nefis emmâredir, ama sadece bazı nefisler levvâmedir. Kendi başına bırakıldığında her nefis kötülüğü emreder; ama aklı ve kalbi düzgün işleyen kullar, ondaki bu potansiyeli görüp bilip kabul ederek, kendini kınayabilen, özeleştiri yapabilen, hatada ve günahta sorumluluğunu kabul edebilen ‘levvâme’ düzeyine Allah’ın izniyle yükseltebilirler. Ve ancak bu durumdaki kişiler, eliyle veya diliyle işlediği veyahut sessizliği yahut seyirciliği ile iştirak ettiği günahta sorumluluklarını kabul ve itiraf edebilirler. Kabul ve itirafı onlar başarabildiği için, tevbe ve istiğfar ile tezkiye ve tathir (arınma ve temizlenme) de ancak onlara nasip olur.

Kişiler için geçerli olan bu durum, topluluklar için de geçerlidir.

Velhasıl demem o ki, nefsin ‘emmâre’liğinden kurtulmak için, ‘levvâme’ olmak gerekir. ‘Ben’ veya ‘biz’ kelimesini içinde iyilik ve fazilet geçen cümlelerde değil, içinde hata, kusur, günah, kabahat ve kötülük olan kelimelerde kullanabilir duruma gelmek gerekir. Ve esasen o ‘ben’ kelimesi ‘iyilikler’i sahiplenmek için değil, ‘kötülük’lerde sorumluluğu üstümüze almak için bize verilmiştir. Çünkü hakikat-ı halde insanın “mehâsini mevhube, seyyiatı meksube”dir. Yani, iyilikler Allah’tan bize bir nasip, bir hibe iken, kötülükler nefsimizle isteyip ellerimizle işleyip dünyamıza davet ve dahil ettiklerimizdir. Bir önceki yazıda dikkat çektiğimiz âyeti bir kez daha hatırlarsak, “Sana gelen her iyilik Allah’tandır, sana ne kötülük dokunursa işte o nefsindendir” (Nisâ, 4:79).

Bu gerçek, bir imanî asla dayandığı kadar, bir ahlâkî ölçü koyar önümüze: Kötülüğü nerede gördüğü, nefsine/aidiyetine yakıştırıp yakıştıramadığı, her insan ve her topluluk için gerçek bir insanî gelişmişlik kriteridir.

Gelin görün ki, işin bu kısmında, âlemler Rabbinin “Nefsinizi temize çıkarmayın” (Necm, 53:32) emrine rağmen, tezkiye-i nefs, tebrie-i nefs örnekleri uçuşuyor hem içimizde hem de gözlerimizin önünde. Günahtan kaçan Yusuf aleyhisselam nefsini tebrie etmez, temize çıkarmazken; gömleği günahtan kaçarken arkadan yırtılmak ne kelime, günahın daha kokusunu aldığında gömleğini çözen niceleri nefsine beraat kararı çıkartma derdinde. Âlemler Rabbi nefislerimizi tezkiye etmemeye bizi çağırmışken, girdiği kirin ve boyanın hadde hesaba gelmez olduğu bir vaziyette dahi âlem dolusu insan lekesiz, bembeyaz, ak-pak nefis tabloları oluşturma derdinde.

O yüzden terbiye-i nefse geçilemiyor işte.

Değil mi ama: Zaten temize çıkarılan bir nefis, niye gerçekten arınmaya çalışsın? Zaten tebrie edilen bir nefis, niye terbiye görmeyi kabullensin?

Açık ve dürüst olalım: Kendine bırakılırsa nefsin razı olacağı türde bir temizlik, içeride arınma değil, dışarıya süpürmedir.

Ve her nefis, kendisi için yaptığını, asabiyesi ve aidiyeti için de yapar.

Nice kişinin, aynı şeyi kendi çocuğu yaptığında farklı, başkasının çocuğu yaptığında farklı tepki vermesi; başkasının takip ettiği lider söylediğinde ‘hazmedilemez’ bulduğu bir söz kendi liderinin ağzından çıktığında bütün hazım ilaçlarını denemesi; tuttuğu takımın oyuncusu yaptığında ‘sarı kartlık bile değil’ dediği hareketin aynısı için karşı takımın oyuncusuna kolaylıkla ‘kırmızı kart’ talep etmesi, hep bu sebeptendir. Şehir veya bölge asabiyetine duçar olmuş birinin, bulunduğu şehirdeki asayiş ve ahlâk problemini ‘dışarıdan gelenler’de araması; milliyetçi bir edebiyatçının hikâye ve romanlarında ‘iyi’ karakterleri onun milliyetinden, kötü karakterleri ise hep başka unsurlardan inşa etmesi; ‘bizim’ denilen devlet veya milletin hiçbir hatasına rastlanmayan bir tarihyazımında kötülüklerin hep ‘dışarıdan’ ve ‘bize karşı’ gelmesi; yapan başka aidiyetten biri ise ‘terörist’ diye tanımlanırken kendi içinden ise ‘bunalıma girmiş yalnız kurt’ tasvirinin devreye girivermesi…

Liste bu şekilde uzayıp gider.

Bazı ‘emmâre’lerin değil, bütün ‘emmâre’ nefislerin işi böyledir; ‘benim’ nefsim dahil…

Bu kötülüğü dışarıya süpürme ve kendini kötülükten tenzih etme tutumu, bazı aidiyetler ve asabiyetler için değil, asabiyet söz konusu ise, hepsi için böyledir; ‘benim’ aidiyetlerim ve ‘bizim’ asabiyelerimiz dahil…

Gelin görün ki, ne nefislerin ne kollektif kimliklerin bu imtihandan azade kılınmadığı şu diyarda, nicedir nefse en kolay gelen şey tercih ediliyor. Kişisel veya kollektif bir özeleştiri ne kelime, bilakis kötülük hep dışarıya süpürülüyor. Geçelim ‘dış güçler’ üzerinden üretilen senaryoları, ‘içeriden’ bir özeleştiri gereken yerde dahi, bütün günahların babası, bütün kötülüklerin anası bir odak bulup, hemen temize çıkmanın yolunu arıyor bireysel ve kollektif nefislerimiz.

Bunun en yakın örneğini son on yılda önce ‘Ergenekon süreci’nde yaşadık; ve açık söyleyelim, bu toplum, özellikle dindarlar ‘bütün kötülüklerin anası Ergenekon’ tasvirini çok sevdi; çünkü nefislerimize en ufak bir toz düşürmeden herşeye dair bir açıklama getiriyordu.

Şimdi yeni bir süreç yaşanırken, ‘bütün kötülüklerin anası’ tasviri isim ve adres değiştirmiş surette devam ediyor. Yine biz tertemiziz, yine bizim gömleklerde en ufak yırtık, leke ve çözülme yok, yine bütün kötülüğün sorumlusu başkaları.

Devran dönmüş, dünün baş kötüleyicisi, bugünün seçilmiş kötüsü olmuş. Ama yine kimse nefsine ve aidiyetine dair ne bir ders çıkarıyor, ne bir özeleştiri yapıyor, ne de sorumluluk alıyor. Bir ‘nefisler konsorsiyumu’nun ortak kötülüğünün bütün sorumluluğu, bir kez daha tek bir adrese, ama içinde bizim olmadığımız bir adrese iteleniyor.

Bu süpürücülük, bu nefsine toz kondurmama gayretkeşliği, bu özeleştiriden kaçma aceleciliği bir kollektif riya ve yalan tablosu olarak gözüküyor gözüme; ve inanın midem bulanıyor, bütün avazımla “Hepiniz oradaydınız yahu! Hepiniz…” diye bağırasım geliyor.

İffet timsali Yusuf aleyhisselamın “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum, nefis daima kötülüğü emreder” sözündeki ahlâk, bize de lâzım.

Üstelik, kimimizin gömleği önden çözülmüş, kimimizin bir an önce günahın davetine yetişme telaşıyla çözülmeyip de önden yırtılmış olduğu halde…

Bu olmazsa ne mi olur peki?

Bu özeleştiri namusu olmazsa, kötülük asla eksik olmaz semtimizden. El çabukluğuyla temize çıkalım derken, kirden, pisten ve daha da ötesinden asla kurtulmaz hayatlarımız…

Özeleştiri şart!

Mertçe; amasız ve istisnasız…

  06.08.2018

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut