Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Müslüman ve İngiliz?
–Abdülhakim Murad

[*4.528 yazı içinden]

Bu zamanın yeni sefilleri

Yazara Mesaj Gönder

İlkesellik, haklı bir sözü ve duruşu ‘kişiye göre’ eğip bükmeyi değil, netlikle ve mertlikle her durumda tatbiki gerektirir.


HERKESİN BİLDİĞİ gerçektir; papağanlar ‘insan gibi’ konuşurlar. Ama bu gerçek hiçbir papağanı insan yapmadığı gibi, ‘insan gibi’ dahi yapamaz. Çünkü insanı insan yapan, ‘nâtıka’sının bir ‘mantığa’ dayanmasıdır. Yani, papağan gibi bir ‘ses’ olarak kelimeleri söylemekten öte, bir ‘anlam yükleyerek’ ve ‘anlamını bilerek’ konuşmasıdır. Papağanın da gagasından kelimeler çıkar, ama onlar kendisine ezberletilen kelimelerdir. Papağan kendisine ‘öğretileni’ bile değil, ‘ezberletileni’ konuşur; ama ne dediğini ve niye dediğini asla bilmeden, bilemeden konuşur.

Bu durum, gerçekte insan olduğu halde ‘papağan gibi’ olabilenler gerçeğiyle de tanıştırır bizi. Öyleleri vardır ki, papağan misali ‘insan gibi’ konuşmaktan öte, kalıbıyla gerçekten insandırlar, lâkin konuşmalarıyla papağana benzerler. Çünkü başkalarından duyduğu sözleri ağzından çıkarmakla birlikte, bu ‘nâtıka’nın ardındaki ‘mantığı’ kavrayabilmiş değildir. Dolayısıyla, konuşur; ama duyup da tekrarladığı sözün konuştuğu an, yer, olay, durum, ortam ve bağlama denk düşüp düşmediğine bakmaksızın. Bu, pek de umurunda değildir zaten. Ağzı olan konuşmuş, söz söylenmiş, olay kapanmıştır...

Bu durumdaki insanların bir örneğini, Bediüzzaman Said Nursî, Temmuz 1908’deki meşrutiyetin bir oligarşi tarafından ‘çalınmasına’ sebep olan olaylar zincirinin en önemli halkası olarak 31 Mart (13 Nisan 1909) şartlarında gözlemler. 1911’de yayınlanan Münazarat’ında, 1908’de Meşrutiyetin ilanı ile Osmanlının önüne hayırlı bir kapı açılmışken herşeyin kısa sürede tersyüz oluşunda, ‘papağan taklidi’ yapan bir güruhun rolünü şöyle dile getirir Bediüzzaman:

“…Sonra, sağını solundan farketmeyen, hâşâ, şeriatı istibdada müsaid zannederek, tûtî taklidi gibi ‘Şeriat isteriz!’ demekle, maksad ortada anlaşılmaz oldu. Zâten plânlar serilmişti. İşte o vakit yalan olarak hamiyet maskesini takınan bazı herifler, o ism-i mukaddese tecavüz ettiler.”

Bir mü’min, şeriatı elbette ister ve arzu eder. Ve o şeriat ki, adaleti emreder, istişareyi emreder İstişare ve meşveret emri ise zımnında zaten ‘hürriyeti’ gerektirir, çünkü ancak düşüncesinden ve sözünden dolayı başına birşey gelmeyeceğinden emin olan kişi meşveretin hakkını verebilir. Diğer taraftan, kişinin amellerinden sorumluluğu da ‘ihtiyar’la, yani tercih yapabilme, seçimde bulunabilme özgürlüğüyle doğrudan ilgilidir. Öyle ki, iradesi selbolunmuş bir kişinin zor altında attığı imza geçersizdir, zor altında söyletilen küfür kelimelerinden dahi kişi şer’an sorumlu tutulamaz. Velhasıl, şeriatı istemek, adalet, meşveret ve hürriyetin yanında, istibdadın ise karşısında olmayı gerektirmektedir. Ne var ki, uzun istibdad senelerinde suspus olup meşrutiyet ve hürriyetin ilan edildiği günlerde papağan gibi ‘Şeriat isteriz!” diye yola çıkanların gerçekte yaptığı, şeriatı meşrutiyet ve hürriyetin karşısına, istibdadın ise yanına yerleştirmektir. Lâkin bu ‘tûtî mukallidi’ kişiler, böylesi bir konuşlandırmanın muhtemel ve müstakbel sonuçlarının da farkında değillerdir. Halbuki, talep ettikleri şey, sözde ‘şeriat’ iken gerçekte istibdattır. Neticede, ‘sağını solundan ayıramayan’ böylelerin ‘papağan taklidi gibi’ tekrarlayıp durduğu ve gerçekte “Şeriat isteriz!” derken gerçekte istibdadı geri çağıran haykırışları, bazılarına bekledikleri fırsatı vermiş, sonuç itibarıyla 31 Mart olayları hengâmında ‘yalan olarak hamiyet maskesini takınan bazı herifler’ meseleye müdahil olup güya ‘istibdad’la mücadele adına, ‘o ism-i mukaddes’e, yani şeriata da ilişmişlerdir.

Tek başına bu olay dahi, insana yakışanın papağan gibi ‘konuşmak’tan öte, insan gibi ‘bir mantıkla konuşmak’ olduğunu gösterir. Doğrudan kendi cümleleriyle konuştuğu gibi, duyduğu bir sözü de aktarabilir insan. Ama evvelce söylenmiş bir sözü aktarmada, yer, zemin, zaman; durum, ortam, bağlam... hepsi de önemlidir. Bir sözü değerli kılan, öylece ‘söylenivermesi’ değildir; bilakis, doğru yerde ve doğru zamanda doğru kişiye doğru maksatla ve doğru üslupla söylenmesidir—yerinde, zamanında, dozajında..

Gelin görün ki, Bediüzzaman’ın daha 1909 şartlarında bizzat gözlemlediği ve 1911’de yayınlanan kitabına aktardığı bu ölçüye mukabil, onun kimi sözlerini de ‘tûtî taklidi gibi’ sarfedenlere rastlanıyor ortalıkta. Bediüzzaman bu sözü ne zaman, nerede, kime, ne için, neye binaen ve ne maksatla söylemiş diye sorup tahkik ederek sözün hakkını vermeksizin, herhangi bir tartışmada, Bediüzzaman’dan bir sözü aktarmakla ‘Mesele kapanmıştır, herkes benim durduğum yerde hizalansın’ sonucu bekliyor birileri. Nasılsa Bediüzzaman isminin itibarı var, durum-ortam-bağlam uysa da uymasa da, ondan bir nakil ile ‘teslimiyet’ bekleniyor hemencecik. Böylece, Bediüzzaman’dan alınan bir dersin güncel bir meselede istimalinden ziyade, Bediüzzaman isminin güncel bir gerilim için suiistimali gibi bir durum yaşanıyor.

Nitekim, Bediüzzaman Said Nursî’nin “Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım” sözünü ilk defa ilan ve izah ederken kullandığı cümlelerden birini, tam da Bediüzzaman’ın şerrinden Allah’tan sığındığı türde bir ‘siyaset’ için kullanmaya kalkışanlara bile rastlıyoruz. Sanıyor ki birileri, sen Bediüzzaman’dan bir söz nakledersen, senin durduğun yerde durmayana ancak susmak ve kendi durduğu yeri terkedip senin peşinde hizalanmak düşer… Öyle yapmasa da kolayı var: hemen ‘sadakat’ini sorgularsın.

Böyle yaparken, tam da o cümlenin söylendiği yerde tarifi yapılan ‘şerrinden sığınılan siyaset’in ortasına düşüldüğü ise, görülmez bile…

Gelirsek:

Bediüzzaman Said Nursî, 1919 yılı Eylül’ünde bir gece rüyasında “Rüyada Bir Hitabe” başlığı altında aktardığı bir tecrübe yaşar. O rüyayı gördüğü gecenin gündüzünde ise, kendi ifadesiyle bir ‘dünyevîler meclisi’ne yolu düşer. Oradaki kişiler, kendisini on sene kadar önce İstanbul’a ilk geldiği günlerden de tanıyan kişilerdir. Lâkin 1907-1909 aralığında İstanbul’da gördükleri Bediüzzaman ile, Temmuz 1918’de Rusya’daki esaretinden kaçıp İstanbul’a gelmiş olan Bediüzzaman aynı kişiye benzememektedir. Dönemin siyasî hadiseleri ile ziyade meşgul olan önceki Bediüzzaman’a karşılık, bu Bediüzzaman siyasete açıkça mesafelidir. Aradaki farkın sebebi nedir?

Bu merakla, ‘dünyevîler meclisi’ndeki kişiler sorarlar kendisine: “Neden geldin geleli siyasete karışmıyorsun?”

Bediüzzaman, bu soruya, her bir gerekçesinin ayrı ayrı tahlil edilmesi gereken harikulâde bir cevap verir. Bu meyanda, “İttihad’a şedit bir muarızdın. Neden şimdi sükût ediyorsun?” sorusuna da bir cevap verir. Bu cevabın cümlelerinden biri, ‘şerrinden Allah’a sığınılan türde siyaset’in bir örneğine atıfla, şöyledir:

“Ben tokadımı Antranik ile beraber Enver’e, Venizelos ile beraber Said Halim’e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir.”

Bu sözde dört isim zikredilmektedir. Dördü de, sembolik önemi yüksek isimlerdir. İkisi, dünyevîler meclisindeki kişilerin ifadesiyle Bediüzzaman’ın evvelden ‘şedit bir muarız’ olduğu İttihad ve Terakki’ye mensup isimlerdir: İttihad ve Terakki’nin belki en önemli ismi ve Osmanlı ordularının başkomutanı Enver Paşa ve yine İttihad ve Terakki’nin önemli isimlerinden, Birinci Dünya Savaşı şartlarında Osmanlı hükûmetinde sadrâzam, yani bugünün diliyle ‘başbakan’ olarak görev yapmış Said Halim Paşa… Bediüzzaman Talat ve Cemal Paşalar yerine bu ikisinin ismini zikretmesi de ayrıca önemlidir. Çünkü bu iki isim, diğer iki İttihatçı isme kıyasla, dindarlıkları aşikâr, samimi ve hamiyetli kişilerdir. Antranik ise, Anadolu topraklarının önemli kısmını içeren müstakbel bir ‘Ermenistan’ için Osmanlı içinde ve dışında her türlü güçle siyasî veya silahlı her türden işbirliğine girişen, eli çok Müslümanın kanına bulaşmış Şebinkarahisar doğumlu bir Ermeni komitacıdır. Venizelos ise, Antranik’in Anadolu’nun Ankara’nın doğu tarafında kısmının neredeyse tamamı için müstakbel ‘Ermenistan’ adına istediği şeye, mevcut ‘Yunanistan’ devleti adına Anadolu’nun batı tarafı için talip olan Girit kökenli Müslüman düşmanı bir Yunan başbakanıdır.

Peki, Osmanlı ordusunun başkomutanı Enver Paşa ile Osmanlıya karşı siyasî ve silahlı her türlü saldırıda taraf olan Antranik’in ismi aynı cümlede niye beraberce geçmektedir? Keza, Osmanlı hükûmetinin başbakanı Said Halim Paşa ile Osmanlıya karşı husumetin en önemli isimlerinden Venizelos’un isminin aynı cümlede beraberce geçmesinin sebebi nedir? Birbirine benzemez olmaktan öte, birbirinin zıddı bir konumda yer alan bu isimleri aynı cümlede beraberce zikretmeye Bediüzzaman’ı kimler ve neden mecbur bırakmıştır?

Bu soruların izi sürüldüğünde, şöyle bir durum çıkar karşımıza. Bir kısmı Abdülhamid istibdadına taraftar olduğu, bir kısmı Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın safında yer aldığı için veya bir kısmı da sırf İttihad ve Terakki’ye muhalif olduğu için, üç ayrı siyasî duruşa mensup bazı kişiler İttihad ve Terakki’ye olan muhalefetlerinde Enver Paşayı Antranik’le, Said Halim Paşayı Venizelos’la bir tutacak derecede bir hadsizliğe kadar ilerlemişlerdir.

Oysa bu, kabul edilebilir bir durum değildir.

Bir dindarın, sırf karşıt bir siyasî duruşta olduğu için Osmanlı ordularının hamiyetli başkomutanı Enver Paşayı, Osmanlıya yönelik her türlü fitnenin gönüllü askeri olan Antranik’le aynı konuma yerleştirmesi kabul edilemez. Aynı şekilde, bir dindarın muhalifi olduğu İttihad ve Terakki fırkasının mensubu diye hamiyetli bir mü’min olarak Sadrazam Said Halim Paşayı Osmanlıya karşı her türlü desisenin içinde yer alan Venizelos’la aynı yere yerleştirmesi de kabul edilir türden birşey değildir. Bu, elbette sefil bir durumdur; siyasî duruş farkı ile böyle bir denkleştirme, hem akıl hem de ahlâk sefâletinin işaretidir.

Bu sefilliği daha da derinleştiren bir durum ise şudur: Bu kişiler, Enver Paşa veya Said Halim Paşaya bu yakıştırmayı, artık ikisi de iktidardan düşmüş bir halde iken yapmaktadırlar, ikisinin de muktedir olduğu şartlarda değil.

Eylül 1919’da Said Halim Paşa, işgalci İngilizler tarafından önce tutuklanıp sonra Malta’ya sürgün edilmiş bir haldedir. Enver Paşa ise, işgalci İngilizlerin yakalama emri üzerine ülkeyi terketmiş durumdadır. Sözün kısası, artık ikisi de ‘iktidarda’ değildir. Hem de İngilizler İstanbul siyasetine bu kadar müdahil iken Birinci Dünya Savaşının Osmanlıyla ilgili bütün faturasını onların hesabına yazmak, kişiye bu yeni şartlarda son derece korunaklı bir mevki temin etmektedir. Nasıl olsa ellerinde artık bir güç yoktur, nasıl olsa aleyhlerinde bir lâf söylendiğinde kendilerini savunmaya muktedir durumda değillerdir, nasıl olsa mağlubiyetin bütün suçu ve günahı onlara yıkıldığında herkese kendisini temize çıkarma fırsatı belirmektedir, nasıl olsa İttihad ve Terakki lağvedilmiş haldedir, nasıl olsa Said Halim ve Enver Paşalara bu sözleri söyleyince sözü söyleyen kişinin Hürriyet ve İtilaf’ın o şartlardaki arızalı siyasî duruşuna râm olma ayıbı bile gizlenmektedir…

Bediüzzaman’ın Eylül 1919 şartlarında söylediği o sözün, Ekim 1919’da yapılacak seçim, teşekkül edecek son Osmanlı meclisi ve Ocak 1920’de gerçekleşecek Misak-ı Millî ilanına bakan başkaca ince veçheleri de vardır.

Ama neticede o söz, 1919 şartlarında geçmişte savapları kadar hataları da olan, ama artık muktedir durumda olmayan, bilakis yeni muktedirler tarafından ‘bütün kötülüklerin sebebi’ olarak karalanan iki hamiyetli mü’minin hatalarını reddetmeden hukuklarını ve izzetlerini müdafaa adına söylenmiştir. Bu iki isim iktidarda iken değil, bilakis ikisi de iktidarda değilken, üstelik savunmasız bir haldeyken söylenmiştir. Ve, siyasî tarafgirliğin sevkiyle, yüzyüze gelinen yeni şartlarda bu iki ismi ‘günah keçisi’ yapmanın Osmanlının hayrına mı şerrine mi olduğunu göremeyen bir akıl düşkünlüğü ile “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp söverim” diyebilen bir ahlâk düşkünlüğünü mezceden kişiler karşısında bu cümle söylenmiştir: “Ben tokadımı Antranik ile beraber Enver’e, Venizelos ile beraber Said Halim’e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir.”

Bu sözü üzerine cevaben Bediüzzaman’a söylenen “Fırkacılık lâzım-ı meşrutiyettir” ifadesi de, karşı fırkadan olduğu için onlara bu sözü söylemekten yüksünmeyen kişilere karşı bu cümlenin sarfedildiğini teyid etmektedir.

Bu söz, elbette, Bediüzzaman duruşunu ve ahlâkını, Bediüzzaman netliğini ve mertliğini güzide biçimde yansıtıyor. Ve bu söz, elbette, başkaca zamanlar için de benzer bir durumda takınılacak aklî ve ahlâkî tutumun yolunu gösteriyor.

Nitekim, 2015’te yazdığımız “Bu Zamanın Sefilleri” yazısında dikkat çektiğimiz gibi, bu söz “zor zamanlarda ‘daha güçlü’den yana ikircikli tutumunu ‘hastalıklı bir dengecilik’le kamufle etmeye çalışanların ruh halinin ve zihin dünyasının deşifresi gibidir. Meselâ 12 Eylül şartlarında darbecilere alkış tutmasını ‘siyasîlerin hatasıyla’ meşrulaştırmaya çalışanlar; meselâ 28 Şubat şartlarında postmodern darbecilere selam dururken ‘Erbakan’ın da hataları vardı’ diyerek durumu izaha çalışanlar; meselâ zalim Esed’in cinayetlerine seyirci kalırken ‘ÖSO’nun hataları’ analiziyle durumu kurtaracağını sananlar; meselâ Mısır’ın eli kanlı ihtilalcilerine suspus iken ‘Mursi’nin ve İhvan’ın hataları’ diskuru ile vicdanlarını rahatlatmaya çalışanlar, en hafif ifadesiyle bu ‘sefil’lerin bir örneğini sunar önümüze.”

Aynı şekilde, bu ülkede özellikle 2013’te başlayan gerilimin taraflarından birinin, sırtını küresel muktedirlere dayayıp onlara söz edemezken bu ülkedeki meşru iktidarın temsilcilerini hedef alması da, Bediüzzaman’ın ‘şerrinden Allah’a sığındığı’ siyasetin bir örneğini temsil ettiği gibi, bu istiazenin sebeplerini izah ederken yaptığı ‘sefâlet’ tarifini de içerir haldedir. Nitekim, Netanyahu’dan, Sisi’den, Esed’den sakındığı yumruğu Erdoğan ve Davutoğlu’na savuranlar veya ‘bu zamanın Venizelos’larına vuramadığı tokadı bu zamanın Said Halim’lerine iliştirenler’ elbette sefilin de esfeli bir vaziyettedir.

Ne var ki, ‘eleştiri ve uyarı hakkını saklı tutmakla birlikte’ bu duruşumuzu ortaya koyarken, yine aynı zaman diliminde yazdığımız bir diğer yazıda şunu da belirtmiştik: “Gayrimeşrulukla meşru biçimde mücadele mü’minin olmazsa olmazı iken, birilerinin güya haklı taraf adına ürettiği ‘gayrimeşru’ yöntemler, içinde bulunduğumuz ahlâkî zemini feci şekilde enfekte ediyor.” Zira, aynı dönemdeki bir diğer yazımızda belirttiğimiz gibi, “Kötülüğün en büyük zararı, karşıtlarını da kendisine benzetmesidir. Bir yanlış, bu şekilde, karşıtlıklar üzerinden kendisini üretir durur.”

Nitekim, Bediüzzaman’ın “Ben tokadımı Antranik ile beraber Enver’e, Venizelos ile beraber Said Halim’e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir” diyerek dile getirdiği sefilliğin, yazık ki, bu düşkünlüğe maruz kalmış kişi ve kesimlerce dahi ‘kopyalanıp yeniden üretildiğini’ görebiliyoruz.

Öyle ki, nasıl birileri girdikleri gayrimeşru bir güç ve hâkimiyet mücadelesi içerisinde küresel muktedirlere veya Netanyahu’ya, yahut Esed’e, veyahut Sisi’ye vuramadığı tokadı Erdoğan’a vurarak sefilleştiği gibi, benzer bir sefilliğin sözümona ‘Erdoğan sevgisi ve savunusu’ adına da sergilenebildiği bir ülkede yaşıyoruz.

Nasıl mı? Tokatlarını, vaktiyle bu ülkede cumhurbaşkanlığı yapmış bir isim olarak A. Gül’e veya vaktiyle bu ülkede başbakanlık yapmış bir isim olarak A. Davutoğlu’na savurmak suretiyle…

İkisi de artık o makamları terketmiş halde iken hem de.

En çirkin yakıştırma, iftira ve ithamları onlara reva görmek suretiyle hem de.

Dahası, bunu yapan kişilerin bır kısmı, Suriye’deki katliamın baş sorumlusu Putin’e ‘Putin Reis’ kıvamında bir tutum sergiledikleri; keza, ‘terörist entite’ İsrail’in başındaki hukuk tanımaz Netanyahu için dahi sözümona ‘reelpolitik’ adına ‘normalleşmeci’ analizler üretmekten yüksünmedikleri ve utanmadıkları halde…

Oysa Bediüzzaman’ın sözündeki ölçüye sadakat, bu sözü siyasî temayülüne göre bir uygulayıp bir uygulamaz durumda olmayı değil, nalına da mıhına da vurarak tatbik etmeyi gerektiriyor. Hoşumuza gitmeyen bir tarafın davranışıyla yüzyüze geldiğimizde bu sözü hatırlayıp uygulamak, meylettiğimiz siyasî taraf aynı yanlışı uyguladığında ise bu sözdeki mertliği ve netliği hatıra bile getirmemek, elbette yine bir aklî ve ahlâkî sefâleti resmediyor.

Sözün kısası, dün ve bugün, durduğum yer, açık ve net:

Netanyahu’ya, Sisi’ye, Esed’e vurmadığı veya vuramadığı tokadı Erdoğan’a vuranlar, benim nazarımda sefildir.

Onlar, beş yıl önce, dört yıl önce, üç yıl önce de yazdığım gibi, bu zamanın sefilleridir.

Aynı şekilde, Putin’e vuramadığı tokadı A. Gül’e, Esed’e vuramadığı tokadı A. Davutoğlu’na vuranlar da benim nazarımda sefildir.

Yine, Trump’a vuramadığı tokadı ilkine, Netanyahu’ya vuramadığı tokadı ikincisine vurmaya kalkanlar da nazarımda sefildir.

Bu zamanın yeni sefilleri…

İlkesellik, haklı bir sözü ve duruşu ‘kişiye göre’ eğip bükmeyi değil, netlikle ve mertlikle her durumda tatbiki gerektirir.

  10.05.2018

© 2015 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut