“Dinin siyasetle hiç ilgisi olmaması gerektiğini söyleyenler, dinin ne olduğunu bilmiyorlar demektir.”

Mahatma Gandhi

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

Kör nokta
–Metin Karabaşoğlu

[*4.622 yazı içinden]

‘Hakikatle yürürken’ tökezlemenin nedenleri üzerine

Zeyneb Hafsa

İnsanın nefse karşı hakikatle yürüyüşünde destek olabilecek kişileri çevresinden uzaklaştırması en büyük tökezleme sebeplerinden biridir belki de. Hicret tam da bu yüzden önemlidir. Hicret; yani desteğin çok olduğu bir mekân ve insan topluluğuna sığınma…


ZİHNİME ŞU SORU TAKILIYOR ZAMAN ZAMAN: bir şeye hakikat olarak inanan bir kimse, o hakikatin gerektirdiği şeylerin bir kısmını -veya hepsini- yapmakta neden zorlanır ve hatta tamamen başarısız olur? Bu sorunun cevabı olarak düşündüğüm şeyleri sıralamak isterim yol göstersin diye, bize, size…

Olasılıklardan ilki, o hakikat denilen şeye tam anlamıyla inanıl(a)mamasıdır. Kur’an-ı Hakîm’de de yer yer geçtiği üzere, hakikat olarak ortaya konanın bir kısmına inanılıp bir kısmına inanılmaması durumudur. Bunun da alt sebepleri olsa gerektir. Ne gibi? Örneğin, aşağıda da belirtileceği üzere inanılmayan kısımların nefse ters gelmesi gibi, bütüncül bir inanış için çaba gösterilmemesi gibi, eksik amellerin ve tövbesi edilmemiş kusurların iman bütünlüğünü adeta bir kurtçuk gibi kemirmesi ya da bir sonraki maddede açıklanacağı üzere hakikatin bir kısmının aslında hakikat olarak görülmemesi vb. gibi.

Hakikati kim belirler?

İlk sebeple bağlantılı olarak ve belki ondan daha vahim olmak üzere –zira ilk maddede bir ‘bile isteye’ hali olmayabilir- o hakikat denen şeyin münasip görülmemesi/gerekli görülmemesidir. Aslında bu büyük bir çelişkiyi de barındırır içinde. Zira, insan zaten hakikati kendisi bilemeyeceği, üretemeyeceği için verili bir hakikate imana ihtiyaç duyar. Oysa burada yapılan, hakikat denilen şeyi neticede insanın kendisinin belirlediği sonucuna varılmasıdır. Bunun en temel sebebi nedir? Nefis.

Nefse tabiiyyet, bir önceki maddedeki gibi bile isteye de olabilir, istenmediği halde nefs karşısında yenilmek şeklinde de olabilir. Bu ikinci durumun tövbe kapısı her daim açık olmakla birlikte ilkinin dönüşü çok daha zordur.

Bir başka sebep, hakikati takipte bizden istenen her neyse o şeyi yapma gücünü kendimizde görmemektir. Fakat aslında bu bir nevi Allah’a iftira etmek olur zira O’nun bizden istediği bir şey varsa bizi mutlaka bunu yapmaya uygun şekilde yaratmıştır. Cüz-i irade ya da ihtiyar tam da bunun için değil midir? Aksini iddia (hâşâ), O’nun bizi eksik yarattığı ya da bizden yapamayacağımız şeyleri istediği anlamına gelir ki mutlak adalet sahibi olan için çok vahim bir iddiadır bu. Peki insan, haddi olmayan birçok şeye dair kendini güçlü görürken Allah’ın istediği bazı şeyleri yapma hususunda neden güçlü gör(e)mez kendini? Bence bunun en birincil nedeni, insanın kendini bu hususta güçsüz bırakmasıdır. Nasıl güçsüz bırakır insan kendini? Yukarıda sayılanlardan dolayı. Yani imanını ve nefsini hakikate karşı zayıf bırakarak…

İnsan kendi kendini zayıflatır

Bu son cümleyle de bağlantılı olarak, insanın –ister fark etsin ister etmesin- yeterince çaba sarf etmemesi de bir başka sebeptir. Bunun neticesinde insan güçsüz kalır elbet. Nefsini hakikat karşısında zayıf bırakıp batılın yanında kocaman eder. Burada çabadan kastım, insanın kendinin, nefsinin üstüne yürümesidir. Hakikatle yürümesi…

İnsanın çabasına eşlik edebilecek, nefse karşı yürüyüşünde destek olabilecek kişileri çevresinden uzaklaştırması vardır bir de. Aslında hicret tam da bu yüzden önemlidir. Hicret yani desteğin çok olduğu bir mekân ve insan topluluğuna sığınma…

Yukarıda açıklamaya çalıştığım ve belki daha birçok farklı sebepten ötürü, insanoğlu hakikati eyleme dökme, onu dünya hayatında yansıtma hususunda aksar, hatta tamamen susar.

Öyle olmamak duasıyla…

  19.02.2018

© 2015 karakalem.net, Zeyneb Hafsa

  1.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut