Yenilenmiş arayüzüyle karşınızda!


“Hayatımızda acı olmak zorunda. Çünkü iyi ile kötü arasındaki savaşta ruh ancak acı çekerek saflığına kavuşabilir.”

Andrei Tarkovski

Kullanıcı 
Şifre
 

*her saat güncellenmektedir

[*4.493 yazı içinden]

MAHŞERİN DÖRT ATLISI

Yazara Mesaj Gönder

İnsanın en özel yeteneği, farkı fark edebilmesidir.

RUH BİNASININ yapıtaşları manevidir. Ruhun cihazları soyuttur ve latiftir. Madde canibinde görülmezler. Aynadaki görüntüleri olan fonksiyonları itibariyle hissedilirler. Örneğin nefsimizin (varlığımızın) boy aynası ‘Fakr’ halidir. Enemizin (benliğimizin) aynadaki görüntüsü ‘Acz’ halidir. Tam manasıyla ‘biz kimiz?’ bu sayede anlaşılırlar. Yine aklımızın ideal performansı hikmettir. Akıl, nurani bir cevherdir. Kâinattaki akıp giden bütün prensiplerin izini sürmekle yani ‘Tefekkür’ etmekle mahiyeti açılır. İnsanda kalb namında öyle bir cihaz var ki, kâinattan daha büyüktür. Kalbin en güzel belirdiği an ise muhabbet ve sevgi halidir. ‘Şefkat’ yani keskin bir aşk ile tam olarak açılır.

Eğer bu yapı taşları, insaniyet aynasında fark edilemezler ise; o manevi organların ittifaksızlığı nispetinde, ruhu sapkınlık, zulümat ve israfa sürüklerler. Çünkü dalâlet/sapkınlık fikrîdir, zulümat kalbîdir, israf cesedidir.

Kişi, ruhunun manevi ve latif organlarını eğitmez ise, sonsuz hayattan nasibi o ölçüde azalır: NEFS'in eğitimi, 'FAKR'dır. Cenabı Hak karşısında fakirliğini, ihtiyacını bilmektir. ENE'nin eğitimi, 'ACZ'dir. Güçsüzlüğünü, kusurunu, Cenabı Hakkın kibriyası karşısında bir hiç olduğunu bilmektir. AKLIN eğitimi 'TEFEKKÜR'dür. Faydalı ilim ile Rabbini bilmektir. KALB'in eğitimi 'ŞEFKAT'tir. Yani KESKİN bir AŞK ile muhatap olmaktır. Nefsin eline Fakr'ı ver ki, haddini bilsin. Enenin eline Acz'i ver ki, kendini bilsin. Aklın eline Tefekkür'ü ver ki, dalâlete/sapkınlığa düşmesin. Ve nihayet Kalb'in eline ŞEFKAT / AŞK'ı ver ki, Allah (cc) seni ansın. Kâinatın sebeb-i vücudu muhabbettir/sevgidir.

ACZ, FAKR, TEFEKKÜR, ŞEFKAT…

İşte mahşerin dört atlısı…

Nefsimizin ‘FAKR’ halini kuşanması, ‘nefsin mertebeleri’ ile doğrudan ilgilidir:

I. Nefs-i emmâre (insanı kötülüğe sürükleyen nefis, insana kötü ve günah olan işlerin yapılmasını emreden nefis. Her zaman kötülüğü emreden, negatif benlik duygusunu besleyen, bu nedenle de kalbin gıdalanmasına engel olmaya çalışan nefis)

II. Nefs-i levvame (kınayan, yeren, kötüleyen nefis; yaptığı kötülük ve günah iş sebebiyle ayıplayan, kınayan, içe rahatsızlık veren, pişmanlık duyup tövbe etmeye yönelten nefis)

III. Nefs-i mülheme (ilham verici nefis; neyin iyi ve sevap, neyin kötü ve günah olduğunu ilhamla bilen ve ona göre hareket etmek isteyen nefis)

IV. Nefs-i mutmaine (iyilikle kötülüğü ayırt eden, huzur ve sükûna ermiş, faziletlerle donanmış, İlâhî işlerin tecellîlerine ulaşmış nefis)

V. Nefs-i râzıye (Cenabı Haktan razı ve hoşnut olanın nefis; kaderin her çeşit tecellisi karşısında kesin olarak rıza halini koruyan, şikâyet etmeyen nefis)

VI. Nefs-i marziyye (Cenabı Hakkın kendisinden razı olduğu, O’nun (c.c) yanında makbul olan nefis)

VII. Nefs-i nâtıka (konuşan nefis; insan ruhu, insanın canlılar arasındaki yerini belli eden cevher, insana has cevher, insanın hissetme ve anlama kabiliyeti, Allah-u Teâlâ ile mükâleme edebilecek donanımları elde etmiş nefis)

Nefsin bu yedi mertebesi içinde en kritik seviye “nefs-i mutmaine” dir. Yani tatmin olmuş nefis! Bu düzlemdeki nefis, cennet âsâ bir kıvam halindedir. Mahiyeti / içeriği olgunlaşmaktadır. İnsanı Allah’a (cc) yaklaştıran haller içindedir. Bu seviyenin altında kalmış bir nefsani tablo ise, menfi enaniyet damarını devamlı besleyeceği için, mahalli iman olan kalbin kasvete boğulmasına, onun ifsat olmasına, âlemlerin Rabbi ile mükaleme edebilecek donanımlarda yaratılmış olan insanın, bir yerde mahvına sebebiyet verecektir.

Enemizin yani benliğimizin ‘ACZ’ halini kuşanabilmesi, olgunlaşabilmesi enenin yanar – döner iki veçhesi ile doğrudan alakalıdır:

Benliğimizi yani egomuzu bir aynaya benzetecek olsak, yansıma özelliği bulunan şeffaf tarafı, enenin pek değerli olan ilk yüzünü oluşturur. Gelen her şeyin yutulduğu ayna misal arka taraftaki sırlı yüzey ise, enenin ikinci ve çirkin yüzünü meydana getirir. Ruhun manevi organları olan üstün nitelikli cihazların ittifakı sağlanabilirse, Yaratıcının ulûhiyetinden kaynağını alan benliğimizin, bizi rabbimize muhatap eden ilk yüzü hâkim konumda bulunur. Ene bu durumdayken edilgendir. Devşirdiği hakikatleri kıyas ederek olgunlaşır. Yok, eğer o birliktelik bozulmuş ise, ittifaksızlığın nispeti oranında enenin çirkin yüzü hortlamaya başlar. Bu yüzde ene etkendir, fiil sahibidir. Hırsızcasına herkesi ve her şeyi kendisi ile kıyaslayarak sahiplenir. Gelen cevher, U dönüşü yapamadığı için yansıyamaz. Âlemin en büyük hakikati ile de karşılaşsa, sıradanlaşır ve abesiyete döner. Küfür ve şirkin dipsiz karanlığı içine düşer.

Ene’nin iki tip yönelişi vardır:

Bir yüzünde, Yaratıcıya, O’nun vasıf ve özelliklerine bakar. Muhteşem bir ölçme ve kıyaslama mekanizmasıdır. Kendi özünde görünen sanat, ilim, irade, kudret, görmek, işitmek, sevmek, nefret etmek, sevinmek, beğenilmeyi istemek, hüzünlenmek, acımak, nefret etmek, yazmak..vs gibi fiil, isim, sıfat ve özden kaynaklanan coşkulu duygularıyla cenabı Hakka bakan yollar açar. O yollar ile O’nun (cc) eylem, isim ve vasıflarına, O’nun Zâtına muhatap olur. Örneğin, bir makinecik yapar, bir plan – proje çizer, bir resim yapar ya da bir eser yazar.. Tüm bunları yaparken eylemlerine dökülüp akan sanata, hikmete, ilme, zekâya, iradeye, kudrete, beş duyusunu kullanışına, hayal ve hafızasını devreye sokuşuna, eser tamamlandıktan sonraki his ve coşkularına bakar. Sonra nazarını evrene, varlık âlemine, kendi içeriğine, içindeki garip ve acayip duygulara çevirdiği zaman hayrette kalır: “Benim şu makineciği, şu plan – projeyi, şu resmi veya yazıyı yazarken karşılaştığım zorluklara ve onların basitliğine rağmen, kâinatta işleyen ve her tarafta kendini gösteren bu mükemmellik, harikalık ve kolaylık, bir yerlerden kopya etmeden eşsiz yaratılış ve benim vücudumdaki ve özümdeki mükemmellik, elbette mükemmel, eşsiz, acayip Birinden kaynaklanıyor..” der, tasdik eder. O eşsiz Zât (cc) tarafından verilen tüm bu yeteneklerin, kendisinde bir sahiplenmeye yol açtığını sezinler, bir ihtimal, fark eder. İşte insan imtihanını bu noktada verir. İmtihan enede döner.

Şu vaziyette ene / benlik duygusu, etrafında dolanan ve gelip kendisinde düğümlenen şiddetli ihtiyaçları ve derinden derine duyduğu feryatları, ancak ve ancak böyle eşsiz Birinin karşılayıp giderebileceğini görüp tasdik ederek, kendi kendine yetemediğini, bunu gerçekleştirecek olanaklarının bulunmadığını görür. Gururdan ve büyüklenmekten vazgeçip, kendi vasıtasıyla meydana gelen eseri dahi gerçek Sahibine teslim eder.

Diğer yönelişinde ise; etrafında dolanan ve gelip kendisinde düğümlenen bütün ihtiyaçlara, derinden gelen tüm ağlayışlara, feryatlara kulağını tıkar. Hatta felsefik demagojilerle onlara sebepler dairesinde birer kulp takar. “Acı ve keder yaşamın gerçeğidir..” der. Kendi kendine yetemediğini, bunu gerçekleştirecek bir imkânının da olmadığını kabul etmeyerek, kibir ve gurur ile hırsızcasına eseri kendi mülküne geçirerek, “sahip bulunduğum şeyler ve benim olanlar..” listesine ekler durur. Zavallı hafıza, onun çalıntı defteri olur. Ahirette başına belâ olacak olan da o defterdir. Bütün donanımları, gerçek duygu ve yetenekleri yutarak,kendi hesabına çalıştırır. İşine gelmeyeni susturur, işine gelmeyeni boğar. Böylelikle hayatında, dayanabileceği bir hakikat noktası kalmaz. Sırtına yüklediği hayat yükünün ve onun ihtiyaçlarının altında ezilir. Ancak gaflet, dalâlet ve dünyanın uyuşturucu oyunları ve eğlenceleriyle bu cehennemî hali tam hissetmez.Ölüm anında ise, tüm ağırlığı ile o azabı yaşamaya başlar. Bütün ümitlerini kaybeder, dehşetli bir meyusiyete düşer.

Bu ikinci yönelişte, nefsi emare / benlik duygusu kendini bizzat var bilir. Vicdan yaratıcıyı fıtraten kabul etse de nefsi emare / ene kabul etmez. Kibir ve gurur ile başkaldırır. Farkında bile olmadan ilâhlık dava eder, şirke girer. Hatta inanmaya meyilli kalbi de kasvete boğar, inkâra gider.

Ene / benlik duygusu birinci yönelişinde, kendini dünyada bir misafir ve ahirete gitmekte olan bir yolcu bilir. Fıtratının, duygularının, latifelerinin, yeteneklerinin… Yani insaniyetinin açılması ve gelişmesi için dünya hayatına gönderilmiştir. Buna göre yaşar, onun için çalışır ve oraya hazırlanır.

İkinci yönelişte ise, sadece ve sadece dünya hayatına muhataptır. Kendini dünyada ebediyen kalıcıymış gibi görür. Hayat onun için bir mücadeledir. Baskın olan kin ve düşmanlık duyguları, şu mücadeleci hayat anlayışından kaynaklanır. Ona göre yaşar, onun için çalışır ve ona hazırlanır.

Nurani bir cevher olan aklımızın ‘TEFEKKÜR’ edebilmesi, dimağın / düşüncenin evreleri ile mümkündür:

I. Hayale getirmek, hayalde canlandırmak (Tahayyül)

II. Bir şeyi zihinde şekillendirmek, tasarlamak (Tasavvur)

III. Zihin yorarak anlamak, akıl erdirmek (Taakkul)

IV. Doğruluğunu kabul edip onaylamak (Tasdik)

V. Hakkı kabul etmek (İzan)

VI. Hak ve hakikate tarafgirlik, bilerek ve isteyerek teslim olmak (İltizam)

VII. Gönülden tasdik ederek bilmek, tam ve metin bir inanç (İtikat)

İnsan bir hakikate muhatap olduğunda, yaptığı ilk iş, onu hayal kurma merkezine almak ve bir suret giydirmektir (tahayyül). Bunun ardından, onun gerçekten hakikat olup olmadığına dair etraflı bir akledip düşünce süreci gelir (tasavvur ve taakkul). İnsan düşündüğü meselenin doğru olduğunu anladığında ise, bunu, onun hak olduğuna dair bir beyanla gösterir (tasdik). Aklın, doğruluğuna kâni olduğu şeyi, diğer duygu ve kabiliyetlerinin onayına sunar (izan). Sonrasında hakikati kabul ettiği gibi, onun gereklerini de özümseme durumuna gelir (iltizam). Ondan sonra, hakikate tam olarak râm olma evresi gelir ki, bu da itikad etmedir..

Dimağın yedi evresi içinde en kritik seviye ‘izan etme’dir. Tabir caiz ise tenezzül-ü İlahi ile Yaratıcının bizi muhatap olarak almaya başladığı süreçtir. “Ey iman edenler!” hitabının karşılığı olan seviyedir. Nefsin yedi mertebesi içindeki dördüncü seviye olan ‘nefs-i mutmainne’ye karşılık gelen evredir. Bu seviyenin altında ise, yani düşünce, “taakkul /akletme” veya “tasdik” aşamasında kalacak olursa, bizim muhatabiyetimiz maalesef imani bir yeterlilik kazanamamış olacaktır.

Gelelim Kalbe…

Kalbin vazifesi zikirdir. Gerçek olgunluğuna bununla ulaşır. Muhabbetini, ancak lâyık olana ve karşılığını verebilene sununca inkişaf eder, gerçek mahiyetini bulur. Bitecek bir muhabbetin kalpte yeri yoktur. ‘ŞEFKAT’ yani keskin bir aşk, kalbi her daim uyanık tutar.

İman, kalbte bulunan vicdan tezgahında dokunur. Kalbin gıdası imandır, iman hakikatleridir, zikirdir. Dolayısıyla vicdanı çalışmayan veya susturulan insanlarda iman zafiyeti kaçınılmaz olur. Kalbin kasvete boğulmasına ve katılaşmasına sebebiyet verir. Vicdan çürürse, ruh habisleşir.

Vicdan’ın dört komponenti / bileşeni bulunmaktadır:

“İrade, zihin, his (duygular) ve latife-i rabbaniye”

Örnek vermek gerekirse, vicdanı ters çevrilmiş bir fiskos masasına benzetebiliriz. Tabanını ‘kalb’in oluşturduğu, ana sütununu ise ‘latife-i rabbaniye’nin meydana getirdiği, diğer üç bacağını da ‘zihin’, ‘irade’ ve ‘his’sin oluşturduğu bir masa gibi düşünebiliriz.

Kalb ile diğer üç bileşenin bağlantısını ‘latife-i rabbaniye’ sağlar. Bu yönüyle kalbi kasvete boğan ümitsizlik ve suizanı izale etmeye çalışır. Vicdan aklın nabzıdır. Dimağdan tefekkür yoluyla imbik imbik süzülen iman hakikatlerini ‘zihin’ alır. Bu vechesiyle zararlı vehimlerin önünü keser / kesmeye çalışır. Fıtratın safî, yüce ve derinden derine haykıran sadık dilini ise,

Aşkın coşkularımıza dönüştürür. Adeta bir decoder gibi duyguların diline çevirir. İnsanı harekete geçiren coşkuları ‘hislerimiz vasıtasıyla vicdan verir. Vicdan şuurlu bir dış iskelet olmakla beraber yapısı korunaksızdır. Nefisle mücadelesini ‘irade’ yoluyla yürütür / yürütmeye çalışır.

Vicdanın her bir bileşeninin öte âleme taşan hedefleri bulunmaktadır: İrade’nin gayesi ibadetullah denen Allah’a kulluktur. Nefse bakar. Zihnin’ki marifetullahtır yani Allah’ı bilmektir. Dimağa bakar. His’sin muhabbetullahtır / Allah sevgisidir. Kalbe bakar. Latife’nin müşahedetullah denen İlahi sırları ve tecellileri seyretmektir. Birleştirici ana sütun latife-i rabbaniye’dir, Cemal-i Lâyezali yansır. Şu dört bileşenin mahiyetleri tam randımanla çalışırsa, muazzam bir cezbe ve çekim gücü yaratır. Vicdan tezgahında dokunan iman nuru sayesinde insan o cazibeye kapılır.

Kalbte tasfiye (saflaşma) ve nefiste tezkiye (temizlenme) isteyenler, şu mekanizmalara ve manevi ittifaklara dikkat etmelidir.

İşte mahşerin dört atlısı…

ACZ, FAKR, TEFEKKÜR, ŞEFKAT…

Mesleği ve yolu bu olanlara selam olsun…



_Aykut TANRIKULU_

F / www.facebook.com/aykuttanrikulu

T/ https://twitter.com/doktormat

  06.12.2017

© 2015 karakalem.net, Aykut Tanrıkulu

  1.  Bu yazının yazarına mesaj göndermek istiyorum.
  2.  Bu yazının uygun formatta çıktı'sını almak istiyorum.


© 2000-2015 Karakalem Yayıncılık Ltd. Şti.
Tel: (0212) 511 7141  GSM: (0543) 904 6015
E-mail: karakalem@karakalem.net
Program & tasarım: Orhan Aykut